ÖYKÜ | Entelektüel Çöküş

Kitabevinin müşterilerinden fırsat bulup dükkânı Vedat Bey’e yıktığım gibi, bahçedeki masalardan birine kurulmuş kahvaltımı yapmaya hazırlanıyorum. Hâlâ dolu olan birkaç masa var, ama tanıdık simalar, o yüzden pek sırıtmıyor aralarında oluşum, anlayışla karşılıyorlar. Ne daha geç ne daha erken, henüz ilk lokmayı ağzıma attığımda Çağdaş elinde poşetlerle içeriden, bahçe kapısının önünden geçerken duraklayıp bana bakıyor. Ağzım dolu. Onun da acelesi varmış gibi. “Burada mıydın,” diye mırıldandığını anlıyorum. Mutfağa geçiyor, aşçı ile homurtuları geliyor bir süre. Akşam için içki almış belli ki, onları teslim ediyor.

Yeni yeni toparlıyoruz her şeyi, yine de “sevimli bir mekân” diye isim yapmışız muhitte; veresiye konusunu henüz tam bir mutabakatla kesinleştiremediysek de özellikle akşamları boş geçmiyoruz, şükür. Gündüz gelenlerimiz de belli: Kahvaltıya, öğle yemeğine, çaya çorbaya… Az az. Birden şahlanmasını da bekleyemeyiz zaten.

Çağdaş bahçeye çıkıyor. Masalardaki bir-iki kişiyle selamlaşıyor. Bu formaliteyi derhal başından savmak ihtiyacıyla dopdolu, bu yüzden de biraz yapmacık kaçıyor hareketleri, yine de üstesinden geliyor. Tez canlı bir çocuk, iyi niyetli. Bütün niyetleri kendisiyle ilgili zaten. Hor görecek değilim, hepimiz öyleyiz. Ne kadar örtersek örtelim ucu görünüyor menfaatlerimizin.

Oturuyor karşıma. Ter içinde kalmış; biraz da kilolu oluşundan. “Cağaloğlu’na gitmemiz gerekiyor,” diyor, yakınır gibi. Yakınır gibi çünkü bu aslında onun işi; beni de ancak “Allah kahretsin, iş başımıza kaldı, nefret ediyorum böyle şeylerden,” tavırlarıyla kandıracağını biliyor. E başarıyor da. Her seferinde ben onu yatıştırırken buluyorum kendimi. O sırada da çoktan yola koyulmuş oluyoruz.

“Yayınevine mi?” diye soruyorum, laf olsun diye… Yayınevi mi kalmış!

“Üçer beşer getirin, dedi Vedat, ona da başlayalım yavaş yavaş.”

“Şu mesele…”

İki katlı binanın üstü kitabevi, altı “kültürevi”, burası yani. Genelde yeme-içme kültürü diye düşünülebilir ama şiir dinletileri, Kadıköylü yerel müzisyenlerin, daha ziyade sokak sanatçılarının canlı çalıp söyledikleri etkinlikler düzenlediğimiz de oluyor. Kitabevi müşterilerinin çoğunlukta olduğu kültürevi müdavimlerimiz de bu sayede alıştırdılar ayaklarını buraya. İşte şimdi kapanan -bu iyimser bir söyleyiş tabii, daha doğru bir ifadeyle batan yayınevinin kitaplarından, sokağın bize ayrılan köşesine bir sergi açacağız. Esas değerleriyle alıcı bulmaları mümkün değil, yine de orada çürümelerinden iyidir.

Çağdaş, Vedat Bey’in bir arkadaşının oğlu. Yayınevinin iflâsından sonra bu yeni işe girmeden evvel ta İzmir’den koşup yardıma geldi. Bir yandan da “Yırtarsak, ben de yaşadım” kafasında olduğu hissediliyor. Kâğıt üzerinde kendi ismi dışında neredeyse her şeyini değiştirerek izini kaybeden Vedat Bey, elinde kalan son kırıntıları da karısının üzerine yaparak burayı devraldı geçen ay. Tam da devralamadı aslında, borç batağında hâlâ bir ayağı. Bu sabah yine söyleniyordu, “Dokuz günlük ömür için on günlük nafaka veriyorum,” diye. Hiç de öyle dokuz gün yaşayacağa benzemiyor halbûki. Sonra boş ceplerini gösterip sırıttı, aşçıdan rakı isteyip karşıma oturdu. Kitabevini bile açmamıştık henüz, sabahın dokuz buçuğu. “Erken daha abi,” diyecek oldum, “Geç, geç!” diyerek açtı gözlerini: “Rakı sofrasına ne vakit oturursan otur, geç kalmış sayılırsın Ali.” Her şeye de cevabı vardır zaten. Ağzı iyi laf yapmasa aynı anda bu kadar çok insanı nasıl kandırabilir?

