Oldum olası atlasları çok sevdim ben. Çocukluğumun, ilkokul çantalarına sığdırdığım küçük atlaslarıyla henüz vedalaşmış, ilk gençliğimden gün almaya hazırlanıyordum ki; şu gösterişli, eski İstanbul evlerinden birinin salonunda birbirine uzak sayılabilecek iki duvarın arasındaki genişçe bir duvara boylu boyunca asılmış, kocaman dünya haritasının hemen önüne kurulmuş olan devasa akvaryumu ve o akvaryumun, dünyanın bütün okyanuslarında, denizlerinde ve nehirlerinde süzülme keyfine mazhar balıklarını seyre dalmış ve ilk başta kendini büyüdüğüne inandırmaya çabalayan çocukların o eğreti ‘bilgeliğiyle’, “Dünya büyümüş” diye mırıldanmıştım kendi kendime…
Atlas, içine daldığımız denizleri, içinde kaybolduğumuz şehirleri, içine doğduğumuz dünyayı silik ve önemsiz kılan bir şeydi sanki. Yürüyüp gittiğiniz caddelerin, hatta şu çıkmaz sokağın da işte bu görkemli atlasa dahil olduğuna hiç kimse inandıramazdı sizi. Dünyanın gerçekliğine nasıl inanıyorsanız, o denli inanıyordunuz bu atlasın bambaşka bir dünyayı gösterdiğine. O atlasın içindeki rengarenk ülkelerin, ince ya da kalın, ama eninde sonunda bir kalemle çizilmiş, ‘olsa da olur, olmasa da olur’ sınırlarla birbirinden ayrıldığına; her biri farklı bir renge sahip olsa da, aynı gezegeni hoş bir ahenkle paylaştığına yürekten inanırken, kendi soluduğumuz dünyanın, birbirinden oluk oluk kanla ayrılan zavallı ülkelerini yakıştıramıyordunuz o atlasa. Evet, tanıdık ve benzer bir şeyler vardı, ama işte “nayır”dı, “nolamaz”dı!
Heyhat, yüzleşme vakti gelip çattı sonunda. Siz ezelden beri kabul etmeseniz de, o rengarenk atlasın yeryüzündeki kapkara cephelerinde, “durmadan kırmızı yakaları olan birileri size sordular”: Senin cephen neresi? Çünkü savaş başlamıştı ve bu savaş, tam da korktuğunuz üzere atlasın tam ortasındaydı. Bense öfkeyle büyüyen gözlerimin önünden atlasın tamamını hiçbir zaman görememiş çocukların cesetleri geçerken, “Dünya çok küçülmüş” diyerek bir kere daha sığınıyordum atlasa. Ama, atlas da küçülüyordu bu defa. Koskoca bir gezegeni temize geçirmiş o güzelim atlas öyle küçülüyor, öyle sıkışıyordu ki kendi karmaşasında, bir tek şehre dönüşüyordu sonunda. Atlas, şimdi yalnızca Gazze’yi gösteriyordu.
