KaçakRadyo: VUSLAT

Aslında zamanın nesneler, mekânlar ve insanlar üzerindeki etkisi genellikle yıpratıcı olur, di mi? Yıllar geçer; sokaklar değişir, gençlik hafifçe çekilir, tutkular biçim değiştirir. (Tutku mu?) Hayır! Biçim değiştiren şey tutku değildir. Değişen, yaklaşımdır olsa olsa… Tutku, daimdir…


Ve bazı sesler vardır ki, zamanın o karşı konulmaz akışına karşı bir sığınak gibi durur her daim. Benim için Şebnem Ferah tam olarak böyle bir nirengi noktası. Müzik severlikte pek çok durağa uğramış (uğruyor), farklı türlerde soluklanmış (soluklanıyor) olabilirim ama geri dönüp baktığımda kişisel tarihimin en tepe noktasına koyduğum o üç-beş özel isimden biri her zaman o olmuştur.

Bu bağ, yalnızca bir dinleyici-sanatçı ilişkisi değil, insanın kendi gençliğiyle, kırılmalarıyla ve yaşama tutunma biçimiyle kurduğu bir iç hesaplaşma olduğu için de böyle…

Ama işte, araya hayat girdi. İstanbul’un o hızlı, yorucu ama bir o kadar da besleyici temposundan uzakta, Çanakkale’nin dingin ve rüzgârlı sularına çekildim. Yaklaşık altı-yedi yıldır süren bu Ege hayatı, araya giren lüzumsuz yurt dışı dönemleri ve günlük koşturmacalar, Şebnem Ferah’la olan canlı temasımı ne yazık ki kopardı. Çoğunlukla metropollerde ve büyük organizasyonlarda sahne alması, benimse hayatın daha sakin bir kulvarına geçmem, aramızda istemeden de olsa fiziki bir mesafe yarattı.

“19 yıl olmuş” diye geveliyordum, laf! 20 yıla dayanmış!

ÇÜŞ! Emre Efendi! Bana bak lan Emre Efendi kendinde misin sen?!

Öyle ki, zamanla son birkaç albümüne de eski albümlerine olduğum kadar aşina olamadım. Hayatın akışı, ister istemez bir mesafe koymuş gibiydi.

Fakat gerçek bir bağ, araya giren mesafelerle veya zamanla kopmaz; sadece sessizce beklenir. Nitekim Bursa Merinos Park’taki konser haberi geldiğinde, içimde uzun yıllardır uyuyan o efsunlu duygu yeniden uyandı. Tam 20 yıl sonra, 22 yaşındaki o gencin heyecanını yanıma alıp Merinos Park’a doğru yola çıktım. Bugün 40’lı yaşların olgunluğunda, hayatın pek çok engebeli yolunu kat etmiş biri olarak o sahnenin karşısına geçmek, benim için sıradan bir etkinliğe katılmak değildi. Bu bir vuslattı; ertelenmiş, gecikmiş ama zamanı geldiğinde tam da olması gerektiği yerde gerçekleşen muazzam bir kavuşma.

Güzel anlattım ama di mi? 🙂

Yine de o aptalca 20 yıl için asla affetmeyeceğim kendimi…

Ama şimdi, konser vakti!

HAYDİ!

Girişte bahsettiğim aptallığıma burada da giydirmek istiyorum önce: 19 yıl boyunca neredeydin sen birader? Şundan soruyorum: Bütün samimiyetimle (ama elbette hakim olmadığım albümlerindeki şarkılar yok burada) konser biletini aldığım andan itibaren, “Acaba hangi şarkıyla çıkar?” diye hayal kurdum. Benim aklımda “Okyanus” kalmış. Ama meğerse, son konserleri bilenler ya da bütün konserleri bilenler (e işte bu sayının editörünü ben İMÇ’den bulmadım!) hakimmiş bu bilgiye.. Bende yoktu tabii.