Aslında her şeye karşın iyi, muteber bir adamcağızdır. Talihsiz. Tabii biraz da savurgan. Birbirinden özensiz antolojiler, dünya ya da Türk klâsiklerinin aynı pespayelikte baskıları ve her anlamda kötü, kirli yayınlar, yayıncılar, yayıncılıklarla köşeyi dönmüş; en azından kendisini ve çevresini tasasız kılmayı becermiş sayısız yayınevi sahibinin bulunduğu bir piyasada olanca titizliğiyle ve yıllarca ter dökmüş. Aslında bunun karşılığını da fazlasıyla aldığı zamanlardan geçmiş. Sonradan hem işi birlikte götürdüğü ‘dostlarının’ işgüzârlığı hem de kendi plansızlığı yüzünden her şey boka sarmış ve nihayet batmış. Battı daha doğrusu. Ben de oradaydım!

Beni de zaten, çok uzun ve korkunç bir işsizlik dönemimin ardından, yayınevinin son günlerinde almıştı işe. Öyle de bir cilaladı ki mübarek; kendimi göstermek, ardı ardına gelen ve hiçbiri olumlu sonuçlanmayan ‘deneme süreleri’nde meziyetlerimi sergilemek ve işi kapmak için cebelleştiğim onca zamanın ardından, Türk Yayıncılık Tarihi’ne damga vuracağımı düşünerek ‘kabul ettim’ işi. Anlattıklarımdan da anlaşılacağı gibi, meğer ben onu ‘işe almışım’. Sonra da kaçış başladı. Alacaklılar kendi aralarında yirmi sekize falan ayrılıyorlardı: Direkt para ödenmesi gerekenler, kitap verilmesi gerekenler, sadece yayınevi battığı için halihazırda satılabilen ve okuru da bulunan kitapları iade edip para talep edenler; paralarını ödeyemediğimiz için elimize listeler tutuşturup, borcumuzun üç katına denk gelen en nitelikli kitapları talep edenler; kapımıza kitaplarımızı doldurdukları kolileri bırakıp, üzerine de “Al bunları sen oku, Sakallı Vedat!” diye not düşenler, vesaire vesaire…

Vedat Bey gerçekten de, üstelik elimizde nakit de bulunduğu halde ödememişti bazı insanların parasını. Daha doğrusu kendi deyimiyle, ‘ertelemişti’. “Ahlâklı yayıncılık yapıp batınca, canını ahlâksızlık yaparak kurtarabiliyormuşsun,” derdi. O koca birikimden, ilkelerden taviz vermeyen adamdan geriye kala kala bu kalmıştı nihayet. Hepimiz de samimiyetle inanırdık bu tür sözlerine. Ne yapalım? Elde kalan paralar hiçbir şartta çar çur edilmemeliydi: Asıl sahiplerine ödenmek suretiyle bile! Çünkü sadece iş alanında değil, hayatta da yok olup gitmemek için acilen ve muhakkak yeni bir yer kurmak gerekiyordu ki, sermaye heba olmasın. İşte o para da bu kitabevi-kültürevi kardeşliğinin (saadet zinciri) peşinatı oldu bir biçimde. Belimiz doğrulunca borçlarımızı da ödeyecektik ayrıca, hepsi tek tek yazılıydı. Ahlâksızlıkta kariyer planlamıyorduk ya!

