18 yaşındayım… Annemin mesleği sebebiyle Denizli’de yaşıyorum. Legal (bandrollü), illegal (korsan) her tür yoldan kitap satıyorum. Ama çok daha güzeli, her kapıdan her kitabı topluyorum. Akşamları eve döndüğümde odama kapanıp okuyorum ve radyo dinliyorum. Şimdi hatırlamadığım bir program var o zaman ama her akşam yayına aynı şarkıyla başlıyor: “Işığın Yansıması” adlı grubun, Orhan Veli‘nin “Birdenbire” şiirinden bestelediği şarkıyla. Yalnızım. Yapayalnızım. Melankoliden başka tutunacak dalım yok.
Ne bulursam okuyorum. Bulamadıklarımı buluyorum. Okuduklarıma ömrümü yatırıyorum.
Bu yazı da öyle bir vakit yazıldı. Devlet yine öldürüyordu ama ben henüz öğreniyordum bunu. Ancak böyle anlatabilmişim… Peki.
Babam, Nazım Dursun’a… 31 Aralık 1992 31 Aralık 2024 takvimin bir tek gününde bir milyon çizik bir milyon sızı, bir tek çizik üstünde
-bir- seni hatırladığımda kendimi hatırlıyorum. senden daha çok unuttuğum biri. senden daha çok tattığım ama sanki hiç tanımadığım. yine de sen, hatırladıklarımızın, yalnızca unuttuklarımız arasından çıkmadığını öğretensin bana: kutsal bilgi. iyi bilgi, baba!
-iki- vardır kiminin ölümünde, ilk görüşte tanırsın. yaşadığını yadsısa da ölümü, öldüğünü yadırgamaz. hayata hazırlıksız yakalanmış, dünyaya ‘ters gelmiş’ çocuklar… al bunu da sen hatırla!
-üç- senden bana bir “kirli ağustos” kaldı yolun sonunda. ne şubat, ne aralık… “kirli ağustos”. şâiri bile reddedecek handiyse, o denli senden mirastır bana: bak, “gözkapaklarımı da yaktım sonunda.”
“Ben ay ile aynı huydayım. Uyumuyorum, sabaha kadar söz söylüyorum.”
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî “Dîvân-ı Kebîr”
Söylenmiş nice söz birikti, düşülmüş bir dolu şerh, aşılmış bir yığın zül, geçilmiş onca yol. Sonra sessizlik geldi çünkü her şeyin sonu kesin bir suskunluktur: Kesin ve keskin. İstemli ya da istemsiz bir sükût… ve sükût ikrârdan gelmez her zaman, bazan ikrâhtan da gelir. Üstelik ikrâhtan geldiğinde susmaya dair karar daha kat’idir.
Güncel birkaç yazı üzerine çalışırken, silinip gitmiş ve uzunca bir süre karanlık bir kuyuda uyuklamış geçmiş paylaşımlarını da hızlandırmayı ve kişisel arşivimin tamamını bu sayfada bir an evvel toplamayı hedefliyorum. Bunun bazı zorlukları oluyor elbette, ki bunlardan en önemlisi de zaman. Birçok metnin veya deşifrenin üzerinden yeniden geçmek ve neredeyse hepsini redakte etmek gerekebiliyor. Ama daha önemlisi, en yakını 13 yıl öncesine ait bu içeriklere güncel şerhler düşme ihtiyaç ya da zorunluluğu…
İnsan, değişiyor. Bundan gocunacak değilim. Bırakın “her devrin dilini” konuşmayı, “zamanın ruhu” gibi bir romantizmle bile düşüncelerimi eğip bükme ferasetsizliğine düşmemeye gayret ettim hep. Tabii insan aynı zamanda aldanabiliyor, aldatılabiliyor da. Bu, devletin içine kendi elleriyle, her istediklerini vererek yerleştirdikleri kadrolarla çıkar çatışmaları başlayınca “aldatıldık” diyenlerin yaptığı gibi bir yalan ve çarpıtmayla aklanmıyorsa, bir sorun teşkil etmez diye düşünüyorum. Bugünlerde yeniden kör topal ve bence eskisinden çok daha belirsiz, plansız ve şuursuz şekilde başlatılmaya çalışılan “açılım” girişimini ele alalım. İlk teşebbüs üzerine Eylül 2010’da kaleme aldığım “Namerdin ‘barış’ masası” başlıklı yazıyı yeniden yayına hazırlamaya çalışırken nasıl bir tongaya düştüğümüzü, düşürüldüğümüzü net bir biçimde gördüm. Aynı durum, bu söyleşide değindiğimiz “Ergenekon Davası” sürecinde de yaşandı. AKP’nin, “statüko” ve hatta “derin devlet” olarak nitelendirdiği yapıları ortadan kaldırmak gibi bir kaygısı olmadığını ve aslî amacın bunların kontrolünü ele geçirmek olduğunu yıllar içerisinde tecrübe ettik. Bakınız, kendilerine yönelik olarak açılan “kapatma davası” esnasında feveran edip çok geçmeden DTP (sonra BDP, sonra HDP ve bugün Dem Parti) hakkında aynı dava açıldığında büründükleri kılıksızlık da AKP’ye dair çok işaret veriyormuş aslında. Ama bu ülkenin ve burada yaşayan barış yanlısı insanların ezeli hasreti olan eşit yurttaşlık ideali konusunda o kadar heyecanlanmıştık ki, tüm tereddütlerimize ve kafa karışıklığımıza rağmen umutlanmadan edememiştik.