Amaaaaa…

Bateri çalmaya başladı. Bateri çaldı. Bateri uzattı… Etrafımdakilerle birlikte ben de başladım tatlı bir homurtuya, “Hadi artık, gir artık!” diye ve O, girdi: “Çakıl Taşları” şarkısıyla…

Evet, 19 yıllık bir ara vermiştim ama “Şebo”yu elbette unutmamıştım. Şarkının girişinden itibaren başlayan büyüden sıyrılınca, özellikle tam da “Benim umudum var, benim umudum…” dedikten hemen sonra alan karanlığa kesildiğinde bastım kayıt tuşuna ve işte şöyle geri geldi Şebnem:

Zaman geçtikçe üzerini örttüğümüzü sandığımız acıların, aslında ruhun tabanında biriken ufak ama keskin çakıl taşları gibi orada öylece durduğunu hatırlatan bu muazzam şarkıdan sonra benim asıl keşfim başladı bir süreliğine…

Şebnem Ferah’ın her şarkısını elbette en az iki-üç kere dinlemişimdir, hangi albümünde olursa olsun ama Ceyda ile oynadığımız “Kör Sıralama”da da bahsettiğim üzere son iki üç albümündeki şarkılara çok da aşina olmadığımı itiraf etmeliyim. Buradan bakınca, bazı şarkıları önceden dinlemiş olsam da, sanki ilk kez bu konserde duyuyormuş gibi oldum, ki bu da ayrı bir heyecan verdi aslında bana. “Can kulağı” girdi devreye, nabız biraz sakinleşti, algıya yol açılsın diye. Böyle de güzel oldu yani.

Kaldı ki, her kitap, her film gibi her şarkı da her seferinde başka bir yerden dokunur insanın aklına ve kalbine. “Çakıl Taşları”nı bildiğim halde, o akşam orada dinlerken bambaşka şekilde duydum elbette.

Şebnem Ferah’ta en sevdiğim şeylerden biri de sadece (söz) hikâye içinde değil, (şarkı) müzik içinde de büyük bir hareket kabiliyetiyle devinebilmesi olmuştur ezelden beri. Onda en başından beri hep var olan bu planlı, kontrollü dizginsizlik ya da bilinç akışı bence “Perdeler” albümünden itibaren daha da güçlenmeye başladı, “Kelimeler Yetse”de ve sonrasında ise daha çarpıcı bir hâl aldı.

Konserde, en ufak bir kısmını bile kaydedemeyecek ölçüde kendimi kaptırdığım bu şarkı ise anlatmaya çalıştığım o tatlı devinimi en çok hissettiğim şarkılardan biri oldu şimdiye kadar. Ayrıca, anlatının bütün vurgularına rağmen insanın kendi iradesine duyduğu sarsılmaz inancın bir marşı gibi de yükseliyor bence.

Hem masallara, hem de şiirsel, efsanevi anlatımlara hiçbir zorlanma belirtisi taşımayan (mümkünü yok zaten) kafiyelerle uzanan tertemiz sözlerin çok güçlü bir müzikle sarmalandığı harikulâde şarkılardan biri daha. Yine bütün dikkatimi vererek dinlerken orada şunu geçiriyordum aklımdan: Kalbin bir odası nasıl bir hafıza mekânına açılıyorsa, bir başka odasından da anıtsal bir meydana çıkılıyor. Kendi ellerimizle gömme cesareti, hayatımız boyunca bitirdiğimiz, biriktirdiğimiz, büyüttüğümüz şeylerin çetelesine bakarken mümkün olabilir mi? Olabilir ve “Şebnem Ferah cesareti” zaten tam da bu demektir. Bu şarkı, kendi elleriyle bir şeyleri gömerken, ağır kayıpların üzerini örten toprağı hafifçe kaldırıyor da mesela bence. “Tutarlı” olmadığını kim söyleyebilir?

Tam olarak hangi anda, hangi şarkıda oldu bilmiyorum ama sanırım buralarda bir yerdeydi: Bir el dokundu sırtıma ve ufak bir tahminim olduğu için “Eyvah!” dedim içimden, arkamı dönerken. Tam da tahmin ettiğim konu ile başladı söze aslında “konserdaşım” bir kadın: “Ya sizin boyunuz çok uzun ve bir de video çekiyorsunuz.” Birkaç adım geri gitmeye bile hazır bir şekilde ama bu hamle ile en arkaya kadar sürülmekten de korkarak, “Küfür ediyorsunuz di mi?” dedim korkarak. “Yok yok, küfür etmiyorum gerçekten,” dedi ve çektiğim fotoğraflarla videoları daha sonra kendisine gönderip gönderemeyeceğimi sordu nazikçe. Aslında biraz da “boy” kusurum sebebiyle kovulmadığıma sevinerek, “Memnuniyetle,” dedim. Telefonunu verdi bunun üzerine ve işte böyle tanışmış olduk sevgili Ceren’le. Onun benden kaydetmemi en çok istediği şarkıya, bunun hüzünlü ama anlamlı sebebine ve çok ama çok güzel bir “Mabel” hikâyesine de gelecek söz ama şimdi önce, müsaadenizle:

