“Bir Göztepe anısı…”

Askerden döndüğümde, askerliğe görece en yakın işlerden birini yaparak adapte olmaya çalışıyordum dünyaya: Güvenlik görevliliği! Birdenbire kendimi içinde bulduğum ama madem buldum, neden daha da abartmayayım diyerek sertifikasına kadar aldığım bu enteresan işi bir “meslek” diye yutturacak değilim ama bendeki yeri de, etkisi de farklı olduğu için asla kötü anmıyorum. 

Geceleri çalışırdım. Gündüzleri bir danışma personeline dönüşen “güvenlikler”, geceleri klasik bir fabrika bekçisi olup çıkıverirler. Radyoları ve radyatörleri vardır. Radyatör demeyi sevmeyenler elektrikli ısıtıcı da diyebilir. Üstelik bu insanlar, elektrikli ısıtıcıların her türüne sahip ve hakimdir yani ister ortamı ısıtsın, ister suyu, ister huyu. Çaydanlıkları vardır ya da “kettle”ları ve “ketıla” sık sık basarlar. Çay yada kahve olmadan sabahı etmek güçtür. Herkesler uykudayken uyanık olmanız beklenir ama gece personelliğini seçerken sizin aklınız da beş karış havada değildir. Siz de bilirsiniz ki, gece kaytarmaları ve şekerlemeleri için sonsuz fırsatlar belirecektir. Gündüzleri sizi yoklayan herkesler uykudadır çünkü. 

Ben de öyleydim. Taşeron bir firmada çalışıyordum, anneannem öldükten sonra dedemle kapışıp evden ayrılmış ve insanlık için küçük ama benim için büyük bir bağımsızlık mücadelesine başlamıştım. Dolayısıyla, nereye gönderseler gidiyor, her günümü dolduruyordum. Hatta kendi evimi tutma arayışındayken “nöbet tuttuğum” işyerlerinde kalıyordum gündüzleri de. Mesai dendi mi akla ilk ben geliyordum. Hatta son da ben geliyordum çünkü sadece ben geliyordum. “Emre gider,” diyorlardı, “yatacak yer de var.” Yatacak yer mi? İki-üç gün üst üste uyumadığımı, birçok günü sadece 3-4 saatlik uykularla geçirdiğimi biliyorum. “Yatacak yer” demeyelim, “barınma imkânı” diyelim. Böylesi daha iyi. 

Bulunduğunuz, barındığınız her yerde geçerlidir: Ancak yapacak bir şeyi olmayanlar için “zaman geçirmek” bir meseledir. Bende okumak ve yazmak, yapılmadan durulamayan şeyler olarak yerleşmişti ve dolayısıyla bu eylemlerden beni mahrum etmeyen hiçbir yerde, hiçbir zaman sıkılmıyordum. Durmaksızın okuyup yazıyor ve hatta bunları daha etkili bir şekilde, başkalarıyla birlikte yapabileceğim bir mecra için çalışıyordum. Saatte bir yerimden kalkıyor, gözettiğim alandaki durak noktalarına uğrayıp kontrol ediyor, bir hareketlilik olduğunda etrafı kolaçan ediyor ve sonra yeniden oturup kendimi metinlere veriyordum. 2007’nin Nisan ayında Kronik Muhalif’i kurdum ve sonra yazı yazdığım masaya artık kendi evimde, daha sağlam bir zeminde ve daha sıkı oturdum.

Aradan bir yıl geçti, Facebook’taki “Çetin Altan’a Selam” grubunda bir duyuru gördüm: Solmaz Kâmuran ve Engin Aymete’nin girişimleriyle, Çetin Altan’ın, kendi evinde bazı okurlarını özellikle de gençleri ağırlayacağı haber veriliyordu. Hatırı sayılır bir süre, özellikle denemelerini döne döne hatmederek sağlam bir okuru olduğum Ahmet Altan’dan çok daha önce, 16-17 yaşında eniştemin kitaplığında görerek keşfettiğim ve çok sevdiğim Çetin Altan’la karşı karşıya gelecek olma düşüncesi aklımı başımdan alıyordu. 

Grupta falanca saatte bir davetiye paylaşılacak ve bunun altına ismini yazan ilk yirmi kişi bu buluşmaya katılabilecekti. Haberi alır almaz Kronik Muhalif yazar ve okur tayfasının tamamına ilettim ve hep birlikte başladık başka bir nöbet tutmaya. Sonunda, yarısı “bizimkilerden” oluşan bir ekiple 20 Mart 2008’de Çetin Altan’ın Göztepe’deki evinde buluştuk. Bunun öncesinde ben Kronik Muhalif için Solmaz Kâmuran ile bir söyleşi gerçekleştirdiğim için zaten gıyaben tanışıyorduk ancak o günkü tanışma benim hayatımda bir milât oldu. 

