
Bahar Topçu‘nun, Yeni İnsan Yayınları‘ndan çıkan ve Ece Baykal Fide tarafından derlenen
“Ekoloji ve İklim Krizi İletişiminde Adaletin İnşası” kitabında yer alan, “Maden Karşıtı Direnişlerde Göçebe Öznelliklerin Türkiye’den Bir Kartografisi” başlıklı makalesi.
Bu makale, Emre Dursun’un Bahar Topçu ile yaptığı söyleşinin merkezini oluşturduğu için, Yeni İnsan Yayınları’nın ve makale yazarının yazılı izniyle ve referans amacıyla bu sayfada yayınlanmaktadır. Bunun dışında, yazar ve yayınevinin izni olmaksızın başka bir mecrada yayınlanamaz ya da çoğaltılamaz.
Yeni İnsan Yayınları‘na ve Bahar Topçu‘ya sonsuz teşekkürler…
BAHAR TOPÇU SÖYLEŞİSİ: https://www.haftalik.net/neyse-ki-herkes-feminist-olacak-bir-gun/
Giriş: İnsan-Sonrası’nda Madenciliğin farklı ölçekleri
“Ağaç, ‘olmak’ fiilini dayatır, …”
Deleuze
Maden karşıtı direnişlerde kadınların ön saflardaki varlığı en az iki farklı sosyolojik olgu içeriyor: öncelikle orada olmalarına neden olan ekolojik yıkımın kendisi, ve o an orada olmalarına dair, mesela bir buldozerin önünde duran ya da kalabalık bir şekilde bir baraj gölünün kıyısında yürüyen kadının öznelliği. Bu yazıda bu iki olgunun, nedenin ve oluşun, aslında aynı şeyi, hafriyatçı1* (ekstraktivist) ataerkili** (patriarki) işaret ettiğini söyleyeceğim. Ama ondan önce bu iki meseleye ayrı ayrı bakmak gerektiğine inanıyorum. Bu yazının tartışmasının merkezinde öncelikle ekolojik mücadelelerdeki kadınların öznelliği duruyor. Hafriyatçı ekonomilerle yakıt deposunu dolduran patriarkinin kadınların hayatındaki etkisi ziyadesiyle oldukça geniş bir feminist eleştiriyi kapsarken, ekolojik direnişlerdeki göçebe kadınların öznelliği bize biraz daha marjinal bir alanda tartışmalar açıyor.
Maden karşıtı direnişler ele alındığından, hafriyatçı aktivitelerin bütünü burada direnişin nedeni olarak kavranabilir. Uruguaylı biyolog Eduardo Gudynas (2010), ekstraktivizmi tanımlarken doğal kaynakların çıkarılması ve işlenmesi arasındaki ayrımı vurgular ve bu tür faaliyetlerin genellikle bir ülkenin ekonomisine sınırlı bir katkıda bulunduğunu işaret eder. Bir ülkede altın madeni açılıp altın çıkarıldıktan
*_ Türkçeye doğrudan ektractivizm olarak da çevrilebilecek olan bu ekonomik model (extractivism), doğal kaynakların özellikle ihracat amacıyla minimum işlemle ortadan kaldırılması olarak tanımlanmaktadır. (Acosta, 2013; Wilson, 2016; Sörlin, Keeling & Larsen, 2022).
**_ Patriacy terimi ise ataerkil olarak verildikten sonra, makalenin ilerleyen bölümlerinde Türkçeye de geçtiği haliyle patriarki olarak kullanılmıştır.
sonra, altın genellikle hammadde halinde ihraç edilir ve ülke dışında işlenir. Bu durumda, altın madeninin açılmasıyla elde edilen ekonomik getiri sınırlı olabilir, çünkü katma değer yaratma aşaması ülke dışında gerçekleşir. Yine de bu tür ekonomik faaliyetler kalkınmayı teşvik etmenin vazgeçilmez bir aracı olarak sunulurken olumsuz etkileri nedeniyle vatandaşlar ve toplumsal hareketler tarafından direnişin hedefi olurlar (Gudynas, 2020).
Maden faaliyetlerinin her aşamasında itiraz getirilebilir. Ancak, bu itiraz ya da protesto süreçleri bir ekonomik faaliyet olan maden çıkarımını düzenlemesi beklenen yasalarla beraber ilerler. Bununla beraber, bugün artık maden arazilerinin, kapsadığı alan ve etkisinin doğa tahribatı geri dönülmez bir boyuta ulaştı. İklim krizinin bugün geldiği aşama nedeniyle yeşil dönüşüm olarak da konuşulan kalkınma-sonrası ekonomilerin madenciliğe ve onun sonucu olan toplumsal eşitsizliklere nasıl bir etkisi olabilir? Türkiye gibi bir ülkede, mor bir yaşam döngüsünün bir karşılığı var mı, yoksa doğa ve ekonomi çelişkisinin sonucu olan bir çeşit politik rekabet devam ediyor mu? Bu sorulara doğrudan bir cevap vermek yerine bugüne dair kadınların bakış açısından bir durum değerlendirmesi ve deneyim paylaşımı yapma kapasitelerimize katkı sunmayı umuyorum. Türkiye’nin önemli madenlerinin kenarında konumlanmış bir köyünde zaman, iklim ve ekonomi senaryoları kadar hızlı akmayabiliyor. Böyle büyük soruların yerellerdeki karşılığı olabilecek Kaz Dağları ve İkizköy gibi şirket-maden-devlet ilişkisi sonucu doğan maden karşıtı hareketler ilk tartışma düzlemini oluşturabilir.
Bugünkü yaşamın koşullarını belirleyen insan ve kalkınma merkezli ekonomilerde, ikinci cinsiyet(ler)in kaçınılmaz olarak eleştirel ama aynı zamanda olumlanabilen varoluş biçimleri ise bu makalenin ikinci tartışma zeminini açıyor. Böyle bir öznelliği Rosi Braidotti (2017), Gilles Deleuze’den aldığı göçebelik kavramını olumlayıcı (affirmative) bir şekilde geliştirerek insan-sonrası etik anlayışıyla şekillendiriyor.
Yeni diyebileceğimiz, aynı anda eleştirel ve olumlayıcı olabilen bu yaklaşıma ihtiyacımız, karşılaştığımız güçlüklerin aciliyetinden kaynaklanmakta:
“İnsan sonrası açmazı tanımlayan sarsıcı ve içsel bakımdan çelişkili olayların ölçeğini ve bunların getirdiği acı verici ve göze çarpan adaletsizlik ve şiddet düzeylerini göz önüne alırsak, standart değerler yetersiz kalıyor”
şeklinde açıklıyor günümüzün önemli yeni-materyalist düşünürlerinden Braidotti. Bu varoluşu deneyimleyen ise tekil ve bağımsız kimliklerden ziyade doğa ile teknoloji, kadın ile erkek, siyah ile beyaz, yerel ve küresel arasında çapraz geçişkenliklerdeki göçebe öznelliklerimiz oluyor. Donna Haraway’in akrabalılık kurma ya da Türkçeye daha çok yoldaş türler (Haraway, 2010) olarak çevrilen –
kinship – kavramı, yaşam döngüsünü güçlendirdiğini bildiğimiz insan-dışı canlılarla kurduğumuz bağlantıların farklı hikâye anlatılarının iyi yaşama sunduğu katkıyı anlatır. Haraway’in yoldaş türleri, altıncı yokoluşu yaşadığımız bir çağda öne çıkan olumlamalara bir örnek olabilir. Çünkü yeni—materyalistlere göre insan sonrası düşünürlerin vazifesi, “… aynı anda hem dünyaya içkin, yani dünyaya dair güven duyan hem de dünyadaki adaletsizlikleri ve olumsuzlukları eleştirebilen yeni bir tür özne” (Braidotti, 2019) haline gelmek için emek vermek olmalı. Braidotti örneğin, Harraway’in yoldaş türler kavramıyla beraber vegan tavuk üretebilen teknolojilere ve bunun gibi yeni dünyalara olumlu bir yerden bakıyor ve bu döngü içerisindeki bir “biz” den bahsediyor. Bunun için, bu noktaya nasıl gelmiş olduğumuza dair kolektif hatıralarımızı beraber yazabileceğimiz, ama bir ve aynı olmayan öznelliklerimizi öne çıkarmamız gerekiyor.
Braidotti (2011) şimdinin kartografilerini çıkarmalıyız önerisi ile de hikâye anlatımına en az bir boyut daha katıyor. İlk olarak şimdide yaşadığı gerçekliği tanıyan ancak onu sadece tarihselliği ile kabul etmek yerine deneyimlere, fikirlere, paylaşımlara, geçişkenliklere odaklanan bir haritalandırma çalışmasından bahsediyor. Tarihsellik tartışmasını da yanına alarak kurumsal istikrar ve otoriteye saygıyı kuran çizgisel zaman içinde olabildiğimiz şeyler, döngüsel ve dönüştürücü olma hallerimizi dışlamamalı. Braidotti, çizgisel zaman Chronos’un Asil (royal) bilimlerin bilgi üretimini onayladığını, döngüsel ve dönüştürücü olan Aion’da ise Yan (Minor) bilimlerin üretildiğini ifade ediyor. Aion’dan zamanımıza bakan “kartografiler, şimdiye yerleşmiş belge ve anıtların, ağların ve ilişkilerin bir karışımıdır – bunlar aynı anda hem artık olmayı bıraktığımızşeyin kaydı hem de oluş sürecinde bulunduğumuz şeyin tohumudur” (2019). İnsan-sonrası bir eleştirinin olumsuza analitik işlev yüklemeye devam edecek olması onu olumlu değerler ve projeler üretebilmesinden alıkoymuyor, tam tersine, filozof bu durumu niteliksel sıçramayı olumlayan bir halk oluşturmak adına verilecek emeğin bir parçası olarak görüyor.