Vapurla Sirkeci’ye geçip Cağaloğlu’na tırmandık Çağdaş’la. “Patronun verdiği taksi parasının üzerine konmak için yürüyecek günlere de düştük sonunda,” dedi bir ara. Önce uzun bir gülme krizi aldı bizi, sonra da yolumuz bitene kadar aralıklarla güldük hatırladıkça. Dört aydan daha uzun bir zamandan beri uğramadığım hanın kapısından girip o tanıdık kokuyu duyduğumda ise neredeyse gözlerim dolacaktı. “Özlemişim be,” dedim şaşkınlıkla bakan Çağdaş’a. O daha profesyonel, hiç üzerinde durmadan merdivenlere yöneliverdi. Onca sıkıntının ardından artık doğru dürüst bir yerde çalışacağım, paramı kazanacağım derken, karın tokluğuna iş gören vasıfsız bir elemana dönüşsem de burada geçirdiğim zaman gizliden gizliye ömrüme işlemişti sanki. Girdiğim günden battığımız güne kadar ofiste yapacak hiçbir ciddi iş olmamasına, Vedat Bey’in kırk yılda bir uğramasına ve ders çalışmak için bir dolu vaktim bulunmasına rağmen saatlerce kitapların arasında kaybolup bir fare gibi arşivdeki dosyaların, kutuların arasında kendimden geçerdim. Her sabah yokuşu şikâyet ederek çıkar, her gün aynı kendinden geçiş halini tadar ve her akşam yine ders çalışmadığım için hem koca bir vicdan azabı hem de küçücük bir gedikten sızarak beni sarmalayan sinsi bir mutlulukla, başımda bir haleyle dönerdim eve. Öyle ki, kendim bile bir şeyler yazmaya başlamıştım. Sonradan öğrendim ki, herkes bu yoldan en az bir kez geçiyormuş. Vazgeçmedim, hayır, ama “Ben sana yazar olma demiyorum, hobi olarak yine ol!” diye telkin ettim kendimi. İşe yaradı.

Hanın çaycısıyla kısa bir sohbetten sonra ben de yukarıya çıktım. Çağdaş ofisin kapısını ve iki odaya yetmeye çalışan küçük pencereyi ardına kadar açmış, hemen girişte ayakta dikiliyordu. “Çok tozlanmış,” dedi beni görünce, parmaklarının arasında sıktığı burnunu gevşetme gereği bile duymadan. “Bir de içeride bir şey mi kalmış ne, ağır bir koku var.” O, bir adım atım dışarı çıkarken, ben önünden geçip daldım içeriye. Odayı kokladım, tecrübeli olmanın bu konuda hiçbir işe yaramadığını da bildiğim gereksiz kasıntılığıyla “Islak kâğıt,” dedim. Birkaç yere göz attıktan sonra aklıma geldi, yandaki kırtasiye deposunun lavabosu! Biz buradayken de arızalıydı, ne yaptılarsa yaptılar, kesildi. Ama demek ki yeniden akıtmaya başlamış. Onlarla bitişik olan duvara bakar bakmaz gördüm hemen ıslaklığı. İçi kitap dolu büyük bir koli ıslana ıslana çürümüş artık. Gösterdim Çağdaş’a, anlam veremeyerek baktı. “Yandakilerin lavabosunun marifeti,” dedim, gözü hemen oraya kaydı, “Kapalı,” dedi.

“Kafalarına sıçayım onların!”

İsmet Abi, çaycı, elinde tepsiyle yanımıza geldi bu sırada. Hem söylediklerimi hem de halimizdeki tuhaflığı fark etmiş, “Çay getirmiştim,” deyip biraz da tedirgin uzattı.

“Abi şu kırtasiyeciler ne öküz adamlar ya,” diye söylendim. “Lavabolarının giderinde bir sorun var, bak rezil olmuş bizim dükkân.”

“Vay anasını, hani bakayım?” Tepsiyi yere bırakıp kafasını uzattı içeriye öylesine.

“Ne var ne yok, buraya akmış.”

“Bunları mı alacaktınız yoksa siz?” diye sordu çürümüş kutuyu göstererek.

“Yok abi, bunlar eski kitaplar ama yeni de olabilirdi. Kitap yani sonuçta.”

“Evet.”

İsmet Abi’nin ilgili tavrı ve mükemmel cevabı Çağdaş’ı güldürdü. Adamcağız ona baktı ister istemez. Yeniden bana döndüğünde aynı ciddiyetle karşılaşınca da, “E ne yapalım? Siz onları çekin madem biraz beri yana, ben adamlar gelince uyarayım. Akşamüstü gelir onlar artık,” dedi.

“Tamam abi, tamam, neyse,” dedim. Tepsiyi alıp uzattı çayımı. Gülümseyerek aldım ve içeri geçtim. Çağdaş da arkamdan hareketlenecek oldu, kapıyı ittim hafifçe, “Dur,” dedim, “şu koliyi biraz çekeyim ben önce.”