Çünkü can, ağrıyan yerdedir. Bir hayatı, o koskoca ömrü insana bağlayan ilik, ezilip tümden yok olma pahasına yapışır, varlığına kastedenin yakasına. Sadece bir toplu iğne yordamıyla dahi nabız, taşınabilir serçe parmağın küçücük yarasına. Dünyanın canı, atlasın kanayan yerindedir daima. Yeryüzü acının önünde usulca diz çöker ve işte o zaman atlas yarılır, Gazze şeridinden…
Bütün savaşların ve kırımların, aynı ana babadan doğmuşçasına birbirine benzeyen gözü yaşlı çocukları ilk kurşunla, ilk vurgunla birlikte sırtlanırlar şehirlerinin yazgılarını da. Kendi yazgılarının dahi ağır geldiği körpe bedenleriyle doyururlar cepheleri. Çünkü atlasbilmez çocukların kendi şehirleri için döktükleri gözyaşları, bir anlamda savaşın kazanıldığının işaretidir, sonucun böyle olacağını bile bile öldürme iştahlarını dizginleyemeyenler için. Nasıl olsa onlar doyarken taze çocuk ölüleriyle, dünya konuşacaktır yalnızca. Çünkü bilirsin, galaksinin, kendi çocuğuna yapılan eziyeti yalnızca seyretmekle yetinen, en aşağılık ebeveynidir dünya…
Ama artık, bu lanet ebeveynin dönüp kendi çocuklarına bakması gerekiyor yeniden. Ve dahası, kendi çocuklarının sözlerine kulak vermesi… Kendisini aşan evlatları dünyaya, hiç bilmediği, bilmek istemediği türden bir şeyler fısıldayabilirler belki. Diyebilirler ki mesela:
“Ve dönüp dolaşıp geleceğe inanan bizler o eski çağrıyı yineleyeceğiz: “Öldürmeyeceksin!” Yeryüzündeki bütün yasa kitapları gün gelip cana kıymayı yasaklasa, hatta savaşta öldürmeler ve cellat eliyle can almalar da bu yasak kapsamına girse, yine de söz konusu çağrı susmayacak. Çünkü tüm ilerlemelerin, insan olmaya yönelik tüm çabaların temelinde saklı yatan çağrıdır bu. Canına kıydığımız o kadar çok şey var ki! Öldürme eylemini yalnız o alçakça savaşlarda, devrimlerin budalaca sokak çatışmalarında gerçekleştirmiyoruz çünkü, adım başında bu cinayeti işliyoruz. Yetenekli gençleri çaresizlik içinde bırakıp kendileri için uygun sayılmayacak meslekler edinmeye zorlayarak öldürüyoruz. Yoksulluklar, çaresizlikler, yüz kızartıcı durumlar karşısında gözlerimizi yumarak öldürüyoruz. Toplum, devlet, okul ve kilisede ömrünü tamamlamış uygulamalara kararlı bir tutumla sırt çevirecekken, rahatımızı gözetip bunlara istifimizi bozmadan seyirci kalarak, riyakarlığa sapıp onaylar bir tavır takınarak öldürme eylemini gerçekleştiriyoruz. Tutarlı bir sosyalizm için mal mülk sahibi olmak nasıl hırsızlık sayılıyorsa, tutarlı inanç sahipleri için de yaşama karşı çıkışlar, tüm hoyratlıklar, umursamazlık ve aşağılamalar öldürmekten başka şey değildir. İçinde yaşanılan zaman öldürülebileceği gibi, geleceğin kendisi de öldürme eylemine konu yapılabilir. Biraz espriyle karışık kuşkuya başvurularak genç bir insanda bir yığın geleceğin canına okunabilir. Dört bir yanda yaşam bekliyor bizi, dört bir yanda gelecek çiçek açıyor, oysa biz hep birazını algılıyoruz bunun, pek çok şeyi ayaklarımızın altında ezip geçiyor, adım başında öldürüyoruz.”*
Böyle…
Çünkü kendi çocukları, dünyadan daha ileridedir daima… Bizler kırım ve cinayetlerimizi, “ama savaş vardı” yalanı ya da gerekçesiyle kamufle etme gayretindeyken, öyle aniden çıkıp, “savaşlarda öldürmek de yasaklansa” diye tüy dikebilir çünkü onlardan biri.
Ve tüm ümidinizin yok olduğu yerden, Gazze şeridinde yığılıp kaldığımız o buhranın içinden tutup kaldırırlar bizi.
“İnanmayın” derler: “Bu dünya, atlasın yalnızca binde biri…”
2008, İstanbul
*Hermann Hesse
(Yazıyla eşzamanlı yani tam 5 yıl evvel hazırladığımız görsel de, Gözde Akay’ın FB profilinde kalmış, çok da güzel kalmış, pek de iyi kalmış.)