İnsan – dışı yarı bilinçli, zaman zaman bilinçsiz varlıkları da kapsayan bir bizden bahsetmeye başladık bile. Bunu görmek için bir kartografi çalışması için disiplinlerarası üretken merkezler (Braidotti, 2016) olarak adlandırdığı yerlere bakmak yeterli. Filozof bu çalışmaların akademideki örneklerini de karşılaştırmalı edebiyat ve kültürel incelemeler, medya çalışmaları ile çevre bilimlerinde gördüğünü söylüyor.
Bu üretken merkezlerin farklı bir deneyiminin de Kaz Dağları ve İkizköy gibi direnişlerde yaşandığını, göçebe öznelliğin de yine bu direnişlerde geçişken cinsiyetler tarafından deneyimlenmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Bu yazının amacı tam olarak bu notu düşmek iken, medyaya dair yorumun ise yazının olumlayıcı bir sürprizi olarak okumasını umuyorum. İletişim araçlarının günümüzdeki halini olumlamanın zorluğunun – bir iletişimci kadar olmasa da – farkındayım. Bu noktada açmak isteyeceğim ilk parantez, belki de deneysel iletişimin de bu anlamda olumlanabileceğine bir kere daha bakmak gerekiyor. Medyanın bizden alıp verdiklerine yine de medya içinden gelen terazide ölçmek yerine, belki biraz daha dışından bağlantılar kurarak bakmak olumlayıcı, yaratıcı ve iddialı bir görüş de sağlayabilir.
Yeni materyalizme dair bir parantez ise yazının pozisyonuna dair temel bir bilgi verecektir.
Altın, çelik, kömür ve fosil yakıtlar bugünkü toplumların yaşamsal değer ve projelerinin ham maddesini oluşturuyorlar. Bu hammaddelerin kullanıma uygun ürünlere dönüşümü ve servis edilişi sırasında insan-dışı olanın, farklı sınıf ve cinsiyetlerin payına farklı roller düşüyor. Bugün halen Avrupa günü olarak kutlanan 9 Mayıs’ta Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun kuruluşuna dair Schumann, kömür ve çeliğin Avrupa toplumlarına barış ve refah getirdiğini söylüyor. Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu önce bir ticaret ortaklığı olan Avrupa Ekonomi Topluluğuna ardından da bugün bildiğimiz Avrupa Birliği’ne dönüşüyor. Tam da bu noktada Ende Galende aktivistleri Almanya’da bir kömürlü termik santralin işleyişini durduğunda ya da Yokoluş İsyanı’ndan sıradan insanlar İngiltere’de fosil yakıtlara yatırım yapan banklara kendilerini bağladıklarında bütün bu değerlere kökünden bir eleştiri getiriyorlar. Bununla beraber söylem oluşturmalarından, örgütlenme biçimlerine; eylem repertuarlarından fon ve destek bulma yollarına kadar her şey toplumsal hareketlerin tarihsel birikimlerini neşeyle olumlayan bir deneyim kurguluyor.
Yeni materyalizm, onun ne yapabileceğini bilene kadar toplumsal olan (beden) hakkına bir şey bilmediğimizi ileri sürüyor. Bunun yerine şeylerin, mesela toprakta ham madde olarak bulunan altına uygulanan dışsal kuvvetin fail(ler)iyle beraber altının da dönüştüğü maddeselliğin yarattığı
gerçeklikler ile ilgileniyor. Fosil yakıtları yerin altında bırakan bir toplumun nasıl bir toplum olacağına dair bir fikrimiz yok. Bunu istiyoruz. Bu noktada cüret ettiğimiz şeyi iyi tartışmamız gerekiyor. Karen Barad, Donna Haraway, Rosi Braidotti gibi yeni materyalist düşünürler, 1990’ların ortalarından itibaren doğa ile kurduğumuz ilişkinin karşıt (düalist) ikililikler üzerinden kurulduğunu, eylemlerimizle de bu kurulumun devamlılığını sağladığımızı ifade ediyorlar. Eleştirilerini getirirken de yaşayan bir organizmanın biçimini, yapısını ve organizasyonunu inceleyen, biyolojinin bir alt dalı olan morfolojiden yararlanarak maddeleşmenin süreçleriyle ilgileniyorlar. Manuel DeLanda, Bruno Latour gibi düşünürlerin değişimin morfolojisini doğa ve sosyal bilimlerle beraber düşünebilmeye atfettiği önem, ikili karşıtlık düşünce biçimlerinden, doğa ve insan karşıtlığından çıkış arayışlarında yatıyor. Dahası, düalist düşünce bize ikili cinsiyet çelişkisini de dayattığından yeni materyalist düşünürler maddenin özgürleşmesinin doğası gereği feminist bir proje olduğunu da söylüyorlar.
chronos haritaları: gezegen ölçeği
Braidotti’nin bahsettiği gibi bir kartografi çalışmasında döngüsel ve dönüştürücü olana farklı ölçeklerde bakabilmek için iki boyutlu alandaki bilgi üretimlerine bakmak anlamlı olabilir. Örneğin farklı akademisyenlerin (Maus vd., 2020) güncel haritalandırma, uydu ve farklı teknolojileri kullanarak oluşturdukları Küresel Ölçekte Madencilik Veri Seti çalışmasını inceleyebiliriz. Maden çıkarımının 2000’li yıllarda benzeri görülmemiş bir hızda artışının çok çeşitli sosyal sorunlara yol açtığını belirten araştırmacılar, şimdiye kadar dünya çapındaki madencilik faaliyetlerinde ne kadarlık bir alan kullanımı söz konusu olduğuna bakmak için böyle bir çalışma yaptıklarını belirtiyorlar. Bu bilgi setinde, önce uydu üzerinden maden alanlarını belirledikten sonra bu noktaları polygonlar (çokgenler) ile biçimlendiriyorlar.
Dünya genelinde altı binden fazla aktif madencilik sahasının coğrafi koordinatlarından yaklaşık 10 km’lik aralıklar dâhilindeki madencilik alanlarını belirlemişler. Sonuç olarak da toplamda 57.277 km2’ye karşılık gelen 21.060 poligon oluşturmuşlar.
Açık kazılar, atık barajları, atık kaya depolama alanları da dâhil olmak üzere tüm yer üstü madencilik özelliklerini kapsamakta olan bu poligonlar uydu görüntülerinden tespit edilebilmekte.
Bu poligonlara bakabilirsiniz fineprint.global/viewer adresinden ulaşabilirsiniz
Bu çalışma, insan-sonrası politik ekonominin kartografilerinden en az birine iki boyutlu bir harita sunuyor diyebiliriz.
Haritanın en genel verilerinden biri, maden çalışmaları ülkelere göre değerlendirildiğinde madencilik alanlarının %51’inin yalnızca beş ülkede yoğunlaşması: Çin, Avustralya, ABD, Rusya ve Şili. Diğer on ülke haritalanan toplam madencilik alanının %30’unu ve geri kalan ülkeler toplam haritalanan madencilik alanının %19’unu oluşturuyor. Türkiye’nin bu genel bilginin neresinde olduğuna biraz bakıp, insan-sonrası yaklaşımın Kazdağı ve İkizköy yerelinde neler katabileceğine irdeleyebiliriz.
chronos haritalarında Türkiye’deki Kömür ve Altın örnekleri
Türkiye’de kömür kalkınma politikalarında yeri en öncelikli maden faaliyetleri arasında yer alıyor ve dünya taşkömürü rezevlerinde İngiltere ile birlikte 10. sırada yer alıyor. Kalkınma Bakanlığı’nın 2018’de yayınladığı On Birinci Kalkınma Planı’nında (2019 – 2023) kömürlü termik santrallerin çevre etkisinden bahsedilmediğini görüyoruz.
Akbelen Ormanı, İkizköy ve çevresinde santrallerin polygot’ları.
1995 – 2017 yılları verilerine göre Türkiye’nin yıllık altın talebi 150 ton ve bunun yaklaşık %15’ini kendi kaynaklarıyla elde ediyor. Bakanlığın aynı raporunda da ifade edildiği gibi, “Altın yerkabuğunda en az bulunan elementlerden birisi olduğu için altın madenciliğinde aramadan üretime geçinceye kadar yüzlerce arama ruhsatının alınması ve her birinde uluslararası kaynak ve rezerv güvenliğine dönük çalışmaların yapılması” gerekiyor. Ulusal Maden Kaynak ve Rezerv Raporlama Komisyonu UMREK’in yeni düzenlemeler ile yatırımların önünü açacağı belirtiliyor.