Çaylarımızı içtikten sonra raflardaki ve girişteki odada bulunan bazı kolilerdeki kitapları ayırmaya başladık. Masanın üzerinde tüm kitapların bir listesi vardı, ayırdıklarımızı tek tek işaretledik orada. “Gittiğimiz zaman şurada yazılı sayılardan düşelim, unutturma,” dedim. Çağdaş çoktan sıkılmıştı bile. Bense her hamlede bir başka şeye kederleniyordum. Bunca emek, bunca arşiv, bunca göz nuru… Tozların, küflerin, hamamböceklerinin hatta suların altında kalmış, tamamına yakını daha kapağı bile açılmamış güzelim kitaplar. Yayım hayatı efsane, sonu ise ucuz dedikodu ve şaka malzemesi olmuş, artık kimsenin umurunda olmayan, yakında tümden unutulacak köklü bir yayınevi. Gri ya da saman sarısı kalın kapaklarıyla neredeyse her okurun kitaplığının en güzel yerine kurulmuş cânım baskıların çürüyüşü. Büyük bunalım. Bir zaman sonra son örnekleri de elden çıkacak romanlar, hikâyeler, felsefi kitaplar ve yayınlanmamış olsalar da buram buram emek kokan, sonları kitaplarınkilerden de belirsiz olacak dosyalar…

Sesim zar zor çıkabilmişti, Cağaloğlu hanlarının daimi hamallarından olan Arif Abi kapıya gelip çağırdığında. “Hazır,” dedim, “hazır.”

Kadıköy’e döndüğümüzde saat üçe geliyordu. Ama, “Nasıl olsa geç kapatıyoruz, yaz günü zaten,” diyen Vedat Bey’in sözde rica görünümlü emriyle kitapları tezgâha serme ve satışa bir an evvel başlama kararından kurtulamadık. Tam başımızın üzerinden bu talimatı veren Vedat’ın pencereyi kapatmasından hemen sonra, “Yemin ederim bırakıp gideceğim artık,” diyen Çağdaş’ın homurtusunu duydum yine. “Ne bok yerse yesin,” diye tıslıyordu. Kimbilir kaçıncı kez! Gülerken başka yere çevirdim yüzümü, görmesin diye.

Ancak kurulu sofraya teşrif eden, kaybeden ama asla vazgeçmeyen assolistimiz “Ne de olsa mesleğimiz arkadaşlar,” diye gevrek gevrek gülerek serginin arkasına geçti gururla. “Çağdaş, çay içelim ya,” dedi sonra da. Ben de onu kolluyordum zaten bir yandan, olur a, uçup kafa atmaya falan yeltenmesin diye. Ama kızgın da olsa nezaketle başını sallayıp bize çay getirmeye indi mesai arkadaşım. Daha biz kitapları yerleştirirken yanaşmaya başlamış insanlar da şimdi güzelce hazırlanmış tezgâhın önünde ciddiyetle incelemeye, sayfalarını karıştırmaya başlamışlardı kalan son gözbebeklerimizin. Sanki bir ara Vedat Bey’in gözlerinden de hüzünlü bir gölge geçer gibi oldu, belki ben öyle hissettim. Ama Çağdaş çayları getirince yine şenlenip iki elini birbirine vurup gülerek ovuşturmaya başladı.

“Sen bilirsin az buçuk Alicim,” dedi bu arada, bazı müşterilerin de duyabileceği şekilde, “Çağdaş’a da söyleyelim değil mi? Kitaplarla sessiz bir iletişim kuran, sayfalarla halleşen, kâğıda bir güzel yüz sürmek isteyene çenesiyle zulmedene ‘sahaf’ denmez.”

Ben de sahneyi tamamlamak ister gibi, duydun mu dercesine Çağdaş’a döndüm. Çağdaş zoraki tebessüm etti. İyi giyimli, yaşlıca bir adam “Ne güzel, ne güzel” deyip onaylayarak Vedat Bey’e memnuniyetini gösterdi.

Ben de Çağdaş kadar biliyordum, bu büyük sözlerin sokak aralarında gittikçe cılız seslere dönüşüp sonunda yok olacağını. Belli etmemeye çalışmanın ve koca götüne zor gelen bugünün yorgunluğuyla birlikte, Çağdaş hâlâ kızgındı. Ben hâlâ kederliydim. Biraz önceki adamla muhabbeti ilerletmiş, kitaplardan söz etmeye koyulmuş Vedat Bey hâlâ patrondu. Onca badireye rağmen.

“İyi de ağam, biz boku niye yedik o zaman?” demek geliyor insanın içinden değil mi?

EMRE DURSUN, 2011 – İstanbul

Leave a Reply