KaçakRadyo10: Çiğdem

Onu her andığımda, Sevgi Soysal’ı da anarım ben biraz. Çünkü Türkçe’nin bu iki büyük kadını da aynı illetten, meme kanserinden* dolayı gencecik yaşlarında ayrıldılar aramızdan. “Sana söylemediklerimi karıncalara söyleyeceğim,” diyen Soysal hayatını kaybettiğinde henüz 40 yaşındaydı ve o yaşına dek öyle muazzam eserler yazmıştı ki, bugün bile hâla yaşıyor tam da başucumuzda.

Türkçe müziğin en büyük, en romantik, en usta söz yazarlarından hatta bence şairlerinden biri olan Çiğdem Talu ise 43 yıl önce, 44 yaşında iken “aldı başını gitti” bu dünyadan.

Ama biliyor musunuz, bugün doğum günü onun ve şimdi tam 87 yaşında. Öyle dev bir imza attı ki hayatlarımıza, birazan onun da hâlâ ne kadar burada olduğunu bir kere daha anladığınızda siz de benimle aynı hüzünlü coşkuyu yaşayacaksınız mutlaka…

Bu sayı, onun için bir saygı duruşudur: Nice yıllara, Çiğdem Talu!

1939’un sonbaharında, 31 Ekim’de İstanbul’da köklü bir aileye doğdu Çiğdem Talu. Robert Kolej yılları, ardından İngiliz Filolojisi eğitimi… Ancak onun asıl dili, kelimelerin arkasındaki duygu mimarisiydi. Bir dönem İngilizce öğretmenliği yapsa da ruhundaki ritim onu 1972’de söz yazarlığına taşıdı ve dikkatinizi çekmek isterim ki, bu “işi” sadece 11 yıl yaptı. Erol Evgin ve Nil Karaibrahimgil’in yorumundan dinlediğimiz ve ilk kaleme aldığı eserlerden biri olan “Canım Benim”, Talu’nun o yalın ama derine dokunan Türkçesinin habercisiydi.

Onun yazdığı şarkılarda insan ruhunun en ince kıvrımları vardı zaten ama kendi ruhundaki kıvrımların önce kıvılcımlanıp sonra tutuşmasına sebep olan o muhteşem karşılaşma ve dahi kavuşma gerçekleşti bir gün. İkisinden birinin ismini, ikisinden biri olmadan yazmak ne mümkün? Bu başlığı koyarken ben de az içlenmedim ama daha anlatacak çok şey var, malûm…

Efendim, tahmin ettiğiniz gibi Çiğdem Talu’nun yolu, 1970’lerin ortasında Melih Kibar ile kesişti. Bu, yalnızca kendi tutkularında yanan iki sanatçının karşılaşması değil, aynı zamanda artık aydınlanacaksa da kararacaksa da, sönecekse de yanacaksa da “hep beraber” yaşayacak iki ruhun kavuşmasıydı. Müziğimizin tarihini kökten değiştiren bu vuslat, aşkın o her şeyi güzelleştiren ilk masumiyetini anlatan “Her Şey Seninle Güzel” şarkısıyla, daha ilk görkemli taşlardan birini bile en yükseğe koymayı başardı.

Zerrin Özer mikrofonda…

Çiğdem Talu ve Melih Kibar ortaklığı, sadece melodi ile sözün değil, fırtınalı bir dostluğun, karşılıklı hayranlığın ve nihayet, aşağıda sizleri karşılayacak olan Can Dündar’ın harikulâde bir şekilde anlattığı “yüzyılın aşklarından”1 birinin de hikâyesi olacaktı. Kibar’ın Londra’dan gönderdiği bestelere Talu İstanbul’da kelimeler giydirir, telefon hatlarında şarkılar doğardı. Zamanın durmasını, sevginin ilk anki tazeliğinde çakılı kalmasını isteyenlerin sığınağı olan “Hep Böyle Kal”, işte bu mesafeleri aşan üretim ortaklığının en samimi meyvelerinden biriydi.

Talu & Kibar ortaklığının sahnede görünen yüzü, her yerden duyulan sesi, her daim “genç kızların sevgilisi” Erol Evgin’in ölümsüzleşen yorumları elbette hafızamızdan silinmeyecek ama bugün burası daha bir radyo olsun istiyorum ben. Ayrıca, Evgin’i saymazsak en sevdiğim yorumun Yaşar’dan geldiğini de söylemeliyim. Haydi ondan dinleyelim:

Çiğdem Talu için yukarıda “şair” derken, bunu tüm kalbimle inanarak söyledim. Bizzat kendisi de, şarkı sözü yazarlığını bir zanaat değil, edebiyatın bir uzantısı olarak görüyordu. Yani bir sanat olarak. Zaten bu yüzden o şiirsel derinliği arkasına alan ama asla ağdalı olmayan dili, onu dinleyen her insanın kalbindeki sızıya birebir denk düşüyordu. “Dinleyen” dedim özellikle, bir sonraki şarkıda “okuyan” da diyeceğim ve orada daha net göreceksiniz şiiri.

Ayrılığın, sitemin ve anlaşılmamanın yükünü o kadar zarif tarif eder ki mesela bu şarkıda, dinlerken kendinden bir şey bulmayan ya yoktur ya da çok azdır herhalde.

O zaman buyursunlar efendim: Erol Evgin ilk ve tek solo resitaliyle girsin bu sayıya… (Burada, Emre Altuğ’u, Emre Aydın’ı geçen hafta kurtaran “adaşlık kontenjanı” da kurtaramadı ama ona ilerideki yayınlarda çok güzel kıyaklar yapacağım tabii.)