Kirazlı Altın Madeninin uydu görünümü
Chronos haritalarına Aion’dan gelen bir yorum: göçebelik
Bu haritaların ekonomik ve sosyal dinamiklerini küresel düzeyde yönlendiren neo liberal politikaların bugün tartışıldığı önemli uluslararası toplantılar arasında artık Birleşmiş Milletlerin düzenlediği taraflar konferansı da yer alıyor. İlk toplantının 1992’de Berlin’de düzenlendiği yapıda iklim krizine karşı toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gözeterek önemler alma çalışmaları ise 2010’lu yıllarda başladı. Emek göçünün ve onun görünmez bedenlerinin meselesinin aynı zamanda bir cinsiyet meselesi olduğu da yine aynı yıllarda daha sık gündeme gelebildi. O zamana kadar ön plandaki tartışma küresel ısınma ile mücadelede kimin ne kadar ve nasıl fon katkısı yapacağının ülkelere göre değişen tarihsel sorumluluk ilkesine göre nasıl belirlenebileceğiydi. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin tarihselliği ve patriarkinin bu krize katkısı tarihsellikle değil, kadınların dezavantajlı durumlarından bahsetmeye başlaması ile gündeme alındı. Kesişimselliğin nasıl çalıştığına dair önemli bir deneyim olması açısından bu olguyu yerel ölçekleri ele alırken de akılda tutmak gerektiğine inanıyorum.
Antroposenin göçebe öznellikleri
Maden karşıtı hareketlerde kadınların rolü ve medyada görünümü bütün bu bahsettiğimiz ölçeklerde kritik bir deneyimi ifade ediyor. Kaz Dağları ve İkizköy özelinde göçebe kadın öznelliğine en az iki boyutuyla bakılabilir. Tersine göç olarak ifadesini bulan kimisi için kentten köye geri dönüş olarak yaşanan göçebelik, diğeri de yerelinde, köyünde ya da kasabasında hayatını sürdürmekte iken çevreci görünümlü marjinal olarak hedef gösterilen, direnişin sözcüleri haline gelmiş kadınlar.
Yazının ilk bölümünde hafriyatçı ekonomiler ile kadınların göçebe öznelliğini daha genel bir çerçevede ele alırken ikici bölümde Kaz Dağları ve İkizköy direnişleri üzerinden kadınların öznelliğine etnografi çalışmamla beraber odaklanmaya çalışacağım. Yüksek lisans tez çalışmamın alan çalışmasının sadece Kaz Dağları direnişini kapsadığını İkizköy Kömürlü Termik Santraline karşı Akbelen Ormanındaki direnişi medyadan takip ettiğimi belirtmek isterim. Direnişin medya yansımalarındaki benzerlik ve süreçlerdeki kadın figürlerin rollerindeki uyum ve farklılıklar nedeniyle bu makalede Akbelen Ormanı’na da değinerek medya söylemine katkı sağlayabileceğini inanıyorum.
Bu etnografi çalışmasını üç aşamalı olarak gerçekleştirdim: Kazdağı Doğal Ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin 2023 Mayıs’ın da düzenlediği ilk ekofeminizm kampına katıldım ve diğer katılımcı kadınlarla hem kampın başlıklarında hem de Kaz Dağları özelinde yapılandırılmamış sohbetler gerçekleştirdim. İkinci aşama olarak direnişin en başından itibaren aktif olarak yer almış aktivistlerle bu sefer yapılandırılmış sorularla online görüşmeler yaptım. Son olarak ise Su ve Vicdan Nöbeti’nin yapıldığı yerlere yakın dağın yamacındaki Çırpılar köyüne kentten göç edenlerin olduğu ve direnişin merkez köylerinden biri olan Çırpılar köyünde yine kentten göçen bir aktivist kadının evinde kaldım. Türkiye’deki saha çalışmamın yanında, Belçika’daki yüksek lisans programının bir parçası olarak
ağırlıklı olarak metal madenleri üzerine çalışan bir gönüllü çevre hareketi olan CATAPA vzw bünyesinde Güney Amerika’dan gelen aktivistlerin Brüksel’deki lobi faaliyetlerine katkı sağlama ve katılma olanağı buldum.
Başlangıçtaki sorularım cinsiyet meselesi ve kültürel kimlik üzerine daha çok yoğunlaşırken, yazım sürecinde kır-kent dinamiğinin yerel ekolojik direnişlerde kadınların söylemlerine nasıl yayıldığına da yöneldi diyebilirim.
Gelişme:
1. Maden karşıtı direnişlerde göçebe özneler olarak kadınlar
Braidotti, yaratıcılığımızı körükleyen bir unsur olarak mit yaratmanın gücüne inandığını belirterek Göçebe Özne’yi de yerleşik kategoriler arasında hareket etmeye olanak tanıyan bir mit ya da politik kurgu olarak ele alıyor. Ana akım özne konumlarına marjinal öznelerle etkileşim içinde olarak meydan okunmalıdır ve Braidotti’nin Göçebe Öznellik projesi bu yolla siyaseten harekete geçilmesini işaret etmektedir, diyebiliriz. Bu açıdan baktığımızda Recep Tayyip Erdoğan’ın İkizköy nöbetindeki doğa koruyucularına “çevreci görünümlü marjinaller” benzetmesi yapması, bu mitin karşılıklı bir şekilde çalıştığını gösteriyor. Maden karşıtı direnişlerdeki kadınlar, hem günümüz krizlerinin kartografilerinin yazımında birer aktör olarak yer alıyor, hem de bu kurguda kadın öznelliğinin yeniden, bugüne dair olan kendi mitlerini yazıyorlar.
“Demir olsam çürürdüm, toprak oldum dayandım.”
Yaşar Kemal, İnce Memed 2
“Köklerim var, ama akıyorum. Bütün altınlar o yöne akıyor.”
Virginia Woolf, Dalgalar
Özellikle 2019’da Kaz Dağlarındaki Alamos Gold altın madenine karşı gerçekleştirilen Su ve Vicdan Nöbetinde, farklı çevre hareketlerinden kentli kadınların direnişteki öncü rolleri bugüne dair bir öznellik içeriyor. Aşağıda özet bir kronolojisinin paylaşıldığı direniş, Kanadalı şirketin bölgedeki madencilik faaliyetlerinden çekilmek zorunda kalmasıyla sonuçlandı. Su ve Vicdan Nöbeti pandemi döneminde de devam ederek 400 günden fazla sürmüş, çevre örgütleri çeşitli yanlış-haber ve davalarla yıpratılmıştı. Kaz dağları Kardeşliğinden adının
kullanılmamasını tercih eden bir aktivistin (biz ona Deniz diyelim) gözlemlediği üzere bu direniş: (1) maden şirketinin Kanadalı – yabancı- olması, (2) Kaz Dağları’nın halk için “oksijen deposu”, “doğal miras” ve hatta Çanakkale Savaşı’na göndermeler içeren ulusal/mistik/estetik anlamları ve (3) toplumsal sıkışmışlık nedenleriyle büyük destek gördü ve olumlu sonuçlandı.
6 Ocak 2010 _ Alamos Gold, Kirazlı Altın Madeni projesini satın aldı.
3 Temmuz 2012 _ Kirazlı altın madeni projesi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan olumlu Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporu aldı. İlk ÇED raporu 27 hektarlık bir alanı kapsarken, projenin alanı “kapasite artışı” ile sonraki yıllarda yapılan başvurularla 613 hektara çıkarıldı.
1 Mart 2019 _ Şirket, inşaat faaliyetlerine başlamak için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan işletme izni aldı. Bu tarihten sonra ağaç kesme işlemi hızlandı. 2012’de onaylanan ÇED raporuna göre, 45.650 ağacın kesilmesi bekleniyordu. TEMA Vakfı tarafından yapılan araştırmada, kesilen ağaç sayısının yaklaşık olarak ÇED raporunda belirtilen miktarın dört katı olduğu belirlendi.
28 Haziran _ Kirazlı’daki ağaç katliamına ait drone görüntüleri yayınlandı.
26 Temmuz _ Kirazlı’da su ve vicdan nöbeti başladı.
18 Ağustos _
– Piyanist Fazıl Say, Kirazlı’daki nöbet alanına konser vermek üzere gitti.
– Türkiye’nin dört bir yanından on binlerce kişi, Kirazlı madencilik projesine karşı protesto etmek için maden bölgesinde toplandı.
19 Ağustos _ Çanakkale Belediyesi’nin de içinde bulunduğu Su ve Vicdan Nöbeti’ni başlatan koordinasyon komitesi, nöbetin çadırlarla sonlandırılması kararı aldı. Ancak, ülkenin dört bir yanından gelen vatandaşlar nöbetin devam etmesi gerektiğini ve alandan ayrılmayacaklarını ilan ettiler.
21 Ağustos _ Toronto’da yaşayan Türkler, Alamos Gold’un Toronto ofisinin önünde su ve vicdan nöbetine başladılar.
10 Eylül _ İstanbul’daki Kanada Başkonsolosluğu önünde, Kaz Dağları’nda yapılması planlanan altın madeni projesine karşı protesto düzenlendi.