Ama Göztepe demişken ve yazının başında anlattıklarım da artık herkes için malûmken bir şeyi daha paylaşayım önce:

O günden çok çok önce, çalıştığım güvenlik firması, bir hafta Cuma ve Cumartesi geceleri, daimî personeli rahatsızlanan, adı “site” ama kendisi koca bir apartman olan bir yere göndermişti beni Göztepe’de nöbete. O zamanlar evi henüz tutmuş ama daha yerleşememiştim. İki gece üst üste orada çalıştıktan sonra ancak taşınabilecektim. Kabul ettim ve gittim. Burası, kurgusal ya da gerçek bir şeyler yazan, yazıyla hemhâl olduğu için karşılaştığı insanlarda da hep bir öykünün ya da romanın karakterini bulan insanlar için adeta bir vahaydı. Sadece insanlar mı, hayır, hayvanları da öyleydi. Kedileri, köpekleri, kargalarıyla… 

Yalnızca iki gece geçirdim orada ama apartman sakinlerinin neredeyse tamamıyla tanıştım çünkü hepsi tek tek geldiler yanıma. Kimiyle uzun sohbetler, kimiyle ayaküstü muhabbetler, ufak selamlaşmalar… Biri demlediği çaydan getirdi bir bardak, biri gece öncesi ayık tutsun diye bir fincan kahve, biri kek, biri börek… Birkaç görkemli ağaç, birçok güzel çiçek ve iki geniş çardakla sarınmış bahçenin içerisinde gezinmeye her çıktığımda da aynı şeyler oluyor, kimi çocuk oynadığı topla bana pas atıyor, kimisi penceresinden sarkıttığı bir şeyi tutmamı istiyor, kimi de “Geceleri ben de uyumam, bir ihtiyaç olursa haber et” diye laf atıyordu. Birden, “onlardan biri” olup çıkmıştım ve bundan da çok hoşlanmıştım. Keşke hep burada kalsam, diye içimden geçirdiğimi anımsıyorum. 

Konumunu bugün gibi hatırladığım bu apartman, iki sokağın kesiştiği bir köşede bulunuyordu ve hazır olun: Burası deli dümbelek kargalarıyla meşhurdu! Çevre büfelerin önündeki reyonlardan cips, yolda yürüyen insanların elinden bisküvi çalan, bunları ağaç tepelerinde yedikten sonra da paketlerini çöpe atan kargalarıyla! Herhalde kalsiyum eksikliği olan bir tanesi işi hayli abartmış, bir evin balkonundan yürüttüğü az buçuk dolu yoğurt kovasını bir ağaca enikonu yerleştirmiş, dibine kadar sıyırdıktan sonra dekoratif bir eşya ya da bir simge olarak orada bırakmıştı. “Bir aydır öyle duruyor o kova,” demişti sokaktakilerden biri, “bazan yol tarif ederken bile faydalanıyoruz biz ondan.” 

Nöbetin ikinci akşamında apartmanın bahçesinden el ayak çekilmişken ve saat gece yarısına doğru ilerlerken harikulâde bir esinti başladı. Önce site bahçesinde kısa bir tur attım, sonra “bekçi kulübesinin” yanına gelip de tam içeri gireceğim sırada bir müzik sesi duydum. Tam iki sokağın birleştiği köşedeki bir apartmanın ikinci katında, ufak bir balkon. Evin içinde ve balkonda aynı tonlarda, hoş, sarı bir ışık. Balkondaki masa üzerinde bir şarap kadehi ve bir “laptop”… Ne kadar beklediysem, o gece o balkonda herhangi birini göremedim ama ışık sönmedi, müzik dinmedi. (Bir-iki yıl sonra bir yerde yeniden duyduğumda ürpermiş gibi ayağa fırlayıp sorarak, beni o kulübenin önünde ilk tutan şarkının adının “Gaivota”, söyleyen kişinin ise Amália Rodrigues olduğunu öğrendim.) Fakat o akşam rüzgârının devinimiyle yer yer alçalıp yükselerek göğe yayılan o ezginin altında, Ahmet Altan’ın “Göztepe’nin mahut lodosları” yazısını anımsadım. Onun da babasından ilhamla yazdığını bildiğim bu yazıyı hafızamda yerli yerine oturtmaya çalışırarak o geceyi tamamladım. (İçten içe çok istediğim için olsa gerek, bir daha oraya yolum hiç düşmedi maalesef. Duası değil bedduası kabul olan insanlardanım.)

“Göztepe’nin mahut lodoslarıyla” yolumun bir sonraki kesişmesi, Çetin Altan’la yüz yüze tanıştığım akşamın sonrasında gerçekleşti. Eşsiz misafirperverlikleriyle bizi ağırladıkları o buluşmadan her birimiz başka insanlar, daha başka ve daha dalgın insanlar olarak ayrılmıştık. 


