Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (iki)

Onu bir şairden, sadece güfte olarak değil, beste olarak yazdıklarını ve dahi yorumlarını da şiirden ayırmak büyük bir haksızlık ve sorumsuzluk olur. Hem zaten, “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” bittikten sonra bu seri yine devam edecek olursa onu tekrar tekrar ağırlayacağımız aşikârdır. Bu yılın Temmuz ayında 71. yaşını kutladı Sezen Aksu ama ben onun yaşını ilk kırkbeşliğini çıkardığı yıldan, 1975’ten başlatacağım. Onu o güne taşıyan yıllara saygısızlık değil bu, bilâkis, o yılları, adeta yeniden doğmak için ilmek ilmek örmesine duyduğum saygıdan.

Continue reading “Şşş!|2 – “Ya sevmeli, ya öldürmeli”” →

“Bir Göztepe anısı…”

Askerden döndüğümde, askerliğe görece en yakın işlerden birini yaparak adapte olmaya çalışıyordum dünyaya: Güvenlik görevliliği! Birdenbire kendimi içinde bulduğum ama madem buldum, neden daha da abartmayayım diyerek sertifikasına kadar aldığım bu enteresan işi bir “meslek” diye yutturacak değilim ama bendeki yeri de, etkisi de farklı olduğu için asla kötü anmıyorum. 

Geceleri çalışırdım. Gündüzleri bir danışma personeline dönüşen “güvenlikler”, geceleri klasik bir fabrika bekçisi olup çıkıverirler. Radyoları ve radyatörleri vardır. Radyatör demeyi sevmeyenler elektrikli ısıtıcı da diyebilir. Üstelik bu insanlar, elektrikli ısıtıcıların her türüne sahip ve hakimdir yani ister ortamı ısıtsın, ister suyu, ister huyu. Çaydanlıkları vardır ya da “kettle”ları ve “ketıla” sık sık basarlar. Çay yada kahve olmadan sabahı etmek güçtür. Herkesler uykudayken uyanık olmanız beklenir ama gece personelliğini seçerken sizin aklınız da beş karış havada değildir. Siz de bilirsiniz ki, gece kaytarmaları ve şekerlemeleri için sonsuz fırsatlar belirecektir. Gündüzleri sizi yoklayan herkesler uykudadır çünkü. 

Continue reading ““Bir Göztepe anısı…”” →

Herkes

#Arşiv

Karşılaştığımız yeri hatırlamıyorum ama onu ilk gördüğümde korkmaktan çok iğrendiğimi; galiba bir de kendime pek yakıştıramadığım için gizli gizli imrendiğimi biliyorum. Gücü beni büyülemişti. Aslında, sahip olduğu başka bir özelliği bulunmadığı için, başkalarını da gücüyle büyüleyip hatta uyuşturup etkisi altına aldığını da biliyordum.

Continue reading “Herkes” →

Firar

İnsan, her ne kadar memnun olmasa ve hatta çatışmalı bile olsa içinde doğup büyüdüğü kültürel iklimden başka bir yere göç ettiğinde karşılaştığı iyi ya da kötü her şey karşısında kolaylıkla dehşete kapılabiliyor. Nesneler ve şeyler, onları yüzeysel anlamda bile kavramaya gerek duymadan yadırgadığı, yadsıdığı, en iyi ihtimalle mesafelendiği mefhumlar olarak dahil oluyor hayatına. Her adımında “tanımsız bir cisim yaklaşıyor” deyim yerindeyse ve korkuyorsun da. Çünkü her hayvan gibi insan hayvanı da en çok bilmediği şeyden korkar.

Continue reading “Firar” →

Harbihâl

Bir gün yanlış bir kelime yazdım ve bütün hayatım değişti.

Yirmi yıllık bir dost… Görüp geçirmediğimiz kalmadı. Birbirimizi çok ağırladık, daha da ağırlarız gibi… Bana yaren olmakla birlikte doğal bir editör olarak da eşlik etti hep. Söz gelimi, “Olmaz mı!” yazısını ilk okuduğunda verdiği tepki şu oldu, diğer okuyanlardan farklı olarak: “Harbihâl, bilerek mi öyle yazdın? Sıkı kelime olmuş.” Bilerek yazmamıştım. “Hasbihâl” olacaktı, olmadı. İyi ki de olmamış. Ali bunun üzerine bir yazı değil, bir manifesto yazdı. Ne mutlu ki, onu da burada paylaşıyorum. Haydi bakalım: Harb edelim!