Şebnem Ferah’ın yalnızca son konserlerindeki o muhteşem “intro”daki tüyler ürperten görüntüsü ile değil, boynundaki o meşhur dövme ile bizi büyüleyen “Anka Kuşu”nun bir çığlığı olarak da yükselen şarkı, konserde de büyük bir kudretle dalgalandırdı alanı. Tam burada söylemek istiyorum: “Küllerinden” doğup yeniden başladığı konserlerinin hemen hepsini, daha ziyade Ceyda sayesinde ve elbette konsere gidenlerin kaydettiği görüntülerle çok yakın takip edebildim. Sanırım, bir “sesin açılması” durumu yaşanıyor arkadaşlar. Çünkü meselâ kendimden geçerek, canlı canlı dinlememden bir hafta sonra Şebnem Ferah Adana’da boy gösterince, “Orada daha mı iyi söylemiş lan yoksa?” diye homurdandım minik bir hasetle. Zaten kendisi de ilk konserindeki o duygu yoğunluğu ve “acemiliği” kabul etmişti ancak en acemi hâlinin bile eşsiz olduğunu bildiğimiz için üzerinde çok durmadık elbette. Ancak şu anda tam kıvamında olduğuna yemin edebilirim ve o size gelmiyorsa, siz çıkıp ona gidin derim. Benim yaptığım gibi!

“Küllerinden” şarkısı da 24 Ekim Bursa Konseri’nin en görkemli performanslarından biriyle çıktı karşımıza ve sonra sıra geldi “Ya Hep Ya Hiç”e.

Ne demişti Gülten Akın: “Beni ya sevmeli, ya öldürmeli.” Şebnem Ferah ne diyor: “Bugün beni ya sev ya terk et.”

“İki arada bir derede kalmak” ve dev bir belirsizliğin içinde kıvranmak, onun söylevinin ilk günden beri en sağlam maddesidir zira: Arafın tekinsiz huzursuzluğuna teslim olmak yerine, bedeli ne olursa olsun sonuna kadar gitmenin, kendi hakikatine her daim sahip çıkmanın sesi, sözü, müziği ve tecrübesidir Şebnem Ferah. Velhasıl, “Ya hep ya hiç”, iyidir!

“Benim Adım Orman” albümünün bence en tatlı şarkılarından biri var sırada. (Ki onu, “Terazinin Hüznü” sayısında da ağırlamıştık.) Bu şarkıda, “Yarım kalırlar,” demeye başladığı andan itibaren Şebnem Ferah’ın ağzının aldığı şekilden tutun da o esnada ortaya çıkan tebessüme ve dahi yüzündeki her kıpırtıya kadar görürüm ben, onu söylerken görmesem bile. Ve bir şey daha: Bu konser dışında, eğer seyir hâlinde değilsem (öyleyse de prensip olarak kapatamadığım ya da geçemediğim için) asla gözlerim açık dinlemedim ben bu şarkıyı.

“Ya hep ya hiç”le çelişkili bir şey görmediniz, duymadınız di mi? Göremez, duyamazsınız! Böylesi olgun kabullenişler ve ama kinden azade yad edişler de iyidir.

