Şşş!|9 – Arka Kapak

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (dokuz)

Önce şiir ve şarkı başlasın çünkü iyi değilim…

Konuşacağız sonra uzun uzun nasılsa…


Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin hiçbir sayısını ayırmam birbirinden. Ama hani bir şey vardır ya, her ne yapsanız kendinize sakladığınız. Bazan küçük bir hediye, bazan ondan da küçük bir teşekkür gibi ya da ne bileyim, bazan, hele de ihtiyaç anlarında kendi kendinize sarılırken yine kendi kulağınıza fısıldamak için bir kenara ayırdığınız minik, minicik bir söz. Belki bir jest ama her iki anlamıyla da jest: Bir göz kırpma, omuza hafifçe dokunma ya da “hadi sen bugün biraz dinlen, gerisi bende” diyerek kendi kendine destek çıkma… Olmadı mı sizde de?

Hem, biri olsun ya da olmasın, bir el dokunsun ya da dokunmasın, bazı yaraları ancak kendiniz sarabilirsiniz. Bazan size, sadece siz dokunabilirsiniz. Her hayvanın bir sınırı vardır çünkü. Bırakın deva olmasını, size o sınırda iyi niyetle yaklaşana dahi bilenebilirsiniz. Ama endişe etmeyin, hasta değilsiniz. İnsansınız sadece ve bu, hasta olmanızdan da vahim.

Benim bu seride kendime ayırdığım ve bunu da açıkça paylaştığım bölüm, “Kırkıncı Kapı”ydı. “Bi bakıp” gelmek isterseniz, kapıyı aralık bırakabilirsiniz, yok burada kalıp dinleyecekseniz, ben söyleyeyim: Kırkıncı yaşıma ufacık bir hediye olsun diye hazırladığım o sayı, tesadüfen değil, özellikle bir isimle başladı: Ahmet Telli. Ve inanın, heybemde çevire çevire bi hâl olduğum bir şiirini bu son sayıya saklarken tahmin edemezdim, Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin finalinde onun aramızda olmayacağını.


Yukarıda, yine onun bir şiirini Fazıl Say bestesi ve Seda Kırankaya yorumuyla dinlediniz ama şimdi bahsettiğim şiir ve şarkıya yani sadede gelelim: Dedim ya, iyi değilim.

Hatırasına sığınarak “Abi” diyeceğim Ahmet Telli, “Kırkıncı Kapı”da anlattığım üzere, tanışıklık bile değil, ufacık raslaşmamız ve sohbetimizde sözünün büyüklüğünün, insanlığının büyüklüğünden geldiğini bir anda anladığım eşsiz bir insandı.

(Dedim ya, iyi değilim, sözde bir sürpriz saklamaya bile mecalim yok. Finalden sonra sizi bir “çetele” ve bir de “playlist” karşılayacak, bu sayfanın sonraki yayınlarında. Eğer bu işe kalkışmamış olsaydım asla abone olmazdım çünkü bir önceki aboneliğimi iptal etme sebebim, Grup Yorum’un platformdan çıkarılmasıydı. Spotify, bu aptallığı, alçaklığı sürdürüyor hâlâ ve aslında ben de hepimiz için güzel bir hatıra olsun diye, şimdiye kadar Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nde yer almış bütün şarkıların bulunduğu bu listeyi oluştururken bir karar vermek zorunda kaldım: Ya, bu “çalma listesini” hiç yapmayacaktım ya da seride Grup Yorum yorumuyla paylaşılmış şarkıları listeye koymayacaktım. Sonra, ikisinden de farklı bir karar verdim ve en azından o şarkıların bazılarını söyleme cesareti göstermiş başka iyi yorumcuların emeğine haksızlık etmemeyi seçtim. Ancak görünen o ki, bütün o şarkılarda hep Grup Yorum’a aşereceğiz veya başka platformlara gidecek ya da başından beri yaptığımız gibi, hep birlikte buraya döneceğiz.)

