Bana ‘ahbabını’ söyle!

Kişisel ilişki ve iletişimlerden tutun da toplumsal hayatın, siyasetin her zerresine tamı tamına uyarlanabilecek bir sözü vardır maliyecilerin. Kendi aralarında sıklıkla tekrarlar, bazan da aba altından sopa göstermek istedikleri durumlarda özellikle kullanırlar: “Biz dostlarımıza hiçbir şey yapmayız, düşmanlarımıza ise sadece kuralları uygularız.”

Bunca zihin tahribatından sonra size inanılmaz görünebilir ama kural ve kanunlar, Türkiye gibi bir “guguk” devletinde dahi oldukça net ve katidir. İş ki, herkes için kitabına uygun ve eşit şekilde uygulanabilsin. Ama öyle mi? Değil elbette…

​Çünkü bu ülkede kanun, adaleti tesis etmek için değil; “hizadan çıkanları” terbiye etmek, biat etmeyenleri tasfiye etmek için kullanılan bir sopa işlevi görüyor artık. Yeter ki niyet aramak, bulmak ve cezalandırmak olsun. İster devasa bir holding diyelim, ister en küçük ölçekli bir ilçe belediyesi, kâğıt üzerinde usulsüzlük bulmak iki müfettişin birkaç saatlik mesaisine bakar. Hatta bazan birkaç saniye! Ve bu her yerde, her zaman yapılabilir. Kendinden en emin esnafın çekmecesinden bile gölgeli bir fiş ya da evrak çıkacağı hepimizin malûmudur. Ama en önemli hamle nedir sizce?

Bakmak!

E çeyrek asırdır devleti “yöneten” AKP de nereye bakacağını, neyi arayacağını ve en önemlisi kime bakmayacağını çok iyi biliyor tabii. Yanı başlarındaki ve hatta güdümlerindeki kendi belediyelerinde seçim öncesi veya ertesi ortaya çıkan evrak imha iddiaları, Tuzla Belediyesi örneğinde olduğu gibi el değiştiren idarelerin arkasında bıraktığı şaibeler ya da uzun süredir neyi “sayacağını” şaşırmış Sayıştay’ın bile raporlarına takılan milyarlık usulsüzlükler soruşturma izni verilmeyerek sümen altı edilirken, muhalefet belediyelerinin bunca iştahlı bir takip ve kıskaca alınmasının bir “hukuk uygulaması” falan olduğunu hiçbiriniz düşünmüyorsunuzdur herhalde. Bu olsa olsa, “nereye bakacağını bilen” bir partinin “düşmanlarına” uyguladığı tarifedir. Partiler arasında sabun gibi kayıp hızlı bir dokunulmazlık zırhına bürünen, bir gecede taltif edilen belediye başkanları da bu oyunun en çıplak kanıtı, en ucuz figüranlarıdır!


“Bize” de bir şeyler oluyor ama bu esnada… Çünkü asıl felâket, bu çifte standardın vicdanlarımızda yarattığı o derin ve tehlikeli tahribattır bence. Tıpkı kontrolden çıkan enflasyonun fiyat algımızı darmadağın etmesi gibi, bu keyfi yargı pratiği de masumiyet ve suç algımızı tamamen felç etti zira. Artık kimin gerçekten suç işlediğini, kimin ise sadece siyasi bir operasyona kurban gittiğini de ayırt edemiyoruz. Belki de o tutuklanan belediye başkanlarının ya da kamuoyuna mâl olmuş isimlerin arasında gerçekten bağışlanmaz usulsüzlükler yapanlar var. Ama süreç o kadar kirli, o kadar tepeden talimat ve çifte standartla yürütülüyor ki, nihayetinde hakiki adalet tecelli etse bile buna kimse inanamıyor. AKP iktidarı adaleti yok ederken, 24 yıldır sabırlı bir istikrarla sürdürdüğü üzere toplumun hakikatle olan bağını ve adalet duygusunu da tümüyle çürütüyor.

Bütün bunlar yaşanırken, bir dolu belediyeye kayyum atanır, birçok belediye başkanı tutuklanırken bir de “Ahbap” meselesi patladı. Nereye bakacağını pekalâ bilen AKP’nin, doğru düzgün bakmadığı aslî kurumlarının yokluğu ya da açık usulsüzlükleri (Kızılay deprem zamanında çadır sattı Ahbap’a yahu! Kızılay sattı, Ahbap da aldı!) sebebiyle görece daha güvenilir hâle gelen sivil toplum kuruluşlarından biri, başındaki kişinin şahsi hasletlerinden dolayı birdenbire bir suç örgütüne dönüşüverdi. Üstelik, onca darmadağın olmuş adalet algımıza ve AKP’nin mayasını da enikonu bilmemize rağmen, Haluk Levent’in bu meselede hayli “batırdığını” da hep birlikte kabul ettik sanıyorum. (Galiba başka bir kuyruk acısı olan Atilla Taş kadar olmayacaksa da, daha ağır şeyler söylemek için biraz daha bekliyorum!)