13 Ekim _ Alamos Gold’un 10 yıllık lisans süresi sona erdi. Bakanlık, lisansı yenilemedi ancak iptal de etmedi.
22 Aralık _ Kumarlar Köyü Yürüyüşü
19 Haziran 2020 _ Pandemi devam ederken Kirazlı’da nöbet 330’uncu güne ulaştı.
| 15 Mart 2021 _ Kaz Dağları’nda altın araması yapan Alamos Gold’un ruhsatı Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından iptal edildi.2 |
Çanakkale Belediyesi’nin nöbeti başlatarak verdiği desteğin kadın sözcüleri ile direnişin ilk sosyal medya hesabı Kaz Dağları Kardeşliği‘nin kullandığı dil ve kadınların her alanda direnişe liderlik ediş biçimleri Kültürel Antropoloji ve Kalkınma Çalışmaları alanındaki tez araştırmamın etnografik çalışmasında belirleyici oldu. Bunu belirtme ihtiyacı hissediyorum çünkü insan-sonrası antropoloji çalışmalarında etnografik çalışmanın kendisinin meselenin bir parçası olabileceğine dair bir esneklik vardır. Burada, “Kaz Dağları için direnen kadınlar kim?”, “neden ve nasıl direniyorlar?”, “bütün bu direnişlerin mevcut koşulları neler?” ve “süreç içerisinde neler yaşanıyor, nasıl değişiyor?” sorularını belli bir yapı ve akışa oturturken göçebe öznelliği kentten çıkıp kırsalda yaşayarak direnen, oradaki ekolojik yıkımlara karşı çıkan kadınlarla konuşarak tartıştım. Ve sadece kentten köye göçen kadın ve /ya aktivistlere sorular yönelttim ve çalışmanın kapsamını da onlarla sınırladım. Çünkü öncelikle fonlanmayan bir yüksek lisans etnografi çalışması yapıyordum. Buna ek olarak, kentten köye göçteki kadın öznelliğinin artık ayrıca çalışılabilecek bir olgu olması ve yerelden kadınlarla buluşmaların eksik bıraktığı alanın da farklı çalışmalarla tamamlanabileceğine inanıyorum.
Görüşme yaptığım kadınlar da bunu bir çeşit kaygı olarak belirttiler. Kimisi sadece kentli oldukları için yerel kadınlardan çok ayrı bir tecrübe yaşamış gibi ele alınmak istemediklerini neredeyse aynen bu ifadelerle dile getirdi. Kimisi de ekolojik direnişlerdeki yerel kadınların varlığını çok önemsediklerini, bunun için – yani o kadınları direnişe katmak için- ayrıca çalışmak gerektiğini savundu. Teker teker konuşmalarda ifadesini bulan bu durum, kırsaldaki kentli aktivistlerin ya da o yerelin yeni sakinlerinin insan sonrası antropolojinin tanımladığı anlamda birer antropolog rollerinin de olduğunu düşündürdü. Burayı daha sonra tekrar açacağım.
Yerellerdeki kadınların ekolojik direnişlerdeki varlığını önemseyenlerden biri olan Su ve Vicdan Nöbetinin aşçısı ve ekofeminist aktivist Füsun Kayra, nöbet sırasında bölgenin köylerinden direnişe katılıp ona liderlik edecek bir kadın varlığının yaşanmadığı/oluşmadığını/belirmediğini söylüyor ve ekliyor, “ta ki Kumarlar
2 Kronolojinin ayrıntılı hali için: https://www.kazdaglariistanbul.org/kaz-daglari-kronolojisi/
köyündeki yürüyüşe kadar.” Bu yürüyüş, Füsun için oldukça önemli çünkü birbiriyle farklı düşünen pek çok çevre örgütünden aktivistler, Kumarlar Köyü kadınlarının pankartının arkasında birlikte yürüdüler.
Füsun’a göre yereldeki kadınların korumacılık faaliyetlerindeki varlıkları onların kendilerini ifade etmelerinde, yani kendilerini gerçekleştirmelerinde önemli bir rol oynuyor. Bir yandan bu doğru çünkü yaşadıkları ve bir parçası oldukları yaşam ekonomisine dair sözlerinin olması kadar doğal bir şey olabilir mi? Diğer yandan başka bir soru, “mücadeleden düşen” (aşağıda okuyacağız) kadınların tam olarak ne(re)ye düştüğünü de – özellikle yeni öznellikler, ekonomiler konuştuğumuz bir anda – sormak anlamlı olabilir. Yani, maden karşıtı eylemlerine son vermek zorunda bırakılan kadınlar kendi hayatlarının öznesi, gerçekliklerinin aktörleri olmaktan da mı çekilmiş oluyorlar? Füsun önemli noktalara değiniyor:
“Bölgenin köylerinden direnişe katılıp ona liderlik edecek bir kadın geçişi olmadı. Ta ki Kumarlardaki yürüyüşe kadar. Bir gölet vardı. Köylü de kendisi için yapılacak zannediyor. Maalesef o göletin suyunun da borularla döşenip Alamos Gold’a taşınacağını öğrendiler. Biz de o sırada bölgedeyiz. Bir arkadaşım belgesel çekmek istiyordu su ile ilgili. Atladık kamyonete, gittik. Beyaz tülbentli kadınlar oturmuş bizi bekliyorlardı. Ben de artık kendimi tutamayıp, bence bunun için yürümelisiniz dedim. Buradan baraja yürüyelim işte hep birlikte dedik. Onlar da aslında çok sıcak baktılar. O kadınların arkasında 1000 kadar kişi yürüdük. Bence
Kumarlar köyündeki kadınların yürüyüşü gerçekten çok önemliydi. Belli bir amaç için hep birlikte hareket edebilme başarısı çok önemli.
Öncesinde ben köye gittim. Köy hayrının da yapıldığı bir etkinlik oldu. Köy meydanında toplanıldı. Köyün mesire alanı aslında. Sonunda öğreniyorlar ki o sular depolarla Alamos Gold’a gidecek… Bir de 20 km. kadar döşenmiş borular bunlar. Gerçekten inanılmazdı.
Ayrıca oradaki arazilerin çoğu da köylünün. Onunla ilgili de davalar açıldı. Pek de bir hak iddia edemediler. O sırada da en azından köye su gelecek diye düşünüyorlar. Ama sonunda da Alamos Gold’a gideceğini öğreniyorlar.
Bir şekilde kadınlardan bunu dinledikten sonra bu öfkeyi daha çok insana aktarmak gerektiğini, yürümek gerektiğini söylediler. Kadınlar muazzam konuşmalar yaptılar. Yereldeki kadınlar bu tür direnişleri başka bir noktaya taşıyabiliyorlar gerçekten. Bizim yapamayacağımız bir şey.
Ancak öncelikle Çanakkale valiliğinden uyarı aldılar. Hemen köye gelindi ertesi bir yakın tarihte. Vali miydi, kaymakam mıydı hatırlamıyorum köyün kahvesine kadar gelindi. Suyun da köye geleceğine dair köylüyü ikna etmeye çalıştılar. Yoğun bir baskılama oldu.
Ama kadınlar çekilmediler. O sözleri dinleyen o kadınların eşleri ve babaları ne yazık ki bu baskıya boyun eğdi ve o öne çıkan kadınların geri çekilmesine, kadınların mücadeleden düşmelerine neden oldular. Kadınlar bu baskıya aslında boyun eğmiyorlar, mücadeleyi devam ettirmek istiyorlar ama aile içindeki büyüklerin baskılamalarıyla mücadeleyi bırakıyorlar.”
Yaşananları Yeşil Gazete’nin Şubat 2020 ve Mart 2023 tarihli haberlerinden de incelediğimizde, “Kumarlar Köyü’ne ÇED raporunda yer almayan bir baraj inşa etmek isteyen şirketin, köylülere mera alanlarını terk etmeleri ve aktivistlerle işbirliği yapmamaları için baskı uyguladıkları…” bilgisine ulaşıyoruz öncelikle. Yeterince teyitli bir bilgi olmalı ki, alt başlığa alınmış. 2020’de yayınlanan haberde Çanakkale Kent Konseyi Çevre Meclisi Başkanı Pınar Bilir ile konuşan Yeşil Gazete’nin aktardığına göre aktivistler ÇED raporunda yer almayan, köylülere ait mera alanında yapılmakta olan göletin “nereden çıktığını” sordukları hiçbir kurumdan net bilgi tahsis edemiyorlar. 2023 Mart’ında yine Yeşil Gazete’de yayınlanan Muhammet Yavaş’ın özel haberinde ise köylülerin mücadelesinin sonuç vermediğini ve gölet suyunun bir maden şirketine verildiğini okuyoruz. Tarım ve hayvancılık yapan köy halkının projeyle ilgili zamanında bilgilendirilmeyişi ve mücadele sürecinde başvurdukları sorumlu kurumlarda bir muhatap bulamamaları, hafriyatçı ekonomilerin kırsalda yol açtığı çıkmazı gösteriyor. Alamos Gold’un altın madeni aktiviteleri önlenmiş olsa da, son yıllarda kuraklıkla mücadele eden Kaz Dağları yöresinde devam etmekte olan maden faaliyetleri, şirketlerin ihtiyaç duydukları doğal kaynak ve iş gücü nedeniyle köy ve köylüleri sadece kendi karlılıkları için kullandıklarını gösteriyor. Çan Çevre Derneği’nden Mehmet Öz’ün
söyledikleri Yavaş’ın özel haberinde şöyle aktarılmış: “Mücadelemiz farklı noktalarda devam ediyor. Köydeki baraj altın madeni şirketi ve DSİ tarafından ortak yapıldı, köyden ziyade şirkete tahsis edildi. Barajın kapağını kapatırsanız ilçemizin (Çan) içinden geçen çay akmaz. Bu çayın beslediği 32 köy mevcut. Kumarlar Barajı’nın kapaklarını kapatıp suyu köylüye vermezseniz 32 köy su sıkıntısı çeker. Çan’ın artezyen kuyuları, yeraltı kaynakları beslenemez.” İşte hafriyatçılığın ekosistemi, tam olarak budur diyebiliriz.