Bu parantezi neden açtım biliyor musunuz? Spotify sadece Grup Yorum’u yasaklamıyor, onlarca besteciyle birlikte bu memleketin en büyük şairlerini yasaklıyor. Nazım Hikmet’i, Hasan Hüseyin’i, Ülkü Tamer’i, Gülten Akın’ı, Yaşar Kemal’i, geçtiğimiz ay uğurladığımız biricik Ahmet Telli’yi ve nicelerini…

Spotify ve türevi gerizekâlılar, otoriterlik aşkıyla yanıp tutuşan bütün dingiller gibi şunu bilmiyorlar sadece: Akla ve gönüle bir kere düşen, sonsuza kadar orada yaşar.

Sonsuza kadar yaşayacaksın Ahmet Abi…

Gülten Akın’ın “Büyü” şiirini de besteleyen, Kemal Sahir Gürel’in teliyle, Ahmet Telli’nin olmadığı günlere kalacağını bilemeden sakladığım şarkıyı biz yine burada Grup Yorum’dan dinleyelim. 

Öyle ya da böyle Grup Yorum’dan dinledik diye kabul ediyorum, o muazzam “Sıyrılıp Gelen”i ama o dönem YouTube’un da bir yerleri oynadığı için, İlkay Akkaya yorumunu da paylaşmıştım. Fakat şimdi Ahmet Telli’ye veda ederken, hâlâ en sevdiğim yorumun yeri ayrı olmakla birlikte bu memleketin en güzel seslerinden biri olan Hüsnü Arkan’ın yorumuna da yer vermek istedim ki, Ahmet Abi’nin ruhunu en güzel şiirlerinden biriyle bir kere daha yad edelim… Beste, Metin Kahraman’a ait.


Bence en etkili erkek solistlerden birini uğurladıktan hemen sonra, yine bence bu ülkede kulaklarımızın duyduğu en muazzam kadın sesini de çağıralım ufaktan… Şiir, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ve bu, özellikle bu sayıya bıraktığım iki Livaneli bestesinden biri. Mikrofonda, Selda Bağcan. (Dahası da var, dahası da dar…)

Şimdi, hem şaire hem de büyük ozan Pir Sultan Abdal‘a bir saygı duruşunda bulunalım mı:

“Ekilir ekin geliriz
Ezilir un geliriz
Bir gider bin geliriz
Beni vurmak kurtuluş mu?”

Değil!

Tecrübeliyseniz bilirsiniz, çok zordur Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirine girdiğiniz zaman oradan çıkabilmek. E Grup Yorum da öyle…

O zaman buyurun dinleyelim, sözlere, şiire ciddi ciddi kulak vererek ve saygı duruşunu bölmeden lütfen:


Şimdi, bu seriye veda edeceğim için dolu doluyum zaten ama size bir işaret fişeği göndereyim: KaçakRadyo’nun “Okul” sayısını iple çekiyorum. Fakat, Hasan Hüseyin Korkmazgil’e ve Grup Yorum’a, Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin altındaki yolculuğumuzda veda zamanı… Ömürleri uzun, çok uzun, biliyoruz!


Onları daha önce sık sık ağırladık hatta seriye ve bu seri özelinde sizlere veda ettiğim yazı içeriğinde paylaştığım bir konuşmamızda “saçma ve gereksiz Lale Müldür hayranlığı” diyaloğunu da görmüşsünüzdür belki… Gerçekten farkında değildim ve çok büyük bir saygısızlık edeceğimi de biliyorum ama Lale Müldür, aranıp durduğum şairlerden biri değildir. (Elbette mükemmeldir, bu ayrı…) Evet, “Destina” şiirini de şarkısını da severim ama nasıl iki kere paylaşacak kadar kendimden geçtiğime dair en ufak fikrim yok. (Ha, buna dokunmayacağım da elbette. İnsanın değilse de anın bir bildiği vardır bazen, benim haddimi aşar ona müdahale etmek.)

Yeni Türkü, bu dilin şiirine ve şairlerine en büyük özeni göstermiş gruplardan biridir ve her bir üyesi sadece bu nedenle bile saygıyı hak eder bence.

Onların şarkılarını onların yorumundan koparacağım zaman zaman ama bu da kendi takdirleridir zaten ve bize de böylesi daha iyi gelir.