Değişim, yanılgı, tuzak, hayal kırıklığı ya da başka bir dolu şey… Bugün belki bambaşka değerlendirebileceğimiz, farklı yanlarına bakabileceğimiz tecrübeler… Arşiv, bazan her şeyi daha iyi kavramamızı sağlayan işaretler koyabiliyor önümüze. En çok da bu nedenle değerli buluyorum dönüp geçmişe bakmayı. “Bilgelik, kendi aptallığından sağ çıkmanın ödülüdür,” demiş Brian Rathbone. Bilgelik makamına henüz erişememiş olsak bile, hem daha sağduyulu hem de daha temkinli davranmayı öğrendiğimize inanıyorum.
Söyleşiyi yeniden okurken, çok özlediğimi fark ettiğim Ferhat Kentel’e mahsus selam ederim…
Bugün, 13 Aralık. Erdal Eren’in, yaşının büyütülerek idam edilişinin yıldönümü. 44 yıl geçmiş. Dile kolay. Abimiz olamayacak kadar kardeşimiz kalan bu güzelim insan yaşasa, 61 yaşında olacakmış bugün. Dile bile kolay değil.
Belki derman bulamadım, belki de bir sebebi yoktu. Aynı günler geçmişin değil, bugünün sancılarıyla cebelleşiyorduk. Aslında, geçmişin yarattığı bugünün sancılarıyla demek daha doğru. Bu arşiv yazısını 12 Eylül günü paylaşamadım. Ama günün ne önemi var? Nasılsa, darbe devam ediyor!
E.D., Eylül ’24 – Grünberg
Baylar! Bin dokuz yüz seksen beşteyiz!
Bu dünyaya böyle yanlış doğmak, hazırlıksız düşmek, ‘ters gelmek’ can sıkıcı bir şeydir baylar! Ama öte yandan bu dünyaya bunca can sıkıcı yollardan düşmenin ağırlığı ve neredeyse doğuştan gelen bilgeliğiyle birlikte, tuhaf, hatta çoğu zaman komik bir hafifliği ve güzelliği de vardır. Belki de yazar tam da böylesi bir hâli anlatmak için yapmıştır “Varolmanın dayanılmaz hafifliği” tanımını. Bu dünyada yaşayan herkes öyle kolayından var olamaz ve işte o hafiflik de ancak var olabilmeyi göze alanlarda vardır. Öyle bakmayın, nedenini nasılını sorgulamayın,“Peki işe yarıyor mu?” gibi saçma bir soru sormayın, adamın da asabını bozmayın baylar! Siz önce şunun cevabını verin: “Siz Ruhi bey, nasılsınız?” Ve hatta, nedensiniz?
Herhangi bir vakit tanrıya inanıp da sonradan vazgeçmiş değilim. Dinler, en başından beri, yazılmış iyi masalların gölgesinde kalmış vasat masal taklitlerinden öte bir anlam ifade etmedi benim için. Konuya vakıf olmadığımdan değil, aksine enikonu bilgi sahibi olduğum için reddettim tanrıyı ve onun türlü yollarla “gönderdiği” iddia edilen dinleri. Fakat, yine de orada beni anlatı bakımından suyuna çeken şeyler olmadı değil. Evet, çoğunlukla vasattı ama zaman zaman ilgi de uyandırabiliyordu. Yolun ve hikâyenin başında, benim diyen tek tanrılı dinleri bin bir eteğinde keyifle sallayacak olan mitoloji sözkonusu olduğunda ise, keyfim ve iştahım daha da kabarıyordu. Velhasıl, tanrıyla ve dinlerle eğlenmeyi, oradaki içerikle oyunlar oynamayı ezelden beri seviyorum. Yazdıklarımda bunun sayısız örnekleri de vardır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol”, “Gordion Düğümü” ya da “İnsana yenilen Eros” gibi.
Hrant Dink‘in doğum günü vesilesiyle, 2008 yılının Ocak ayında yazdığım “Fırat’ın adı” yazısına yer vermek istedim. Kıymetini bilemediğimiz Hrant’ın, gidişiyle bile bize öğretmekten hiç vazgeçmediği görkemli hayatına, kişiliğine ve mücadelesine sonsuz saygıyla.
İyi ki doğdun, Ahparig!
E.D., Eylül ’24 – Grünberg
“… ve Yehova, ‘Bunların hepsi tek kavim’ dedi. ‘Konuşacakları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların: Birbirlerini anlayamaz olsunlar’… Ve Ademoğulları, kentlerini kuramadılar… Oraya, ‘BABİL’ dendi… BABİL, yani ‘karışıklık’…”
Nagehan Alçı’nın eski eşi Rasim Ozan Kütahyalı hakkında X’te yazdıklarını gördükten sonra şaşırdığımı pek söyleyemeyeceğim. Bütün krizlerini yıllardır hepimizin gözleri önünde geçiren, dengesi ve ayarı olmayan, Ahmet Altan ve Taraf gazetesinin başımıza tümden bela ettiği bu canlıdan başka türlüsünü beklemiyordum zaten. Vasatlık denen şeye tur bindirecek ölçüde bir çirkinliğin sıradan ama tehlikeli temsilcilerinden biri olan Kütahyalı, hiç kimseye geldiği bu noktadan fazlasını en başından beri vaat etmiyordu. Galiba en başta da “hayat arkadaşına”.