İmdiiiiiii… Hiçbir şey söylemeden, şarkıyı da dinlemeden, önce sadece sözlerini buraya yazıyorum. Siz de önce sadece okusanız ve şiiri tadıp şairini selamlasanız keşke.

Buyrun:

Daha seni ilk gördüğümde, daha yüzüne baktığımda
Bana baharı anımsatan bir umut doldu içimde
Daha seni ilk gördüğümde, daha elini tuttuğumda
“Yaşamaya şimdi başlıyorsun!” dedim kendi kendime

Daha seni ilk gördüğümde, daha yüzüne baktığımda

Bana güneşi anımsatan bir ateş yandı içimde
Daha seni ilk gördüğümde, daha yanına geldiğimde
“Önümüzde çok güzel günler var” dedim kendi kendime

Öyle büyük bir mutluluk, bir anlam verdi ki
Seninle geçen o bir yıl yaşantıma…

Öyle çok sevdim ki seni, öyle çok ki anlatamam
O bir yılın anlamını bin yıl geçse de unutmam
Öyle çok sevdim ki seni, öyle çok ki anlatamam
Bir tek yıla sığdı her şey, bir tek yıla tüm bir yaşam.

Beste Melih Kibar’ın, harika yorum ise Funda Arar’ın efendim. Ben bunun üzerine daha ne diyeyim?

Çiğdem Talu metinlerinin en karakteristik yanı, hüznün ortasında bile hayatı ve tutkuyu kutsama becerisidir ki bu da onda en sevdiğimdir: Karanlık zamanlarda yaşama tutunmanın en güçlü gerekçesi aşktı onun için. Bu sadece sözlerinde değil, hayatında da böyle oldu ki, iyi ki oldu. “Sevdan Olmasa”, o eşsiz neşeli ritminin altında aslında insanın yalnızlıkla mücadeledeki en büyük sığınağını, bir sevdaya tutunma ihtiyacını haykırıyordu.

Arkadaşlar çok büyük sıkıntı var, tutunun, tutun birbirinizi!

Şarkılarının sahnedeki ve plaklardaki en güçlü sesi Erol Evgin’di diye bir kere daha kabul edelim, değil mi? Talu’nun yazdığı her dize, Kibar’ın bestesiyle birleşip Evgin’in kadife sesinde hayat bulduğunda Türkiye’nin ortak hafızasına kazındı.

Ama siz yabancı değilsiniz, bu şarkıda Erol Evgin’in yanında bir adet Aşkın Nur Yengi muhteşemliği de verebiliriz. Kıymetini biliniz!

Ayrıca, bu şarkıdan sonra artık asla geri dönüşü olmayan bir yere gideceğimiz için, “Söyle Canım”dan sonraki videoyu da doya doya gülümseyin diye buraya iliştireyim. (Çiğdem Talu’yu anarken, onun gibi en kederli, hüzünlü yerde bile ayaklanıp gülebilmenin, coşmanın tadını iyice alabilelim.)

70’lerin sonuna, 80’lerin başına geldik: Bizim kuşak hâlâ yok piyasada. “Şu darbe falan da geçsin de öyle çıkalım,” diye bekliyoruz herhalde, ne bileyim? Geçti, darbe! Geçti… Bi o geçti zaten, onun dışında başımıza gelmeyen kalmadı!

Sadece bu mu? Hayır… 

Bu yıllar, Çiğdem Talu’nun verimliliğinin zirve yaptığı ama aynı zamanda bir lanet gibi o amansız hastalığın gölgesinin de yavaş yavaş üzerine düştüğü yıllardı. Hayatın karmaşasını, duyguların tarif edilemez karmaşıklığını “İşte Öyle Bir Şey” diyerek tek bir sezgiye sığdıran o büyük deha, Türkçeye müthiş bir duygu kalıbı armağan etmişti. Çünkü o vakitler, engin dil bilgisine rağmen kendi yaşadıklarını anlatması da kolay değildi.

Hastalığı ilerlerken bile üretmekten, sözlere sığınmaktan vazgeçmedi. Londra ve İstanbul arasında mekik dokunan o zorlu tedavi süreçlerinde bile kalemi elinden bırakmadı.

Bu sayıdaki hiçbir şarkıyı üstün tutamam bir diğerinden ama burada başka bir şey var. O yüzden şarkıdan evvel, o muazzam hikâyesini dinleyelim isterim bestecisi Melih Kibar’dan:

O zaman…

28 Mayıs 1983’te, henüz 44 yaşındayken aramızdan ayrıldığında geride yüzlerce ölümsüz eser ve doldurulamaz bir boşluk bıraktı Çiğdem Talu.

O gittiğinden beri dinmedi içimizdeki fırtına. Melih Kibar, onun ardından yıllarca en ufak bir ezgi bile üretmedi. Onca zaman sonra piyanonun başına oturup bir beste yaptı. O bestenin üzerine söz yazılmadı. Adı da, “Sessiz Veda”ydı…

Anılarına sonsuz saygıyla…

EMRE DURSUN
Ekim ‘26, Çanakkale

* 1-31 Ekim Meme Kanseri Farkındalık Ayı – İstanbul Aile Hekimliği Derneği | İSTAHED
* Spotify listesi yayında:

1) Can Dündar, “Yüzyılın Aşkları: Çiğdem & Melih”: Çiğdem Talu – Melih Kibar | Yüzyılın Aşkları

Leave a Reply