Galiba bu kez bir hata yapmıyorum: Can Yücel’i ilk kez ağırlayacağız ama ona sımsıkı sarılmadan da peşini bırakmayacağız.

Beste, Selim Atakan’ın. Aklıma da Sinan Dirlik geliyor, bu şarkıyı her dinlediğimde… 


Can Yücel’i nasıl özlemişiz, di mi? Hadi hemen “evet” deyin! Çünkü demeseniz bile döndürüp dolaştırıp dedirtirim ve mesela bunu da Ahmet Kaya’nın “Sevgi Duvarı” şarkısını buraya almadan yapabilirim. Hadi bakalım, hodri meydan!

Beste yine Selim Atakan’ın ama asıl siz bu şiirin hikâyesini biliyor musunuz?

Efendim derler ki, Can Yücel hapisteyken, “Ben hayatta en çok babamı sevdim” diyen ve bunun da şiirini yazan Can Yücel’i, hapiste ziyaret eder babası… İhtiyaç olan öteberi dışında bir de sardunya götürür saksı içinde. Fakat, baş gardiyan çiçeği eline aldığı gibi sallayıp atar bir çöp tenekesinin içine ve şairimiz elbette çok içerler buna. “Tutukladılar sardunyayı,” der ve “kızıllığına” bulur manayı. Sonunda “Sardunya’ya Ağıt” şiiri çıkar ortaya… “İkindiyin saat beşte kime yataklık etti” acaba sardunya? Hay Allah!

Dinleyelim mi?


Girdik bir kere madem, bitirmeden bırakmayalım… Henüz mevsim de uygun zaten. Şiir, yine Can Yücel’in ve fakat nihayet, bestede Derya Köroğlu var. Neyse ki solist de o yeniden:

Kemal Burkay’ı, Sezen’e özel hazırladığım sayıda “Gülümse” ile ağırlamıştık, Yeni Türkü’ye henüz değil ama Burkay’a da böylece veda ediyoruz yine bir Derya Köroğlu bestesiyle. Ama siz de biliyorsunuz değil mi, aslında burada hiç kimseye “veda” etmiyoruz. Onlar, var ve kuvvetle muhtemel hep olacaklar…

Buyurun dinleyelim biz: “Sonbahardan Çizgiler”...

Kapanışta Nâzım Hikmet’in olmayacağını aklından geçiren var mıydı? Varsa eğer, hemen çıksın ortaya!*

Şarkıya geçmeden önce, efsanesine bir göz atalım. Ne kadar doğrudur bilmem ama hikâye kudreti diye bir şey var, ki çoğu zaman hakikate galebe çalar.

Bu şiirin hikâyesi de böyle biraz… Anlatılanlara göre, Türkiye’ye gizlice giren ve hakkında yakalama kararı olan Nâzım Hikmet, sevgilisi Münevver ile Gülhane Parkı‘ndaki bir ceviz ağacının altında buluşmak için sözleşir. Buluşma yerine geldiğinde parkta polislerin devriye gezdiğini görür ve yakalanmamak için hızla ceviz ağacına tırmanıp yaprakların arasına gizlenir. Tam o sırada Münevver ağacın altına gelir ancak Nâzım, polisler yüzünden aşağı seslenemez. Çaresizlik içinde cebinden kağıt kalemi çıkarır ve ağacın üzerinde o meşhur “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında” dizelerini yazar.

Cem Karaca’nın kendi bestesidir…


Ve evet, kapanışa kalan ikinci Livaneli eseri… Şairimiz İspanyol Federico García Lorca. İspanya İç Savaşı’nda öldürüldü. Tetiği çekeni tanımıyoruz. Bilmem anlatabildim mi?

Önce şunu bir söyleyeyim, ki daha önce söyledim ve dahi kendi söylediklerini de aktardım burada: Onun imzasıyla burada yer alan şarkıların hiçbiri orijinal “şiir” değildi ama kendisi şairdi. Dostlar, her şairin her yazdığı şiir değildir ama yazan şair Murathan Mungan ise, onun kaleminden çıkan her şey hiç şüphesiz şiirdir.