Çetin Altan, herhalde bir pakete yakın uzun Parliament içerek, şarabını yudumlayarak durmaksızın anlattı o akşam. Bize sorular sordu, verdiğimiz cevaplar üzerine konuştu, bizim sorduklarımızı yanıtladı, her birimizi muazzam birikim, bilgelik ve içtenliğiyle sarıp sarmalayıp, yoğurup harmanlayıp paketledi ve sonunda iliğimiz çekilmiş gibi ayrıldık o evden zira. 

Kadıköy’e kadar bir minibüs, sonra rıhtımdan eve kadar bir başka minibüs… Onlara ulaşmak için arkadaşlarımla ya da tek başıma yürüdüğüm sokaklar, caddeler. Rıhtımın daha da kendine özgü esintisi, ışıltısı, coşkusu; pilavcılar, midyeciler, kokoreççiler, taksiciler, dilenciler, piyangocular… Herhalde sadece o akşam hiçbirini fark etmedim ve evin kapısından içeri adım atana kadar hülyalı hülyalı etrafı seyrettiğim halde hiçbir şey görmedim. Çünkü kafamda Çetin Altan konuşmaya, anlatmaya devam ediyordu. Onun anlattıklarını tam olarak algılamak için elimden geleni yapıyordum ama pek de işe yaramıyordu. Başta kendi hayatım, kendi düşünce dünyam olmak üzere etrafımdaki her şey bana korkunç ölçüde içeriksiz ve anlamsız görünüyordu. Aşırı bilgi ile zehirlenmiştim! Bir entelektüel mağlubiyet yaşıyordum ve bundan sonra yola nasıl devam edeceğimi bilmiyordum. 

Eve vardığımda bir bira açtım. Herhangi bir kitapla göz göze gelmek bile istemiyordum. Anlamsız şeylerle zaman geçirmekten başka hiçbir isteğim yoktu. Göztepe’de bize ikram edilen şaraptan sonra bir de iki bira patlatmıştım ki, Facebook’ta bir mesaj göründü. Bu buluşmadan dolayı kendisine teşekkür ettiğim Solmaz Kâmuran yazmıştı: “Dikkatini çekmiş, sordu, senin bazı yazılarını gösterdim. ‘Kalemi çok kuvvetli bu çocuğun,’ dedi. Biz de teşekkür ederiz.” Ekranın karşısında kalakaldım ve gerisini hatırlamıyorum. 

Çetin Altan ve Solmaz Kâmuran imzalı kitaplarla o evden ayrılmamdan, Altan gibi bir yazardan (bir genci yüreklendirmek için yaptığı aşikâr olsa bile) bu takdiri almamdan üç ay sonra İstanbul’dan ayrılmam ve Muğla’ya yerleşmem gerekti. Üstelik onlara yakın (Köyceğiz) bir yere, Ortaca’ya (Dalyan) gidecektim. Kafamdaki, önümdeki bütün belirsizliklere rağmen içim kıpır kıpır bir şekilde haber verdim ve bilin bakalım ne oldu: Ben daha oraya varmadan işim hazırdı: Güney Ege’de yayımlanan “Ege Haber” gazetesiyle irtibat kurmuş ve “Size iyi bir editör bulduk,” demişlerdi. Ama orada yaşadığım süre içerisinde başıma gelen en güzel şey bu değil, Çetin Altan’la daha fazla zaman geçirmekti.

Ondan muazzam şeyler öğrendim. Onunla karşılıklı rakı içtim. Daktilosunu gördüm ve ona dokundum. Köyceğiz’de bulunduğu zamanlarda her sabah yazısını yazdığı masanın başında oturdum. Gerçek dostluğun yaş farkını ortadan kaldırdığını bizzat söyleyen bu insanla dost ve yaren oldum. Ondan tavsiyeler aldım, övgüler kadar yergiler duydum, sohbetine eşlik ettim. Elimdeki bütün kitaplarını tek tek imzaladı. Yetmedi, hayatımın tam ortasına imzasını attı. Bana çok erkenden, çok büyük bir rehberlik yaptı. “Her gün yazacaksın,” dedi, “yoksa yazı seni bırakır.” 

Bana ilk imzaladığı kitabın kapağında “Bir Göztepe anısı” yazıyor. Bu yazının başlığı oradan. Çetin Altan sevgim onu tanımadan. Saygım, hayranlığım ve minnetim sonradan. Ama onun doğum gününü bugün, onun dostlarından biri olarak kutluyor olmak da ömrümün devasa miraslarından… 


İyi ki doğdun, üstat… Nice yıllara!

EMRE DURSUN
Haziran ‘25, Çanakkale

NOT: Ziyaretlerin bazılarında bana eşlik eden, fotoğrafları çeken Özge Aydınalp, Erol Şaybak, Eda Saraç ve Dicle‘ye sonsuz teşekkürlerimle…

Leave a Reply