Haberlerde yerel yönetim ya da çevre derneklerinden konuşanların erkek isimleri ile haber içeriğinde verilen fotoğraflardaki kadınlar dikkatimi çekiyor ister istemez. 2023’teki bu fotoğraflarda da Füsun Kayra’nın anlattığı gibi beyaz tülbentleriyle görünüyorlar.
Neden onları yazıyoruz, kadınlar bir yürüyüşe liderlik etmeye istekli olduklarında peşlerinden gidecek pek çok kişi olduğunu nasıl biliyoruz?
Türkiye’deki maden karşıtı mücadelelerde kadınların öne çıkmasının ve medyada yer almasının, daha da kötüye gideceklerini gördükleri doğa ve toprakla olan mevcut ilişkilerini koruma arzularından ve bunu iyi bir şekilde ifade edebilmelerinden kaynaklandığını görüyoruz. İkizköy’de de olduğu gibi mevcut madencilik faaliyetlerinin çevre ve halk sağlığına, psikolojisine etkisini aslında bizzat deneyimlemiş olan kadınlar, ellerinde kalabilmiş artık son yeşilliğin gitmesini istemiyorlar.
Kırsal üretimin temel amacı öncelikle kentleri doyurmak olarak belirlenirken köylerde yaşayan kadınlar Türkiye’nin modernleşmesi sürecinde öncelikle merkez i yönetim tarafından dışlandılar, ancak bu dışlanma burada kalmadı. Kadının özgürleşmesi açısından bakıldığında ise Deniz Kandiyoti (2019), Osmanlı patriarkisinin saray merkezli olmasına rağmen Cumhuriyet döneminde kırsaldaki kadınların Osmanlı’dan geriye kalan ataerkilliğinin simgelerinden biri olarak algılandığını belirtir. Pınar Selek (2021) de kuruluşundan günümüze inşası devam etmekte olan Cumhuriyet Kadını veya Devrimci Kadınlar arasında da bu bilginin
farklı biçimlerde pekiştirildiğinden bahseder. Cumhuriyet kadınının kentli görünümünde ya da belli bir amaç için örgütlenen devrimci kadının ortaklık kurduğu unsurlar arasında değildir kırsaldaki kadınlar.
Özellikle 1990’ların ortasından itibaren ise, dışarıda bırakılmış bu kadınlar Bergama’daki altın madeni direnişinde, Sinop ve Akkuyu’daki nükleer santral karşıtı
eylemlerde kalkınma karşıtı söylemi savunan önemli figürler haline geldiler. Kadın hareketinin örgütlenme sürecinde ya da literatüründe ise çevreci unsurlar 2000’li yıllarda belirlemeye başladı. Kadınlar neden bir kömür madeninin genişlememesi gerektiği bilgisini bizzat kendi deneyimlerinden edinirken, geleceğe dair de en azından olmak istemedikleri şeye dair bir sözleri, tavırları olduğunu gösterdiler. Ancak siyaset, bu esnek göçebe öznelliğin gerisinde kaldı.
1990’larda projelerin iptali, ertelenmesi ya da çevre hareketinin örgütlenmesi gibi kazanımları getiren kadınların öncü olduğu ekolojik direnişler bugün artık o yerelin daha çok seçim sonuçlarıyla tartışılır oldu. Kaz Dağları özelinde konuştuğum kadınların pek çoğu Çanakkale bölgesinde madencilik faaliyetlerine hâkim olarak, bir noktadan sonra hak arayışlarının da önünün kesildiğini, bunun nedeninin de doğrudan iktidar ilişkileri olduğunu ifade ettiler. Erdoğan’ın Akbelen nöbeti için çevreci görünümlü marjinaller deyimini ya da benzer bir ötekileştirmeyi AKP’nin güçlü olduğu bir yer için, mesela İkizdere’deki protestolarda kullanmadığını gördük. Muhalefet ise bu durumda nöbetteki eylemcilere karşı üstenci bir dil kullanarak didaktik bir yaklaşımla iletişim kurmayı tercih etti. Hafriyatçı ekonominin dayattığı çıkmazla yüzleşme cesareti; yaratıcılığı olmayan söylemlerle iyice daraldı, diyebiliriz. Bu daralmayı da aktivistlerin sorumluluğu olarak görmek, en hafif tabirle kolaycılığa kaçmak, kendi politik alanını apolitikleştirmek olacaktır. Politikasızlık, medyada etkin bir şekilde yer alması gereken tepkiler yerine sosyal medya üzerinden bireysel kullanıcıların (belki sanatçıların) gösterdikleri reflekslerin ön plana çıktığını, sadece onların gündemi de belirleyebildiğini görüyoruz.3
Cumhuriyet kadını olabilmek süreciyle başlayan Türkiye’de kadının geçişken kimlikleri serüvenine, 1960 ve 1970’lerdeki devrimci kadınlarla farklı anlam ve çelişkiler eklenir (Selek, 2021). Bu geçişken, göçebe öznelliği belirleyen günümüzün dinamikleri neler olabilir? Ekolojik direnişlerdeki kadınların birbiriyle kurdukları iletişim bu soruya bir yanıt veriyor. Güney Amerika ülkelerinden Ekvator’da yasa
dışı madenciliğe karşı birlikte direnen kadim halkların birlikte mücadele ettikleri
3 Bu destekler arasında akla ilk gelen Tarkan’ın 24 Temmuz 2023 tarihli paylaşımı olabilir. Jandarmanın 8 kişiyi gözaltına aldığı Akbelen Ormanında ağaç kesiminin de başması üzerine sanatçı, “Durun artık!” çağrısı yapmıştı. İlgili link, https://twitter.com/tarkan/status/1683530932207206400?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ct
wterm%5E1683530932207206400%7Ctwgr%5Efefb72fceb924d680be498d51a4db78b668bda29%7Ctwcon%5Es 1_&ref_url=https%3A%2F%2Fyesilgazete.org%2Ftarkandan-akbelenli-direniscilere-destek-doyun-artik%2F
kentli aktivist kadınlara İspanyolcada Kolonyalist anlamına gelebilen colonas lakabını taktıkları gibi (Sempértegui, 2021) Füsun Kayra’dan da Kaz Dağları yöresindeki köylülerin onun gibi kentten köye göç etmiş herkese İstanbullu diye seslendiklerini öğreniyorum. Yukarıda tartışılan hafriyatçı ekonominin dayattığı sıkışmışlığın failliklerine bir gönderme olarak okuyabiliriz bu deyim ve benzerliği. Yeşil hareketin oldukça içinde yer alan Özge Doruk, Kaz Dağları direnişinin başarısının İstanbulluların dikkatini çekmesiyle bağlantılı olduğunu söylüyor. Bölgede benzer başka projeler de olduğunu bilen aktivistler drone görüntülerinin etkisinin altını çizdi. Özge ve diğer aktivistler için orman kıyımının havadan görüntülerinin Su ve Vicdan Nöbeti ve Fazıl Say konserin için insanların farklı şehirlerden direniş alanına akmasında etkili olduğunu belirttiler. Bu görüntüler eylemlere ayrıca bir çağrının gerekliliğini ortadan kaldırdı ve sadece Çanakkale Belediyesi’nin Fazıl Say konseri düzenlediğini belirtmesi yeterli oldu. Böylece yereldeki kadınlardan kimse bir çağrı yapmasını istemedi, ya da beklemedi.
Kırsala dönen kadınların göçebe özneliğinin iki dinamiğini belirleyebiliriz bu noktada. İlk olarak bu göçün yoğun olduğu yerlerde kent-kır gerginliğinin artmasını ve bu gerginliğin ana damarlarından birini de kadın aktivistler olmakla deneyimliyorlar. Özellikle Gezi Parkı direnişi sırasında belli bir protesto tecrübesi ve yaklaşımı olan kentli aktivistler, maden karşıtı yerel hareketlerde yasal süreçlerin takibi, protestoların örgütlenmesi ve medyanın dilini belirlemek noktasında önemli roller oluyor. Bütün bunlar da, önce kırsalın kentli unsurlarından biri olarak görülmelerine katkıda bulunuyor. Buradan hareketle ikinci olarak kentli kadın aktivistler, maden karşıtı direnişlerde özellikle de yereldeki kadınlarla iletişimlerinde sanki bir antropolog gibi bir rol de edinmiş oluyor. İklim krizi ve ekolojik yıkımla beraber antropoloji tarihsel olarak tekrar parlak anlarından birini yaşıyor. Öncelikle kolonyalizm sırasında daha çok ırksal farklılıkların incelenmesi üzerinden yükselen disiplin, günümüzde artık insan-sonrası ekonomilerin yaratım süreçlerinde başvurulan disiplinler arasında yer alıyor. Benzer bir yaratım rolünü sanatçılar da benimsiyorlar. Yedinci Kıta temalı 16. İstanbul Bianel’inin küratörü Nicolas Bourriaud, bienal için yazdığı yazıda sanatçılara bir antropolog rolü atfettiğini yazmıştı. Çıkış noktası olarak da doğayı ve onunla kurduğumuz ilişkiyi nesneleştirmeden ele almaktan bahsediyordu. Bu da tabii ki, sanatçıların insanın doğayla kurduğu ilişkiyi yeniden kurgularken talep edebileceği rollere bir gönderme içeriyordu. Cumhuriyet kadınlarının incelediği kültürün dışından gözlem ve
değerlendirmelerle ilerlediği antropolojinin ilk zamanlarının yöntemlerine daha yakın bir üslup benimsediğini söyleyebiliriz (Whitehead, 2009). Ancak burada bu üslubun kendisinden çok, en başında Cumhuriyet kadınının kendisi de erkek egemen bir ulusalcılık söylemiyle belirlendiğinden tarihsel bir resmi söylemin bayrağını gelecek nesillere, Osmanlı’dan kalmış kültür unsurlarına taşıma ve aktarma şeklinde çalıştığını görüyoruz (Kandiyoti, 1987).