Cengiz Onural bestesidir ve biraz kafamız dağılsın diye Teoman yorumuyla dinleyelim isterim, müsaadenizle:

Az kaldı ama bir yandan da daha çok var bence…Çünkü mevzu derin!

Efendim, “Yüksek Topuklar” romanı şöyle biter:

“Akşamları işten eve dönerken, hep blues çalıyorum arabada, gökyüzünde hep mavi bir ışık oluyor. Sağa sola ağır ağır direksiyon kırarken gözüm hep etrafta sizi arıyor Emre Bey.

Bu kitabı okursanız, beni arar mısınız?


Biliyorsunuz,sizden başka kimsem yok.”**

Şimdi sıra bende:

Murathan Bey, her şeye rağmen bu sayı en çok da sizin için. Acaba bir gün bu yazıyı okursanız, beni arar mısınız?

Biliyorsunuz, sizden başka kimsem yok!

Tam da bu ayda, 24 Ağustos’ta ve tam da benim bu kalemi oynattığım coğrafyada, Gelibolu’da doğmuş bir şairi ağırlayalım: İlhan Demiraslan

Alçak 12 Eylül Darbesi’nden sonra sözde “ressamlık” gibi bir işe kalkışmış Kenan Evren adlı (yakın zamanlarda kaybettiğimiz Kadir İnanır’ın misler gibi söylediği tonla) şerefsize yazılmıştır. Selda Bağcan da olağanüstü bestesi ve sesiyle bu şiiri alıp arşa çıkarmıştır. 

Şimdi bu faslı kapatmadan önce, bir şey sormak istiyorum size: “Ne kalır yarına, bizden sonraya?”

Bilmiyorum, ama bence bu kalacak biraz…

Efendim, Şiirli Şarkılar Şemsiyesi bitti… Siz var olun!

SON



EMRE DURSUN
2026, Çanakkale

* Daha ben buraya “Kerem Gibi” koyacaktım ama kimi koyacağımı bilemedim çünkü hem Cem Karaca’nın bir eseri var, hem Fikret Kızıkok’un hem de Ferhat Tunç’un… Artık, Can Yücel şiirinden Ahmet Kaya’nın bestelediği “Sevgi Duvarı” ya da yine Hasan Hüseyin Korkmazgil şiirinden Ahmet Kaya’nın bestelediği “Amenna”yı da ekleyip uzun uzun dinleyiverin, ne diyeyim…

Bunu şu yüzden söyledim: İnanın, “Şu neden yok acaba?” diye içinizden geçirdiğiniz şiirlerden yüzde doksanı değil, doksan dokuzu burada, kafamda ama bu seride yer almadıysa onlar da benden gitsin artık… Kimisi içime değmemiştir, kimisi denk gelmemiştir ya da Funda Arar’ın o muazzam sesi var diye kalkıp da Necip Fazıl mı koyacaktık buraya? Yok artık!

** Aslında, başucu kitaplarımdan biridir ama ona da söylediğim üzere bir süre “başucum” olamadığı için bir kolide kilitliydi “Yüksek Topuklar”, bulamadım. PDF olarak da elimin altındadır normalde ama onu da açamadım. Şöyle diyeyim: Kalp krizi esnasında ambulans çağırsam daha geç gelirdi herhalde ama ben öyle yapmadım. Ben, Ceyda’ya yazdım, “Yakınlarında ‘Yüksek Topuklar’ var mı?” diye. “Var,” dedi Ceyda iki dakika sonra ve şunu sordu: “Bir sayfasını okumamı mı isteyeceksin?” Dedim ki: “Hayır. Son sayfanın bir fotoğrafını gönder bana lütfen.” Gördüğünüz fotoğraf, onun eseridir. Sadece bu da değil, seri boyunca her anlamda kahrımı çektiği için de ayrıca teşekkürler Ceyda’ya… “Çetele” bölümünde sizlere de sunacağım “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” çalma listesini de ilk önce görmeyi sonuna kadar hak etmişti. 

Leave a Reply