Umutsuzluğun imkânlar dahilinde her kudret zerresiyle iktidarda olduğu bir andayız. Tarihinin yetim kalmış ve bırakılmış halklarının hakkını gasp eden nobranlığımıza ateş ediyor coğrafya.

Yaşadığımız, yoksulluk değil, yoksunluk. Umut etmekten çocuk gülüşüne uzanan bir skalada göğsünün altına düşen her kırıntı için bedel ödeyeceksin.

Cehd edelim! Hasbihâl değil harbihâl edelim. Yaşamak artık beşerî bir mesele değil, iman meselesidir çünkü.

Continue reading “Harbihâl” →

Keşf-i Ha(i)le

Muhakkak denk gelmişsinizdir şu meşhur dikkat testi görsellerine. İlk bakışta ya hiçbir şey göremediğiniz ya da iki üç farklı perspektif bulunduğu halde yalnızca bir tanesini görebildiğiniz türden görseller hani. Yaşlı bir kadın çarpar gözünüze ama aslında bir oğlan çocuğu silueti de vardır meselâ. Bir dağ manzarası resmi sandığınız şeyin içerisinde profilden bir insan portresi yer alıyordur. Ya da karman çorman çizgilerin arasında aslında anlamlı bir bütünlüğü olan herhangi bir nesne vardır da zar zor bulup çıkarırsınız onu. Dakikalar harcayıp fark edemediğiniz şeyi bir kere gördüğünüzde ise artık görmemek imkânsızlaşır. Öyle boş boş baktığınız resmin karşısında, bir an evvelki bilinmezlik noktasına ne yapsanız dönemezsiniz. Çünkü, “görülmüştür”.

Continue reading “Keşf-i Ha(i)le” →

Her yıl için bir bab

Babam, Nazım Dursun’a…
31 Aralık 1992
31 Aralık 2024
takvimin bir tek gününde bir milyon çizik
bir milyon sızı, bir tek çizik üstünde

-bir-
seni hatırladığımda kendimi hatırlıyorum. senden daha çok unuttuğum biri. senden daha çok tattığım ama sanki hiç tanımadığım. yine de sen, hatırladıklarımızın, yalnızca unuttuklarımız arasından çıkmadığını öğretensin bana: kutsal bilgi. iyi bilgi, baba!

-iki-
vardır kiminin ölümünde, ilk görüşte tanırsın. yaşadığını yadsısa da ölümü, öldüğünü yadırgamaz. hayata hazırlıksız yakalanmış, dünyaya ‘ters gelmiş’ çocuklar… al bunu da sen hatırla!

-üç-
senden bana bir “kirli ağustos” kaldı yolun sonunda. ne şubat, ne aralık… “kirli ağustos”. şâiri bile reddedecek handiyse, o denli senden mirastır bana: bak, “gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”

Continue reading “Her yıl için bir bab” →

Onlar için “özgürlük”

#Arşiv
-spoiler içerir-

“Dexter” dizisini izlemişliğiniz var mı?

Gündüzleri polis için çalışan başarılı bir kan analiz uzmanı, geceleri ise çok daha başarılı bir seri katildir, ‘anti kahramanımız’ Dexter Morgan. Sevgilisi Rita onun kapısına bir soruyla dayanır bir gün: Kübalı bir arkadaşı, sevgilisinin hayatî tehlikesinden bahsetmiştir. O durumu Dexter’a, Dexter da çalıştığı birimin ‘Göçmenler Bürosu’nda çalışan bir polise anlatır. Amerika’daki birçok göçmenin, Türkiye’de de benzerlerini dinlediğimiz üzere bir kayığa tıka basa doldurularak ülkeye sokulduğunu ve varlarını yoklarını da bu giriş esnasında kaptırdıklarını anlatır polis, Dexter’a. Üstelik birçoğu da dolandırılan bu insanlar, yapılan haksızlığa karşı durduklarında daha fazla sömürülmeye, tehdide ve hatta daha ciddi hayatî tehlikelere maruz kalırlar. Polis tam da bunları anlatırken, duyduğum anda o meşhur dalgınlık kuyusuna düşmeme neden olan cümleyi söyler: “Özgürlük, dolandırılma yöntemlerinden birinin adıdır sadece.”

EMRE DURSUN
Aralık ’10, İstanbul