Roman

Roman
Roman

Gitgide gelişen görsellik imkânlarına, sinemanın bu imkânları sonuna dek kullanarak kurduğu hükümranlığa; müziğin hayatımızı devam ettirebilmek için vazgeçilmez bir ihtiyaca dönüşmesine rağmen insanlık tarihinin en önemli sanatı olmayı sürdüren edebiyatın en ağır yükünü sırtlayan türdür, roman.

Edebiyat, sürekli iddia edildiği üzere sinema ile değil, müzik ile yakın kategorilerdedir. Çünkü direkt olarak bir resim göstermez, senin kafanda canlandırmana olanak verir daha çok, kendi hayal gücünün insafıyla kalırsın; sinema da yazılı bir metni kendince yorumlayan bir yönetmenin marifeti değil midir? Bu yüzden edebiyat dünyayı bir adım öne taşıma gücüne sahiptir çünkü zamanın neresinden bakarsa baksın yaşadığı yer hayal gücünün ve dolayısıyla dünyanın da sonudur. Son sınırı.

“Omelas’ı bırakıp gidenler” öyküsünü düşünün, nasıl bir Omelas yaratmıştınız okurken; oradaki insanlara nasıl bir yüz, nasıl bir yol çizmiştiniz, nasıl bir ruh vermiştiniz? “Children of Men” filmini hatırlayın; bir yazarın dünyanın geleceği ile ilgili çizdiği kaderi, o geleceğe yerleştirdiği insanlara reva gördüğü sınırları, karakteri. Yönetmenin bu metinden yola çıkarak çizdiği resmi düşünün ve böyle bir metni sizin nasıl yorumlayacağınızı?

Milan Kundera, “Roman, 21. yüzyıla yakışmıyor” demiş. Bu ağır mı ağır bir eleştiri hatta bir hakarettir. 21. yüzyıl üretim değil, tüketim eksenli bir çağ zira. Çoğunluk, hayal gücünü zorlamayı zül sayıyor, buna hiç kalkışmıyor. “Okuma oranları” artıyor gibi görünse de, artan şey satış oranları. Kitaplar da artık hayatımızda bir vitrin malzemesi olarak yer buluyor, bize en güzel pozlarını vermelerini beklediğimiz modeller olarak. Ezelden beri “kitap fetişi” diye bir şey vardır ama oradaki çekicilik de yine içerikte, anlamdadır. Bugünkü gibi, bir meta, salt bir görsellik unsuru olarak nesnenin kendisinde değil. Yine de bu, okumaya en düşkün olanlarımız için bile, kitabın, çekiciliğini bir nesne olarak da sürdürmesini gölgelemiyor. Anlam da gölgelenmedikçe bunda bir sorun yok bence.

Kimi “okurun”, “kitapseverin” nefsi, erkeğin nefsine benzer. İçeriği sevmese de, vitrini mundar eder. Sahip olma dürtüsüdür bunun adı. “Bize ait olsunlar, kendilerini yerleştirdiğimiz yerde onlara bir daha hiç dokunmayacak olsak da.” Zamanımızın haremleridir, kitaplıklar.

Kundera’nın sözünün ilk başta değindiğim asıl eleştiri kaynağı ise elbette, tüketim çağı insanlarının romanın kudretini, içeriğini karşılamak bir yana, aynı zamanda hak etmeyecek bir noktada da bulunmasıdır. Adam akıllı bir okuma zaman ve emek ister zira. Elimizde bir mobilya mağazasının katalogları gibi çevirdiğimiz şeylerin, romanların içerisinde kurulan dünyayı gerçekten görebilmek, bizi son sınır çizgisine taşır. Bu bir kazanç değildir, okumaktan hayatın ve dünyanın sırrına nail olmak ve bunun sayesinde yeni stratejiler öğrenmeyi, böylece hayatta kalmayı ama sinsice hayatta kalmayı, aynı sahip olma dürtüsüyle yeryüzünün de arsızı olmayı uman kişi; edebiyatın ona iç dünyasındaki iklimlerin tümünü tadabilsin ve bunun keyfini de menfaatsiz çıkarabilsin diye bahşettiği bereketi de hak etmiyor demektir.

Romanın yakışmadığı; romanın, onu elinde tutan insanların niteliği nedeniyle yakışmadığı bir çağın aynı insanlarından, buna dertlenmelerini beklemek de başka bir saflık tabii. Zarf mazrufa üstün geldikçe sadece sözün değil, eylemin de bir kıymeti olmayacak. Mümkün olduğunca çok şeyi “elleyerek”, hiçbir şeye tam anlamıyla dokunamamak, ne fakirliktir kim bilir…

Leave a Reply