Kentten köye göçen kadınlar, Türkiye’de ulus-devlet kurulumu adına inşası bugün de bitmemiş cumhuriyetçi, Türk, devrimci gibi kadın kimliklerine yersiz yurtsuz bir eleştiri de getiriyorlar. Hak ve özgürlükleri vatanseverlik çerçevesinde belirlenmiş olan cinsiyet rollerini kırıyorlar. Ancak Kaz Dağları’ndaki gibi direnişler sırasında, örgütlenme süreçlerinde patriarkiyi aşamamış unsurlarla birlikte de hareket edebiliyorlar. Çünkü kırsalın doğa ile kurduğu ilişki devletçi bir anlayışlar kurgulanmaya devam ediyor. Örneğin Çanakkale Belediyesi Su ve Vicdan Nöbetine dair yaptığı açıklamalarda doğrudan Çanakkale savaşını hatırlattığını görüyoruz. Belediye Kaz Dağlarına ulusal bir değer olarak bakarak, Cumhuriyetin kurucu savaşlarında askerlerin bu ormanları böyle davranmamız için mi korudulari diyerek4 direnişe meşru bir alan açıyorlar. Yani Alamos Gold’a karşı gelmek artık cephe savaşlarının kalmadığı bir dönemde topyekûn vatan savunmasından sayılıyor neredeyse. Ve bu söylem iktidar medyasında da karşılığını buluyor tabii ki.5
İkizköy’ün Akbelen Ormanında nöbet alanını dolduran aktivistler kadınlar ise polis ile karşı karşıya kaldığında, sadece bu ormanlarla kurdukları ilişkiden, onu yok etmenin mevcut yaşam biçimlerine vereceği zarardan bahsederek tepkilerini dile getirdiler. Sonuç olarak, Su ve Vicdan Nöbeti’nden belki de daha da fazla ulusal ve küresel medya görünürlüğü olmasına rağmen benzeri bir destek görmedi. Bu açıdan Kaz Dağları Kardeşliği’nin süreci ilginç. Aralarında kentli aktivistlerin de bulunduğu, Kirazlı’ya yakın köylerde yaşayanlar, maden faaliyetleri başlamadan önce yapılan halk bilgilendirme toplantılarına gidiyorlar. Evlerine döndükten sonra biraz
4 Çeşitli örneklerini dinlemek için BBCTürkçe’nin hazırladığı haber belgesel videosuna bakılabilir; https://www.youtube.com/watch?v=yDqw4L6MxS8
5 9 Ağustos 2019 tarihinde Atv kanalında yayınlanan tartışma programına, “Kaz Dağları Yalanı’nın ardında ne var?” başlığı ile ekranlara taşınmıştı. Program’da Alamos Gold’un CEO’suyla röportaj da yapan gazeteci Dilek Güngör’ün de bulunduğu tartışmada 90’lı yıllardaki Bergama direnişinin arkasında Almanya’daki STK’lar olduğu Gülen Hareketi üzerine bir kitap yazdığı sırada süikaste uğrayan akademisyen Necip Hablemitoğlu’nun başka bir kitabında bu Alman STK’larının Türkiye’deki etkisini yazdığı vurgulanıyor. https://www.sabah.com.tr/video/haber/kaz-daglari
yalaninin-ardina-ne-var
araştırma yapıyorlar ve bir araya geldiklerinde Alamos Gold şirketine devredilecek bu projenin bir eko-kırım olduğunda, sürecin anti-demokratik ilerlediğinde birleşiyor. Kirazlıya yakın köylerde buluşmalarına devam ederken Kaz Dağları Kardeşliği instagram hesabını açıyorlar. Bu süreçte, sadece doğa korumacı ve şirketlerin yararına olduğunu gördükleri işletme süreçlerine dair bilgilendirme içeren bir dil kullanıyorlar. Sonrasında ise iki şekilde ulusalcı bir kimliğe bürünüyor direniş. Birincisi, Su ve Vicdan Nöbetinin Çanakkale Savaşı dilini kullanan Çanakkale Belediyesi’nin çağrısıyla gerçekleşiyor. İkinci olarak da, ulusal medya ve drone görüntülerinin etkisi de vatan savunmasına yönelik bir motivasyon sağlıyor.
Çanakkale’nin Kirazlı ilçesinde ilk direniş evini açan ve Kaz Dağları Kardeşliği sosyal medya hesabının kullanıcıları olan aktivistler ile Akbelen ormanı direnişi sözcülerinin Su ve Vicdan Nöbetinin daha sonra bu aldığı ulusalcı söyleme kıyasla birbiriyle daha fazla benzeştiğini görüyoruz. Kentten çıkıp Kaz Dağlarına yerleşen konuştuğum kadınlardan hiçbirinin aklında Gezi Parkı Direnişinden sonra tekrar bir aktivist deneyimi yaşamak, daha tecrübeli aktivistler olmak gibi bir amaç olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. İkizköylü kadınların hikayesini dinlediğimizde de kendilerini ifade etmek için aslında yeni bir ekolojik yıkım üzerinden ulusal ve küresel bir görünürlük kazanmaya ihtiyaçları olmadığı anlıyorsunuz. Çünkü hali hazırda bir kömür madeninin yanında yaşıyorlar yıllardır. Akbelen Ormanı, son bir umut.
Kentli aktivistlerdeki antropolog rölünün en az iki farklı şekilde deneyimlendiğini görüyoruz. Öncelikle, kent merkezli bir algıdan çeperlerdeki ötekine bakarak, onun yeri geldiğinde kontrol edilmesine yönelik bilgileri toparlama görevine tabii olanlar. Diğerleri ise, insan – sonrası antropolojinin baktığı farklı yaşam koşullarının birbiriyle kesiştiği yerlerdeki insan –dışı sığınaklara bakan, o sığınakların insan topluluklarıyla ilişkisini inceleyen çalışmaların bir parçası olmak. Hatta günümüzdeki bu incelemeye bu insan – sonrası yaşam sığınaklarının yaratımının da bir parçası olmayı ekleyenler de var. (Whitehead, 2009; Ingold, 2016) Belki de onlara kısaca yaşam savucuları diyebiliriz. Sahipleninlen farklı rol ayrımlarının bugünkü medya diline dair de önemli bir ipucu verdiğine inanıyorum. İlk rolü üstlenmiş aktivistler hali hazırdaki güç ilişkilerinde konumlanarak yaşadığımız hayatı ikiliklere, çatışmalara, ya da herhangi bir popüler söyleme indirgemekle yetinebilirken; diğeri ise farklı ölçeklerdeki yaşam döngülerinin oluşturabileceği sığınakların krizler çağındaki olanaklarına odaklanıyor. Örneğin Ekvator’daki kadim
halkların kadınlarıyla kentli kadın aktivistler arasındaki iletişime odaklanan çalışmasında Sempértegui (2021), maden bölgesinde yaşayan yerel kadınların, polisle ya da yasadışı maden aktivitelerine destek veren diğer yerel unsurlarla kendilerinin karşı karşıya geldiklerini kentli aktivistlerin ise yerelin bu durumunu raporlarında kullandıklarına dair bir algıları olduğunu ifade ediyor. Yaşam döngülerinin krizler çağındaki olanakları ise kadınların kurdukları yerel kooperatifler, 2024 yerel seçimlerinde Akbelen direnişinin önde gelen isimlerinden Nejla Işık’ın muhtar seçilmesi, veya Su ve Vicdan Nöbeti’ndeki aktivistlerin motivasyonları6farklı örnekler olabilir ve hepsi de insan-sonrası bir eleştiriye tabiidir. Burada söylem oluşturma açısından ise her ikisinin verili gerçekliği ise bütün bunların iletişim aygıtları olmadan yapılamayacağı.
Hafriyatçı patriarkiye karşı mücadele ederken bu farklı direniş söylemlerinin medyadaki ortaklıklarına ve rekabetine bakarken başka bir medyanın olumlamalarının da, bu ortaklık ve rekabetle beraber yaşandığını görüyoruz. Braidotti’nin bahsettiği anlamda farklılıklarını tanıyan bir beraberlikle birbirine sığınma alanları oluşturacak bir “biz” söylemini kimin, nasıl, hangi iş birlikleriyle
kurgulayabileceğini düşündüğüm, takip ettiğim ve deneyimlediğim yerdir medya insan – sonrası anlamıyla.
