KaçakRadyo: VUSLAT

Aslında zamanın nesneler, mekânlar ve insanlar üzerindeki etkisi genellikle yıpratıcı olur, di mi? Yıllar geçer; sokaklar değişir, gençlik hafifçe çekilir, tutkular biçim değiştirir. (Tutku mu?) Hayır! Biçim değiştiren şey tutku değildir. Değişen, yaklaşımdır olsa olsa… Tutku, daimdir…


Ve bazı sesler vardır ki, zamanın o karşı konulmaz akışına karşı bir sığınak gibi durur her daim. Benim için Şebnem Ferah tam olarak böyle bir nirengi noktası. Müzik severlikte pek çok durağa uğramış (uğruyor), farklı türlerde soluklanmış (soluklanıyor) olabilirim ama geri dönüp baktığımda kişisel tarihimin en tepe noktasına koyduğum o üç-beş özel isimden biri her zaman o olmuştur.

Continue reading “KaçakRadyo: VUSLAT” →

KaçakRadyo10: Çiğdem

Onu her andığımda, Sevgi Soysal’ı da anarım ben biraz. Çünkü Türkçe’nin bu iki büyük kadını da aynı illetten, meme kanserinden* dolayı gencecik yaşlarında ayrıldılar aramızdan. “Sana söylemediklerimi karıncalara söyleyeceğim,” diyen Soysal hayatını kaybettiğinde henüz 40 yaşındaydı ve o yaşına dek öyle muazzam eserler yazmıştı ki, bugün bile hâla yaşıyor tam da başucumuzda.

Türkçe müziğin en büyük, en romantik, en usta söz yazarlarından hatta bence şairlerinden biri olan Çiğdem Talu ise 43 yıl önce, 44 yaşında iken “aldı başını gitti” bu dünyadan.

Ama biliyor musunuz, bugün doğum günü onun ve şimdi tam 87 yaşında. Öyle dev bir imza attı ki hayatlarımıza, birazan onun da hâlâ ne kadar burada olduğunu bir kere daha anladığınızda siz de benimle aynı hüzünlü coşkuyu yaşayacaksınız mutlaka…

Bu sayı, onun için bir saygı duruşudur: Nice yıllara, Çiğdem Talu!

Continue reading “KaçakRadyo10: Çiğdem” →

KaçakRadyo9: Cover Time

Kaçak Radyo’nun, birkaç kez tekrarlanacak başlıklarından birindeyiz bu hafta ve yine bu haftanın şerefine burayı Şebnem Ferah’a boğmaktan hiçbir beis duymayacağımı da söyleyeceğim en başından. (Geçtiğimiz 24 Ekim’de, onunla Bursa Merinos Park’ta gerçekleşen vuslatımıza dair yazıyı da, konserde sırayla çaldığı şarkılardan oluşturduğum müzik listesi ve orada çektiğim fotoğraf ve videolarla birlikte 31 Ekim’de yayınlayacağım zaten. Ahey de ahey!)



“Cover Time” gibi, “No Cover No Cry” başlıklı bir sayımız da olacak ve ilkini 22 Kasım günü yayınlamayı planladığım o başlıkta da yine birkaç kez buluşacağız gibi geliyor bana. Başlığından anlayabileceğiniz ya da en azından işkillenebileceğiniz üzere, “hiç coverlanmasa daha iyi olacağını” düşündüğüm şarkıların orijinal ve biricik yorumlarına yer vermeye çalışacağım orada da…

Efendim buyrun, fitili ateşleyelim bi…

Continue reading “KaçakRadyo9: Cover Time” →

KaçakRadyo8: Terazinin Hüznü

Biraz geciktim, evet, ama olur öyle…

Size hem “Terazinin Hüznü” adlı “muzır neşriyattan”, hem burçlardan ve muhtemelen onlar hakkındaki zerre umursamadığınız fikirlerimden, hem hayatın tuhaf terazisi ile şirazesinden hem de bağımsız bir başka “teraziden”, Deniz’den, denizden, Boğaziçi’nden, dalgadan, dalgalanan hikâyelerden, izden ve sürprizden, “bazan”dan ve “boşver”den, siyahtan ve yeşilden ve elbette İstanbul’dan bahsedeceğim bugün…

Ama önce bir başlayalım tabii, di mi?

Aynı şarkıyı bir de Fransızca ve Türkçe yorumlayan Candan Erçetin versiyonuyla ağırlayalım isterim önce… Hikâye yine aynı elbette…

Continue reading “KaçakRadyo8: Terazinin Hüznü” →

KaçakRadyo7: Kan Çiçekleri

“Gidenler nerde kaldılar, özledim gülüşlerini
Bir kenti güzelleştiren yalnız onlardı sanki…”
Ahmet Telli

10 Ekim 2015 sabahı Ankara ve bütün memleket, cumhuriyet tarihinin en karanlık ve en kanlı sabahlarından birine uyandı. Türkiye’nin dört bir yanından gelen binlerce insan; emeği, eşitliği, insanca yaşamı ve hepsinden önemlisi barışı savunmak için başkentin göbeğinde bir araya gelmişti. Ancak halayların çekildiği, sloganların dostça yankılandığı o alan, iki canlı bombanın kendisini patlatmasıyla bir cehenneme çevrildi. IŞİD barbarlığının hedef aldığı şey sadece orada toplanan kalabalık değil, memleket insanının ısrarla yükselttiği bir arada yaşama iradesiydi.