“Celebrity Crush” diye bir şey duymuşsunuzdur herhalde çoğunuz, değil mi? Bu, insanın hayatının herhangi bir döneminde gerçekleşebilir ama “ilk” dediğimiz zaman işin rengi değişir. İnanın, güncel durum sebebiyle “Acaba kendi kendimi manipüle mi ediyorum?” diye samimiyetle sorguladım  ama hiç de öyle değil! “Kadın”da 11, “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum”da 14 yaşındaydım. 13-14 yaşlarında başladım “Şebo” yolculuğuna ve elbette 15 yaş benim için kritik eşiklerden biriydi ve ben o eşiği geçtikten bir yıl sonra “Perdeler” albümü geldi. Bugün bile en sevdiğimdir, asıl tanışmayı gerçekleştirmesi hasebiyle. Ama yalan yok, çünkü kapı 2003’ten, yani “Kelimeler Yetse” albümünden sonra kırıldı çünkü artık “erginlik” başlamış ve yaş sınırı sebebiyle kapalı olan kapılar da açılmıştı. Böylece ilk “crush”la ilk “crash” 19 yaşımda Kemancı’da yaşandı. Sonra da zaten ok yaydan çıktı!

En sevdiğim ikinci albüme adını veren şarkı ile daha sıkı bir yerden başladı benim için 24 Ekim Bursa Konseri. Önceki şarkıların her birine aynı oranda minnettar olarak artık gözü karartıp bağıra çağıra eşlik ettiğim yerler gelmişti çünkü şimdi…

Buyursunlar:

“Can Kırıkları”ndan sonra en uzun arayı verdi Şebnem Ferah albüm yayınlamak için. Sonra çok daha uzunları da geldi ama “Can Kırıkları” albümünden “Benim Adım Orman”a kadar hayli hayranı telef olmuştur sanırım onsuzluktan. Ama ben Şebnem Ferah’la olan yolculuğumun değil sadece, hayatımın en görkemli günlerinden birini bu uzun aranın tam ortasında. 10 Mart 2007’de Bostancı Gösteri Merkezi’nde yaşadım.

Onu ilk ve son canlı dinleyişimden 3 yıl sonra, bu kez Senfoni Orkestrası eşliğinde bir konser vereceğini öğrendiğim aan çöktüm bilet siparişine! 22 yaşındaydım, gece gündüz hem çalışıyor hem de kurmak istediğim internet sitesinin hazırlıklarını tamamlamakla cebelleşiyordum. 2006 Aralık’ta anneannem göçmüştü, 2007 Ocak ayında Hrant Dink. Dünya durup durup “bizi” vuruyormuş gibi hissediyordum. Günlerimin çoğu, üç-dört saatlik uykularla, korkunç baş ağrılarıyla ama bir yandan da nihayet anlatmaya hazırlanan toy bir gencin yerli yersiz kabarmalarıyla geçiyordu. Benden 5-6 yaş küçük, acemi rockçı kuzenime de bir kıyak yapayım istedim ve kafayı önce sağlam bir dağıtayım, sonra tümüyle toplarım belki diye yapıştırdım iki bileti! Kesinlikle şaka değil bu: Dedim ya, 22 yaşındaydım ve o gün oradaki en yaşlı insanlardan biri bendim. Ruh olarak değil yani, enikonu yıl olarak. Ama tam da, o konserde “ergen” olan Ceyda’nın bu son konserlerden sonra söylediği gibi, o gün Şebnem Ferah’la mest olurken onca ergene maruz kalmak bana çok iyi gelmişti.

O konserin en olağanüstü performansı “Okyanus” ile “Delgeç”ti bence ama mesela, yirmi yıl sonra, 24 Ekim 2026’da “Delgeç”i bir de Şebnem’in bu olgun yorumundan sonra dinlemek de bana yine çok iyi geldi. Efsane bir meydan okuma zirvesi!


“Şebnem Ferah’ın manifesto diyebileceğimiz şarkıları çok değildir,” dersek, hata yaparız kanımca çünkü onun her şarkısı bir manifestodur. Kendi olmanın ve bunu tutarlı, istikrarlı; zaman içerisinde doğal olarak değişip dönüşse bile yine de “hep bildiğimiz gibi” kalmanın ilânı. Şebnem Ferah yaşarken ve “şarkısını söylerken”, her nereden girerse girsin bizi hiç yanıltmadı.