Tam bu noktada şunu da söylemek zorundayım ama: 6 Şubat Depremi esnasında en az Haluk Levent kadar batıran devlet ile birlikte biz de pek boş durmadık. Çünkü bütün bu çürümenin bir diğer ayağı sosyal medyada kendi ellerimizle inşa ettiğimiz o “steril” ve “kusursuz” kahraman mitleridir bence. Daha evvel de birçok konuda ve isimde olduğu üzere, Haluk Levent ve Ahbap Derneği sürecinde tanık olduğumuz tablo da tam olarak budur. Size şu kadar söyleyeyim: Oğuzhan Uğur için yas tutan TİP üyesi tanıyorum ben! Şuur kaybı mıdır, kişilik kayması mıdır, hesabını siz yapın artık.

Hiç alakası yok diye düşünebilirsiniz ama Barbaros Şansal’ın o müthiş tespiti geliyor aklıma: “Türkiye toplumu giyinmeyi bilmiyor, ya soyunuyor, ya kapanıyor!” Türkiye toplumu “değerlendirmeyi” de bilmiyor, ya övüyor, ya gömüyor! Türkiye toplumu, sapla samanı birbirinden pek nadir ayırabiliyor. Ufacık bir güzel işaret gördüğü herkesi dakikasında ilahlaştıran bu kafa, en ufak sendelemede de aynı coşkuyla lince koşuşturuyor! Çünkü bir ayarı, bir dengesi, bir mantığı yok. Üzülerek söylemek zorundayım ki, bu toplumun bireyleri ikili ilişkilerini de aynı gerzeklik içinde yaşıyor. Sonunda da ister istemez devasa bir  illüzyonun altında kalınıyor. Dün “ahbap” olan, uyduruk bir araf bile göremeden, doğrudan “düşman” safına fırlatılıyor. 

AKP’nin ya da bambaşka otoritelerin bizi manipüle ettiği kadar, bizim de kendi kendimizi manipüle ettiğimizi kabullenmemiz gerekiyor bence artık ayılmak için.

Yine de dönüp dolaşıp aynı yere geldiğimiz aşikâr: “​Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” derlerdi eskiden. Bu rejimin bize bellettiği yeni kural ise çok daha yalın bence: Bana ahbabını söyle, sana hukukun nasıl uygulanacağını söyleyeyim. ​Dostsan sonsuz bir imtiyaz ve cezasızlık; rakipsen hemen devreye giren ve her nasılsa santimi bile ıskalanmayan bir kural ya da kanun maddesi!  AKP, kendi ahbaplarına hiçbir şey yapmıyor, düşmanlarına ise tuzak kurmadığı zamanlarda en iyi ihtimalle “kuralları uyguluyor”, evet ve siyasi olarak rakip gördüklerine bunu epeydir yapıyor zaten ama artık iş belediyelerden, sivil toplumdan çıkıp sırf birilerini “rahatsız ettiği” için Deniz Göktaş gibi bir komedyenin de aynı keyfiyetle tutuklanmasına kadar varıyorsa, adalet algımız ne denli zedelenmiş olursa olsun, bu noktada korunmaya çalışılan bir “kamu yararı” olmadığını da tespit ve teslim ederiz sanıyorum. AKP,  kendi ahbaplarına sonsuz bir cezasızlık alanı açarken, sadece siyasi rakiplerinin değil, dayattığı siyaseti ve yaşam tarzını karşısına alanların tepesinde de aynı giyotini gezdiriyor.

Ama, gerek başta söylediğim kural ve kanunların kati sınırları, gerekse bunların kişi ve kurumlara göre farklı uygulanması sebebiyle adalet algımızın yerle yeksan olduğu bu süreçte, asla kefil olamayacağım siyasetçilerden bağımsız olarak sahnede yapılan bir şakanın, kurulan ironik bir cümlenin ya da absürt bir tespitin doğrudan “suç unsuru” sayılarak bir komedyenin parmaklıklar arkasına konulmasına daha yüksek perdeden itiraz etmemiz gerektiğine inanıyorum. Çünkü, daha önce de söylemeye çalıştığım gibi Deniz Göktaş özelinde mesele asla “suçun” ne olduğu değil; söze, şakaya ve eyleme kimin cüret ettiğidir. Ve tabiri caizse bu “namlu”, doğrudan bizim hayatlarımıza çevrilmiştir.