Gelişme 2:
İnsan Sonrası Medya ve Biz
“Kimsenin ilham perisi olmaya zamanım olmadı… İsyan etmekle çok meşguldüm” Leonora Carrington
Medya ve iletişim aygıtlarına insan sonrası yaklaşım, yaşamla kurduğumuz ilk bilişsel duyumu bedenimiz aracılığıyla kurduğumuzu hatırlıyor öncelikle. (Syvia,
6 Dwtürkçe’nin nöbetteki akvistlerle yaptığı röportaj-haber, https://www.dw.com/tr/kaz-da%C4%9Flar%C4%B1nda-su ve-vicdan-n%C3%B6beti/a-49860461
2021) Latincede ortada olan şey, aracı anlamındaki medium kelimesinden gelen ve Dünya üzerindeki yaşama dair ilk zihinsel algımızı biçimlendirmemize aracı olan bedenlerimizle kendimizi ve yaşamı duyumsadık. Bugün de halen bu bedenin olanaklarına, başına gelenlere dair bilgiler üretmeye ve yaymaya devam ediyoruz. Yaşamı dilin olanaklarıyla anlamaya daha fazla yöneldikçe bu çizgisel birikime tabii özneler olmaya sıkıştık. Bu yüzden Foucault, tarihsel sürekliliğin resmi versiyonuna karşı bireyin direnişinden bahseder. (1977) Bu direniş, bedensel ve aşkın bir deneyim olabilir. Çünkü bize atfedilen kimliğimiz ya da kimliklerimizin en azından konfor alanlarından çıkarız. Braidotti’ye göre sabit kimliklerimizin doğrusal akışından ayrılma süreci travmatiktir. (Syvia, 2021) Kimliklerimizden önce ise Özne oluşumunda iletişimin yerine dair genel bir parantez açmak gerekiyor belki de. Söylem oluşumu dışında bir iletişimden bahsedilebilirken, ondan (yani iletişimden) önce bağımsız olarak var olan öznelliklerden bahsedemiyoruz. (Choukah & Theophanidis, 2016) Dilsel alanın dışındaki iletişimin, Özne oluşumuna katkısını yine iletişimin nasıl ele alabileceğine insan – sonrası bir perspektifle nasıl bakabiliriz? Bu dilsel anlatım etrafındaki teknolojiler, insan-dışı organizmalar ve bedenin bütün bunlardan nasıl etkilendiği ve onlara nasıl eklemlendiği insan-sonrası medyanın alanı içine giriyor. Burada insan-sonrası yaklaşım medyanın öncelikli önemi üzerinde ısrar ederek, onun farklılıklar arasındaki gerilimleri çözen ve kişinin kendi özneleşme süreçlerine çeşitli ölçeklerde eleştirel ve yaratıcı bir şekilde müdahale etme fırsatlarını yaratan rolünü vurguluyor. (Syvia, 2021) Travmatik olduğunu bildiğimiz direniş alanları, bu anlamda tarihsel sürekliliğe baş (bireysel) kaldırıların toplamı iken, aynı zamanda bundan önce olduğumuz şeyi geride bırakmayı birlikte deneyimlemek anlamına da geliyor. Bu direniş mekanlarının şenliği ve kendi mücadelesini ifade ediş biçimi de şimdiyi ve olmaya yöneldiğimiz şeyi olumlamaya yönelik olarak devam ediyor. Bu noktada Akbelen gibi yereldeki kadınların görünürlüğünün belirgin olduğu direnişlerde beliren iki önemli söylem olduğunu görüyoruz. Kadınların devlet-şirket-polis ilişkisinde şiddetsiz eylemi sembolize etmeleri ve açıkça maden faaliyetlerine alternatif ekonomileri talep ediyor olmaları. BBCTürkçe’nin yayınladığı belgesel – haberde de gördüğümüz gibi, madencilik faaliyetleri için özel arazilerin öncelikle kamulaştırılıp maden şirketlerine devredilmesi sürecinde istihdam süreçlerinin emek sınıfı unsuru olabileceği düşünülen erkeklerin süreç içerisinde artık haklarını aramayan bir unsur olmaya terk ediliş hikayelerini kadınlar kendi deneyimleriyle anlatıyor. Maden faaliyetlerinin yayılması için çıkarılan yasa ve uygulamalar karşısında ise yine
kadınlar, hayır deme haklarını hatırlayan ve hatırlayan direniş özneleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu noktada farklı bir emek – sermaya dönüşümü araştırması, bölgedeki rüzgâr tribünleri projelerinin nasıl ilerlediğine bakarak da yapılabilir.
İkizköy-Direniyor sosyal medya hesabında kömürün iklim krizindeki failliğini bilimsel ve ulaşılabilir bir dil ile ifade ederek gençlerin ve doğanın gelecek hakkını da savundular. Ekolojik bir direnişten iklim krizinin nedenlerine dair bir paylaşımını, ilk defa İkizköy-Direniyor hesabında gördük. Politika yapım süreçlerine baktığımızda da hafriyatçı ekonominin zararlarını en aza indirgeyen, kömürden adil çıkışı öngören planları olduğunu iddia eden politikacıların önce kadınları ikna etmeye, desteklerini almaya çalıştıklarını zamanla daha da sık göreceğimizi umuyorum.
Türkiye yerelinden insan sonrası eleştirel teoriye baktığımızda, Braidotti Avrupa merkezciliği eleştirdiğini söylese de olumlayıcı yaklaşımın Türkiye gibi otoriterliğin giderek arttığı coğrafyalarla nasıl bir diyalog kurabildiğini ve bu diyaloğun geleceğinin neye benzeyebileceğini kestirmek zor. Bu noktadaki telaşım, her zaman bireysel hafızamı temsil edecek olan Türkiye’den benzer düşünsel kanalların açılmasının zorluklarına odaklanıyor. Demokrasiyi artık büyüme ekonomileriyle
onaylamayacak bir yeni Dünya’ya Türkiye nasıl bir katkı sunabilir? Bugünün toplumlarında bu sorunun iki ucu var. Birisi Mars’tan üzerimize düşen, kapitalizm sonrası hafriyatçılığın kazanmaya devam ettiği bir dünyada zenginleşmeye devam edenler arasında Türkiye’den hangi güçlü kimlikler olacağısorusunun demokrasileri zaten unutturan bir insan-sonrası. Diğeri de, Kaz Dağları ve İkizköy direnişlerindeki kadınların böyle bir soruyu daha da iyi hale getirebilecekleri bir yaratım noktası. İlk olasılığın zaten demokratik bir seçenek olmadığını görerek yeni materyalizmin gördüğü ve uyardığı şey, bugün artık çok açık:
“Antroposen bir boşlukta değil, bilişsel, biyo-genetik ileri kapitalizm ve medya-enformasyon teknolojileri çerçevesi dâhilinde gerçekleşiyor. Bugün sermaye değerini oluşturan şey bizatihi yaşayan maddenin enformasyon gücü – bizzat yaşamın politikası-, bu yaşamın içkin nitelikleri ve örgütlenme kapasitesi. Çağdaş kapitalizmin biyo-genetik yapısı, yaşayan her şeye dair bilimsel ve iktisadi kavrayıştan kar yaratma kapasitesini arttırıyor. ….. bu durum çözdüğünden daha fazla problem yaratıyor. Böylece, seralar Ay istasyonlarına benziyor olabilir ama ürünler çoğu zaman kayıtdışı göçmenler tarafından toplanır.” (Braidotti, 2017)
İnsan dışı varlıklarla beraber bir Biz’den bahsedebileceğimiz bir gelecek olanaklarını nerede ve nasıl oluşturuyoruz bugün?
J.J. Sylvia, insan sonrası medyanın öncelikle deneysel iletişim etkinliklerini benimsemesi gerektiğini, yaratıcı olanakların arttırılmasına yönelik olan toplulukların böylece cesaretlenebileceğini ifade ediyor. Özellikle Kaz Dağları Kardeşliği hesaplarının ilk anlarıyla örnekleyebileceğimiz, medya araçlarının olanaklarının bir amaçla kullanılması anlarına bakmakta fayda var. Çünkü bu süreç, bir yanıyla bir ekolojik yıkım etrafında topluluk oluşturmanın da önemli araçlarından biri. Sonrasında ise, bir gazetecinin bölgeye gidip konuştuğu ve aldığı bilgileri aktarma ve paylaşma aşamalarını hem etkileyen, hem de kendi içinde bir haber değeri de olan bir deneyime dönüşüyor. En önemli aşamasında da farklı iletişim araçlarıyla yeniden yorumlanarak bir söylem oluşumuna dönüşüyor. Tabii bu hikayenin sadece bir kısmı… Dolayısıyla, deneysellikten sonra esneklik geliyor. Günün sonunda, bilişsel olan bilgiyi bizimle paylaşacak; bize, bedenimize olmakta olanı düzenli bir şekilde aktaran ya da bu aktarımları bizimle beraber toparlayan alan da medya oluyor. Deleuze bunu daha doğrudan, bilişsel bilgiyi dilin yarattığını söyleyerek ifade ediyor.