“İster sesi açarsınız şimdi, ister…”

Kimseyi huzursuz etmek istemiyorum ama yine de söyleyeceğim bunu: Şebnem Ferah hayranı kadınları çok kıskanıyorum! Sıradaki iki şarkı da bu duyguya yol açanlardan. Çünkü, anladınız ne demek istediğimi…

İlk “Kör Sıralama”nın bana ihale olan zirvesiyle başlayalım:


Bu şarkı için haddimi aşıp da bir yorum yapmayacağım. Buyrun dinleyelim yalnızca:

24 Ekim akşamı bu şarkının her nerede çalarsa çalsın o hep bildiğimiz tiktaklarla başlayan girişini duyduğum an, ben “kayıt” tuşuna basmıştım bile. Ama kaşla göz arasında her nasılsa benim önüme geçmeyi başaran Ceren bu kez arkasını dönüp seslendi: “Özellikle bu şarkıyı kaydedersen çok sevinirim.” Ona, şu acayip kitaplardaki betimlemelerde olduğu gibi, tüm dişlerimi gösterip gözlerimi sımsıkı kapattıktan sonra başımı olumlu anlamda sallayarak yanıt verdim sadece.


Konserdeki birçok şarkıda olduğu gibi, girişten ilk nakarata kadar video çekip sonra ben de bi zahmet kendimi bıraktım âna…

Ceren’in bu şarkıyı neden bu kadar çok sevdiğini ve istediğini, o gün özellikle neden bunu benden ayrıca talep ettiğini ve Mabel’i hatta bu çok ama çok güzel tesadüfün nasıl bir arkadaşlık kapısı araladığını en sonda anlatacağım szie. Şimdi, burada, bugün, “Bugün”ü dinleyelim bi:

Konserin herhalde en güzel anlarından biri de buydu. Söz konusu Şebnem Ferah olduğu için “kurgu” demek istemiyorum (o da ayrı bir sanat elbette) ama koreografinin bir parçasıysa da, doğaçlamaysa da harikaydı. Tam bir şarkıya girilecekken, durdurdu Şebo orkestrayı ve “Bir nefes almam gerekiyor,” dedi. Konser alanının tüm ışıkları söndü bu sözünden sonra bir süre. Hemen başladı tabii gıybet… Ama benim o karanlıkta duyduğum en güzel şey şu oldu: “Sigara’yı söylemesin şimdi? Valla yapar mı yapar bu deli!” Ve sonra o şarkı girdiği an oradan haklı gururun çığlığı yükseldi: “Ya ama ben demedim mi!”

Dedin bacım, ben şahidim!



Haydi dinleyelim:

Yine efsane bir Bostancı performansı var sırada. O zaman, o senfonik destekle muazzam hale gelmişti, 24 Ekim konserinde ise iki usta soloyla… Piyanoda Ozan Tügen, vokalde Şebo ve sanırım koroda da biz güzelleştik.


Sadece piyano eşliğinde çalınan şarkıların ilkiydi o akşam, “Sil Baştan”.

Hadi burada da bir şeyler söyleyeyim, ki bence bu tavır biraz kibirden kaynaklanıyor. “Aaaaa, herkes mi sevdi, ay o da mı dinliyor?” diye burun bükeriz ya bazan bazı şeylere… Hatta günümüzde, çoğu zaman. Sanırım, Şebnem Ferah’ın bu yaklaşımdan malûl şarkılarından biri bu da. Baştan aşağı bir şaheser ama bizim burnumuz her şaheserden daha büyük artık maalesef.



Burnunu indirmeyi başarabilenlerle dinleyelim o zaman:

“Utanç” noktalarımdan biri daha geldi çattı işte!

Şimdi efendim, ben bu konser için Cumartesi günü yapmam gereken işleri Cuma’ya sıkıştırdım, başım dik yüzüm ak bir şekilde o akşam çıktım gittim şirketten. Sağolsun, sevgili patronlarım da bu manyaklığımı hoş gördüler, iş arkadaşlarım yükümü bölüştüler ve dahi desteklediler. Öyle ki, konser başladıktan sonra olanca görgüsüzlüğümle paylaştığım o video kaydını bile önce onlar beğendiler. Teşekkürler!

Fakat, utanç verici olan şu ki, 19 yıl boyunca konserine gitmemiş bir Şebnem Ferah hayranı (!) bütün bu organizasyonu tek başına ve aslanlar gibi göze alırken yine de şarkı cahili kalmayı becermişti. (Bunun için özellikle cezalandırılması gerekebilir!)