AKP, kendi ahbaplarının attığı en ağır manşetleri, en açık tehditleri ve nefret söylemlerini “ifade özgürlüğü” ya da “yol kazası” parantezine alıp unuttururken; bir mizahçının esprisini “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” torbasına atarak aslında bizi de Deniz’le aynı kuyuya hapsediyor. Söylemin kendisi değil, söyleyenin iktidar karşısındaki konumu yargılanıyor. Siz, aynı noktaya düşmemek için bin dereden su getirebilir, türlü şekillere de girebilirsiniz isterseniz ama bu keyfiyet günbegün sizin haklarınızı da hedef alıyor.

Velhasıl, Deniz Göktaş’ın kuyu tipi bir cezaevine hapsedilmesi, sadece tek bir bireyin cezalandırılması operasyonu değildir. Bu, kolektif hafızaya ve sahneye çıkan, mikrofonu eline alan, klavye başına geçen herkese yazılmış açık bir tebligattır: “Güleceğiniz yeri de, ağlayacağınız yeri de biz belirleriz; sınırları biz çizeriz.”

Sözde “meslektaşlarını” geçtim Deniz’in ve prensip olarak, onun uğradığı bu haksızlığa sesini çıkarmamış insanları takip etmediğim gibi, yaptıkları en alâ espriye gülmüyorum bile. Ama peki, siz ne diyeceksiniz? Biz ne diyeceğiz?

Önemsiz mi sanıyorsunuz sözünüzü, tavrınızı yoksa?

İktidar, doğrudan herkesi tutuklayamayacağını bildiği için bir iki sembolik ismi hedefe koyar ve toplumun üzerine o görünmez otosansür bulutunu çöktürür. Deniz içerideyken dışarıdakilerin bocalatılması, “Acaba sıradaki ben miyim?” korkusunun her mizahçının, her yazarın zihnine bir kıymık gibi saplanması hedeflenir. Bir komedyenin parmaklıklar arkasına atılması, toplumun nefes borularından birini daha tıkama çabasıdır; çürüyen bir düzenin, kendi karikatürüne bile tahammül edemeyecek kadar kırılganca korktuğunun en somut resmidir. Ama bunu yıkacak olan da, herkesin tutuklanmayı göze alarak hareket etmesidir.

Bir mektup gönderdi hepimize Deniz, okudunuz değil mi?

Oradaki en muazzam, en can alıcı cümle şuydu ve kulağınızın üstüne yatarken aklınızdan çıkmasın diye söylüyorum, bu cümle HEPİMİZE bir mesajdı: “İşinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa, en huzurlu uykular burada uyunuyor.”

Bakın tam bu noktada, “Ölümlü Dünya” filmindeki replik geldi aklıma: “Sen adam öldürmeye gittiğimiz yerde, neden hesap ödedin? Suç işlerim diye mi korktun?” Bütün haklarınız, özgürlüğünüz, yaşam kaliteniz, gününüz, geleceğiniz, nefesiniz elinizden alınmışken yastığını, yatağınızı kaybetmekten mi korkuyorsunuz?

Tayfun Kahraman, yedinci yaşını yine bir mektupla kutladığı kızını beş yıldır göremezken, siz hangi konforunuza kıyamıyorsunuz?

Karıncanın ateşe su taşıması kadar da olsa söyleyeceğim: Benim safım da, ahbabım da belli! AKP iktidarının bol keseden imtiyaz dağıttığı o riyakâr ahbaplıkların karşısına; bedeli ne olursa olsun gerçeğin, özgürlüğün ve neşenin yanında duran o yalın ahbaplığı koyuyorum ben. Bana ahbabımı soruyorsanız, açıkça söylüyorum: Benim bu hayattaki en büyük ahbabım Deniz’dir ve Deniz olmaya devam edecektir.

Yarın ne getirirse getirsin, o karanlık çukurun karşısında onun sesine ses katmaya, masumiyetini haykırmaya ve o paslı kilitleri zorlayan cesur kahkahasının arkasında durmaya devam edeceğim.

Ben Deniz’in sadece masumiyetine değil, suçuna da ortağım.

Yastığım da bok gibi zaten, olmasa da olur.

EMRE DURSUN
Temmuz-Ağustos ‘26, Çanakkale

Leave a Reply