Continue reading “KaçakRadyo7: Kan Çiçekleri” →

KaçakRadyo6: Rest

Ne diyordu Orhan Pamuk, “Yeni Hayat” romanının ilk cümlesinde: “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Bu kadar. Bu kadar basittir bazan. Hatta, çoğu zaman…

Bir adım yalnızca. O adımı nerede, neye attığınız fark etmez. Ve evet, bazan bir kitapla da olabilir bu. Okurken kendinizi çözdüğünüz. Bazan bir şarkıyla olur: Dinlerken kendinizi duyduğunuz. Bazan anlık bir iç çekiş, kısacık bir duraksama, bazan bir koku bile… Büyük kopuşlarda gürültü yoktur. İçeriden “tık” diye bir ses gelir yalnız. Anlarsınız.

Sabır, tahammül, sınır (limit) mülkü yıkılmıştır! Had aşılmış, bardak taşmıştır! Onca iyi niyete rağmen her sabah ısrarla göndere çekilen suistimal bayrağı da nihayet yırtılmış, takke düşüp kel görünmüş; ederi de üzerindeki çul ve çaput kadar olanın defteri bir güzel dürülmüştür.

Görülmüştür!

Continue reading “KaçakRadyo6: Rest” →

KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli

Akdeniz’in, Orta Doğu’nun ve Anadolu’nun ortak hafızasında Fatma’nın Eli (Hamsa); kötülükten koruyan, derman olan, evi ve ruhu bir arada tutan şefkatli bir kalkandır. Yalnızca coğrafyalarda mı? Hayır… Dinlerde de öyle, ki biliyorsunuz dinlerin hepsi de ne hikmetse aynı coğrafyadan çıkmıştır.

Müslümanlar onu, Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma’ya atfeder, Yahudiler Miriam’a, Hıristiyanlar da Meryem’e… Oysa bu sembol ilk kullanıldığında daha “kimseler yoktu” ortalıkta. Bugün “İlâhi Dinler” olarak anılan hiçbir din henüz bilinmiyordu. Fatma’nın Eli vardı ama: Mezopotamya’da, Kartaca’da, Yunan’da, Kuzey Afrika ya da İber Yarımadası’nda. Gebe Rhea, İda Dağı’nda bir elini yere bastırıp ıkınarak doğurmuştu Zeus’u mesela… 

Bugün bile, anılan bütün bu coğrafyalarda ve dahi daha fazlasında gezdiğinizde birçok yerde görürsünüz onun simgesini. Anadolu’da, özellikle de yapılan çanağın çömleğin, ocağın, binanın üzerine basar bir kadın elini, o el orada durur sonsuza dek, bereket ve şifa getirsin, hasedi, gözü, “nazarı” def etsin diye…

Ne güzel anlatmış “dunyanin butun sabahlari” Ekşi Sözlük’te: “Anadolu’da hanımlar yoğurt mayalarken, turşu kurarken, hamur yoğururken, evin geçimi iyi olsun diye ocağa şeker atarken, hasta olan kimsenin sırtını sıvazlarken, ‘El benim elim değil, Fâtıma Ana’nın eli’ diyerek başlar ve bitirirler.”

Eh, bize de değdi bir “Fatma’nın Eli”, ne mutlu ki… Efendim, karşınızda Fatma Sezen Yıldırım, nam-ı diğer “Minik Serçe” ama şanı, namını aşan bir güzel: Sezen Aksu.

Continue reading “KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli” →

KaçakRadyo4: Şiire Yakın

Sezen Aksu, ömrü billah yazdığı şarkı sözlerini topladığı kitaba ne isim vermişti: “Eksik Şiir”. Ama bir televizyon programında Candan Erçetin’e konuk olduğunda ve bu kitaptan söz açıldığında, “Sen de bir şiir kitabında bunları toplamışsın,” dendiğinde şunları söylemişti: “Şiir değil o, şarkı sözü Candan’ım ya! Tabii dikkat ediyorum ‘şiire yakın’ dursun diye… Belki yazmaya kalkarsam onu beceririm bilmiyorum ama müzik cümlesiyle söz cümlesinin birbirini tamamlaması gerekiyor, o yüzden de tek başına şiir olması mümkün değil. Eksik kalıyor gerçekten, zaten o yüzden adını ‘Eksik Şiir’ koyduk onun (kitabın). Hatta bana o isim bile fazla geldi.”*

Sezen’in yazdığı şiir mi değil mi, fazla mı eksik mi, bir sonraki sayıda siz karar verirsiniz artık ama ben onun bu cümlelerinin içinden “Şiire Yakın” sözünü çekip aldım kendime bu bölümde.


Ve evet, bazen çenemi tutamayıp uzatıyorum lafı böyle ama önce bir başlayalım da sonra devam edelim yine…

Yeniden, hoşgeldiniz:

Continue reading “KaçakRadyo4: Şiire Yakın” →