Konserin içindeyim, her anı yaşıyorum, kayıtları yapıyorum ve öte yandan bu yazıyı özellikle yazmak, bu listeyi paylaşmak için şarkıları da sırasıyla not ediyorum. Ama hayatımdaki hemen herkes, çok uzun süredir beklediğim bu “kendimi sıfırlama” projesi için beni yürekten desteklerken kalkıp bu şarkıya, “Ölüme Yakın” yazıyorum meselâ. Yazabiliyorum! “Ateşe Yakın o yalnız,” diye hemen gazımı alıyor Ceyda. Bu müdahalesinde korkunç bir küçümseme hissediyorum. O, hissetmiyor. Çünkü söz konusu Şebnem Ferah olunca kimseye acımaz Ceyda!

Başımı öne eğiyor ve bu şarkıyı tekrar tekrar dinliyorum.

Tekrar tekrar: “Ateşe Yakın!”

“Bu şarkı çıktığında doğmamış olanlar vardı belki de,” dedi Şebnem, şarkıya girmeden, ki vardı sahiden. Ama bazı şarkıların “klasik” olacakları da henüz ilk söylendikleri anda bile kesinleşiyor galiba. Ha, bir de şunu söyleyeyim: Hani demiştim ya, 10 Mart 2007’de ve 22 yaşında iken bile o konserin en yaşlılarındandım diye, 24 Ekim 2026’da Bursa’da böyle değildi bu. “Bizim jenerasyon” da meydan okumanın alâsını yapmış ve doldurmuştu meydanı. Eh hadi, başa baş diyeyim ama bence müthiş bir dengeydi.

Güzel olan şu: “Yağmurlar”a hepimiz aynı coşku ve içtenlikle katıldık.

Bu şarkı hakkında konuşamıyoruz. Bazen cüret etmeye çalışıyoruz hâlbuki ama beceremiyoruz. Sadece dinliyoruz. Her dinlediğimizde dağlanıyoruz. Her dağlandığımızda da Şebnem Ferah hayranlığımızın alelade bir şey olmadığını anlıyoruz.

Onun yanına gidiyor, onunla birlikte söylüyoruz.

Biliyor musunuz, ne “Okyanus”, ne “Delgeç”, ne “Ben Bir Mülteciyim”, ne “Dünya” (ki bunlardan üçü de olmadı) ne de başka bir şarkı ama bu o gece söylenmese sahiden kırılırdım. Çünkü benim için Şebnem Ferah dendiğinde en özel şarkılardan biridir bu. O Yüzden, “Kör Sıralama”da Ceyda onu yekten dokuzuncu sıraya fırlattığında ufak bir kriz geçirmiş ve hatta sırf ona gıcıklık olsun diye, belki normal şartlarda ilk sıraya yazmayacağım ama yine de benim için zirvede olan bu şarkıyı “1”e yerleştirmiştim. Hâlâ her dinlediğimde, hele de canlı dinlediğimde diken diken olur tüylerim.


Konserin 19. şarkısı ama kitledeki kafa şuydu: “Ne zaman ara verecek acaba?” Yani bi ara versin, kendine gelsin, bi 19 hatta bi 36 daha söylesin, biz de sonsuza kadar neyim kalalım burada, di mi? Vallahi bencillikten değil yahu! Doyamadığımızdan, hiç doyamayacağımızdan!



Ama Şebo, biliyorsun, bu AŞK fazla değil sana!

24 Ekim Konseri, hayli manidar bir şarkıyla, “Hoşçakal”la nihayete erdi ve Şebnem Ferah başta olmak üzere tüm ekip içeri girdi. Ama inanın bana, bundan sonra alanda olan en ufak ses ve ışık efektinde, orası boşalana kadar istisnasız herkes dönüp bir sahneyi gözledi. Her yaştan, her jenerasyondan insan ve akıllarda tek bir soru, tek bir düş: “Geri gelir mi?”



Bu kez gelmedi!

Ama şunu da biliyoruz ki, o geceyi yaşayanların gözüne, Şebo sanki hâlâ oradaymış gibi gecelerce uyku girmedi. Zaten bu yazı da o yüzden bu kadar gecikti. Yaşamaya doymadığımızdan, asla doyamayacağımızdan… İyi ki!