İnsan sonrasın medyanın deneyselliğinin nasıl olması gerektiği farklı bir çalışmanın konusu olabileceğini belirterek, deneyselliğin esnekliğine verilen reflekslerin yaratıcılığını görmemiz gerektiğini vurgulayacağım. Çünkü öyle görünüyor ki, Kaz Dağları ya da İkizköy gibi direniş anlarında şimdi, göçebe öznelliklerin kartografisinde birer manifestosu niteliğini taşıyor. Örneğin 2021’de Kirazlı Altın Madenin hemen yanındaki ağaçlık alanda kadınların yaptıkları Las Tesis dansı protestosu böyle bir manifestoya bir örnek olabilir.7
Geçmişin travmaları, geleceğin olanakları arasında hayır deme hakkı üzerinden görünürlüğünü sağlayan bir şimdi’yi birbirimize nasıl aktardığımız kendi öznelliğimi kurguladığımız bir alan. Bu alanın deneyimleri bir gazete küpürünün yarattığı söylem de olabilir, dağlarda kadına karşı şiddete dair politik eylem dansında da.
7 Şili’de disiplinlerarası, kesişimsel ve kapsayıcı bir feminist kollektif olan LAS TESIS, performanslarını polis, hükümet yetkilileri ve diğer güç sistemleri tarafından kadınlara yönelik kurumsallaşmış cinsel şiddete yönlendiriyorlar. Kolektifin 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla 2019 yılında Santiago’da bir devlet binası önünde yaptıkları dans-eylem kısa sürede dünyaya yayılarak en az 200’den fazla yerde gerçekleştirildi. Türkiye’de de kolektifin performans için kaleme aldığı şarkı Türkçeleştirilerek farklı yerlerde uygulanmıştı. Kaz Dağlarında ise kadınlar, doğa ve kadının sömürüsünün failinin patriarki olduğuna dair bir performansı da Kirazlı Altın madenin hemen yanında, 2021’de gerçekleştirdiler.
ekolojibirliği.org
Sonuç:
Bu yazıyı adım adım, göçebe öznelliklerin direniş anlarında insan-sonrası medyadali olumlama olanaklarına getirmeye çalıştım. Bunun için öncelikle hafriyatçılığın yarattığı antropojenik dönüşümün ve eşitsizliklerin farklı ölçeklerdeki durumunu küresel ve yerel tartışmalarla haritalandırmaya çalıştım. Ardından da Kaz Dağları ve İkizköy örnekleri üzerinden maden karşıtı hareketlerdeki kadınların göçebe öznelliğine dair bir kartografi çıkarmaya koyuldum. Braidotti’nin ifade ettiği anlamda bir insan sonrası etiğin olumlayıcı yönünün, Türkiye’de kırsala dönüş yapan kadınların öznelliğinde nasıl deneyimlenmekte olduğuna bir notun, böylece düşülmüş olduğunu umuyorum.
Makalenin ayrıca kendi çalışma ve deneyimlerimizi paylaştığımız akademik bir yazı, yazılı ya da görsel-işitsel bir haber, belgesel, video çalışması, ya da sanatsal herhangi bir ifadenin olumlayıcı bir iletişim çalışması olabileceğine dair bir cesaretlendirme girişimi olarak da okunabilmesini umuyorum.
Braidotti’nin kartografi çalışması, sanal zekânın sınıf ayrımına etkisine ya da ırkçılık ve otoriterliğin artışı gibi sorunlara önleyici bir strateji getirmiyor; iklim krizinin hızını ve etkilerini daha bütüncül bir şekilde kavramamız için yaratıcı yöntemleri işaret ediyor. Yani telaş içerisinde ama düşün dünyalarımızın kıymetini de unutmadan ve atlamadan insansız olmayan insan sonrasının da insan topluluklarının ömrü için uzun olabileceğini hatırlatıyor. Bu gerçeği umursamayı tavsiye ediyor biraz da. Çünkü böylece, yine Deleuze’ün ifade ettiği anlamda hakikatimizin en önemli yansıması olan başımıza gelenlere daha fazla tutunup sahiplendiğimiz ölçüde onları dönüştürme kapasitemizin artışını her geçen gün daha da fazla deneyimleyebileceğiz.
Eleştirel bir bakış açısıyla olmakta olanı birbirimize aktarırken aynı zamanda bedeni ve insan-dışı olanı da kapsayan sorularla olumlanabiliri arayan, deneysel bir iletişim biçimi yaratabilir miyiz? Ekolojik direnişlerdeki kadınlar, tam olarak bunu yaptıkları için liderlikleri ve kazanımları, içsel bir kendiliğindenlik barındırıyor olabilir mi? Böyle bir kendiliğindenlik yeni materyalist düşünürlerin yapılandırmaya çalıştığı bir ikili karşıtlıklar sonrası dünyaya dair veri veriyor mu? Bu sorularda bir anlam, dönüşüm olanağı, ve yaratıcılık buluyorsak insan-sonrası bir yaklaşımı zaten düşünüyoruz demektir.
Referanslar:
∙ Adaman, F. (2016). Environmentalism in Turkey (M. Arsel, Ed.; 0 ed.). Routledge. https://doi.org/10.4324/9781315256245
∙ Adak, Hülya, and Ayşe Gül Altınay. 2010. Guest editors’ introduction: at the crossroads of gender and ethnicity: moving beyond the national imagination. Dossier on gender, ethnicity and the nation-state. New Perspectives on Turkey 42(Bahar):9–30
∙ Adem, Ç. (2016). Non-State Actors and Environmentalism. In Environmentalism in Turkey (pp. 71–86). Routledge
∙ Altınay, A. G., Contreras, M. J., Hirsch, M., Howard, J., Karaca, B., & Solomon, A. (Eds.). (2020). Women Mobilizing Memory. Columbia University Press. https://doi.org/10.7312/alti19184
∙ Bergama’dan iklim grevlerine, Türkiye’de ekoloji mücadelesinin seyri: Aktivistler anlatıyor (1) – Yeşil Gazete. (2019, Kasım 26). https://yesilgazete.org/bergamadan-iklim grevlerine-turkiyede-ekoloji-mucadelesinin-seyri-aktivistler-anlatiyor-1/
∙ Braidotti, R. (1994). Nomadic subjects: Embodiment and sexual difference in contemporary feminist theory. Columbia University Press.
∙ Braidotti, P. (2013). The Posthuman. Polity Press.
∙ Braidotti, R. (2016). Posthuman Critical Theory. In D. Banerji & M. R. Paranjape (Eds.), Critical Posthumanism and Planetary Futures (pp. 13–32). Springer India. https://doi.org/10.1007/978-81-322-3637-5_2
∙ Canefe, N. (2016). The Politics of Public Protests Against Extractivism in Turkey. Peace Review, 28(1), 10–19. https://doi.org/10.1080/10402659.2016.1130367
∙ Côte, M. (2023). Furious depletion—Conceptualizing artisan mining and extractivism through gender, race, and environment. Frontiers in Human Dynamics, 5, 1097195. https://doi.org/10.3389/fhumd.2023.1097195
∙ Erdoğan, Akbelen’i hedef aldı! “Çevreci görünümlü marjinaller…” (2023, 8 Ağustos). https://www.youtube.com/watch?v=AI2I-k2TJqM
∙ Gudynas, E. (2010). The New Extractivism of the 21st Century: Ten Urgent Theses about Extractivism in Relation to Current South American Progressivism,. Center for International Policy.
∙ Gudynas, E. (2020). Extractivisms: Politics, economy and ecology. Fernwood Publishing ; Practical Action Publishing.
∙ Kandiyoti, D., Al-Ali, N., & Spellman Poots, K. (2019). Gender, Governance and Islam. Edinburgh University Press. https://doi.org/10.1515/9781474455459
∙ Kaz-daglari-raporu_3.pdf. (n.d.). en son ulaşım 14 Nisan, 2024, from https://cdn tema.mncdn.com/Uploads/Cms/kaz-daglari-raporu_3.pdf
∙ Pınar, S. (2021, Mayıs 21). What do we learn from the feminist movement in Turkey. https://www.youtube.com/watch?v=hd-SLaFv714&t=2217s
∙ Sempértegui, A. (2021). Indigenous Women’s Activism, Ecofeminism, and Extractivism: Partial Connections in the Ecuadorian Amazon. Politics & Gender, 17(1), 197–224. https://doi.org/10.1017/S1743923X19000023
∙ Whitehead, N. L. (2009). POST-HUMAN ANTHROPOLOGY. Identities, 16(1), 1–32. https://doi.org/10.1080/10702890802605596
∙ Yeşil Gazete. (2020, Şubat 26). Kumarlar’dan devlete: Verdiğiniz Sözleri Tutun. Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/kumarlardan-devlete-verdiginiz-sozleri-tutun/
∙ Yavaş, Mubammet. (2023, Mart 03) Kumarlar’da maden şirketine karşı su direnişi: Su bizim, suyumuzu alacağız. Yeşil Gazete. https://yesilgazete.org/kumarlarda-maden sirketine-karsi-su-direnisi-su-bizim-suyumuzu-alacagiz/
One thought on “Maden karşıtı direnişlerde göçebe öznelliklerin Türkiye’den bir kartografisi ”