Konserden hemen sonra Bursa’dan Çanakkale’ye dönüş yoluna geçtim, ertesi günü bana Şebnem Ferah Konseri’ne gittiğim için zehreden canım oğluma kavuşayım bir an evvel diye. Normalde 3 saat olan yol tam 5 saat sürdü çünkü her yer, hayatım boyunca nadiren gördüğüm korkunç bir sis içindeydi. Ben, Şebnem’i dinlemeye devam ediyor ve maksimum 30 km. hızla ilerliyordum ki, anımsadım birden: Buna benzer bir sisi, İstanbul’un göbeğinde, Atlas’tan daha küçük yaşlarımda, babamla aynı arabanın içinde görmüştüm. Dışarıdaki sis kadar arabanın içinde de sis vardı çünkü babamın o meşhur Maltepe sigarası bir an bile sönmüyordu. Bir ara şunu dediğini hatırlıyorum: “Sürsek bir dert, dursak bir dert.” Haklıydı da açıkçası. Yani biz dursak bize vuracaklardı, biz sürsek birine vuracaktık… İkincisi oldu! Bir güzel çarptık öndeki araca. Sonra bir ufak tıkırtı da bizim arabanın arkasında oluştu. Bunlar, hepsi birden indiler aşağı, birer sigara daha yakıp bu enteresan hava koşulunu tatlı tatlı tartışmaya başladılar. Sis dağıldı ve biz de yola devam ettik sonra…

Ceren’in mesajı benim yola çıkışımdan bir saat sonra geldi ve onun heyecanını hiç de yadırgamadım tabii. Sadece yolda olduğumu söyledim. Pazar günü de gönderemedim ona beklediği görselleri. Onunla vuslatımız da Pazartesi (26 Ekim) gerçekleşti. “Bugün”ün kaydını gönderirken de özellikle belirttim: “En çok bunu istemiştin.”



“Evet,” dedi Ceren, “en çok bu.”

“Anlatmak ister misin?” diye sordum, anlatmak istedi.

O günden tam on gün önce, 14 Ekim’de çok sevdiği kedisini kaybetmişti Ceren: Mabel’i. O günden sonra da onun resmine bakarak, dokunarak uyanmıştı her gün.

O akşam o alanda bana dönüp de, “Özellikle bu!” dediğinde, “Hah!” dedim içimden, “Mis gibi bir aşka klip çekeceksin, hazır ol Emre!” Evet, öyleymiş sahiden de!

Bu yazı elbette Şebnem’le olan kavuşmamadır. Elbette bütün o şarkılarla yolculuğadır. Elbette Şebokolog Dr. Ceyda Tutum’a ve elbette bütün düellolara ve meydan okumalaradır. Elbette kendime ve kendim için çıktığım yolculuğadır.

Ama bu güzel tesadüf ve bu içten hikâye dolayısıyla güzel Mabel’e ve onu çok seven Ceren’e de…

Hepsi kabul buyursunlar, naçizane…

EMRE DURSUN
Editör: CEYDA TUTUM
Ekim – Kasım ‘26, Çanakkale-Bursa

NOT: Konserde bizzat çektiğim fotoğraf ve videoları yine bu sayfaya yükleyeceğim ama biraz müsaade istiyorum çünkü sahiden zor oluyor bu. Sevgili Şeboseverler ve bu sayıyı bekleyenler anbean sayfayı güncelleyebilirler, söz veriyorum, sonunda tüm içerikle birlikte burada buluşacağız.

* “Editörlük” şöyle dursun, canım dostum Ceyda Tutum’a, 20 yıldır mütemadiyen, Şebnem Ferah söz konusu olduğunda her daim benim gibi bir belayla cebelleştiği için sonsuz teşekkürler.

* Sevimli bir tesadüfle hayatıma katılan Ceren Derici’ye, onun büyük aşkı Mabel’e mahsus teşekkürlerimle…

* Konser öncesi, çok uzun yıllar sonra karşılaştığım ve ellerinden harika bir akşam yemeği yediğim Sevim halama, kuzenden öte kardeşim İlker’e, kıymetli eşi Sevil’e, baldan tatlı kızları Defne’ye minnetle…

* Günün sonunda, en çok da bu yolculuğu yapan Emre Dursun’a kocaman bir eyvallahla: Aferin lan Emre!

* Spotify listesi yayında:

Leave a Reply