Unutmadığını hatırlamak

Klişeye düşmek istemem ama ne var ki, Eylül de pek müsait buna. Akşamlar ufaktan serinliyor, uyku aralarına küçük ürpertiler giriyor, yeşilin ve mavinin canlılığı gitgide azalıyor, güneşin sarısı yerini daha güzden bir sarıya bırakıyor. Zaman, kendini her zamankinden fazla hatırlatmaya başlıyor. İnsan tarihleri, günleri daha fazla karıştırıyor. Dün yaşadığı bir şey acaba gerçekten dün müydü diye düşünürken bir bakıyor ki, bu sabah geçmiş başından. Takvimin şirazesi kayıyor. İsimler gölgeleniyor. Rüzgâr tam rüzgâr bile olamamışken henüz, esmeyi yeni öğrenirmiş gibi üstümüzden başımızdan acemize kayıp geçerken, iç içe geçip perçinlenmiş hüzünle kederi de sürüyüp getiriyor ayaklarımızın dibine. En hatırlamamız gereken, her şeyi hatırlamamız gereken mevsimde dünya bizi unutmaya çağırıyor. Unutmuyoruz belki ama unutmadıklarımızı bile yeniden hatırlamamız gerekiyor.

Continue reading “Unutmadığını hatırlamak” →

Yeni Hikâye

Az buçuk ustası, bir vakit kalfası, çokça da çırağı oldum bazı şeylerin ama ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… “İnsan” mefhumu algıda değiştikçe, Karl Marx’ın, neredeyse altında imzası olan Terentius’tan bile fazla benimsediği, “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” (“Homo sum, humani nihil a me alienum puto”) sözünün anlamı biraz daha ayyuka çıktıkça ya da daha bir yerine oturdukça belki, o mayadan geldiğim için ben de ustalaşıyorum elbet birçok şeyde. Nâzım gibi kesin bir tavırla, “Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta,” diyebilir miyim bilmiyorum bu romantik saflık bünyede bakî oldukça ama galiba dengeyi öğrendim biraz. Denge, kendini öğretti bana. Tevazunun ve özgüvenin dengesini de. Biraz kurcaladım ve biraz da çözdüm galiba, kendi kendinin hakkını verebilme terazisini de.

Ne uzmanıyım herhangi bir şeyin ne de gurmesi… Ama bir terazi bana dedi ki: En başta kendi kendinin kıymetini bilmeyenin biraz zor okunur esamesi. Çünkü burası, manipülasyon vadisi. Bir hamlede aklını alırlar, bir anda zemin kayıp gider ayaklarının altından, kaşınıp durmaktır ondan ötesi.

“İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değil.”

Söz burada işte. Bana Nil Karaibrahimgil gibi kafiye aratmayın gayri… Haydi! 

Continue reading “Yeni Hikâye” →

Ceyda Tutum ile Kör Sıralama: ŞEBNEM FERAH

“Kör Sıralama”nın üçüncü ama aslında “onursal” listesini sona bırakmışız. Belli ki bu konuda daha konuşuruz, daha çoook anlatırız ve bundan da usanmayız.

Bunun ilk adımını müthiş bir keyif ve gururla atıyoruz ve bu sayfaya dev bir Şebnem Ferah posteri gererken biz de hem geriliyor hem de geriniyoruz.

Buyursunlar:

EMRE DURSUN: Kavga etmeden önce anlaştığımız noktaya geri dönelim hemen:

Continue reading “Ceyda Tutum ile Kör Sıralama: ŞEBNEM FERAH” →

RESİM

İş güç, falan filan derken ne planlanan, yarım yamalak kalan yazılara zaman kaldı ne de sözü verilen söyleşilere mesai harcamaya… İllâ olur, illâ yapılır, iş değil… Ama bende ya da sizde şu etkiyi yaratır mı artık benim yaptığım herhangi bir şey, bilmem. Çünkü ben gördüğüm an büyülendim her santiminden.

Velhasıl, ben unumu elemeye başlıyorum hafiften. Sahne onun artık.

Oğlum diye demi… Oğlum diye diyorum, iyi mi! İYİ Kİ!

Atlas Ali Dursun’un son resmine bakarken güzel bir şarkıya ihtiyacınız var. Hemen bulacağınızdan eminim.

E.D., Mayıs ’26

Alternatif, bir seçenek midir, zorunluluk mu?

O, artık bu sayfanın misafiri değil, en güçlü ortaklarından biri. Bu nedenle belki de hiçbir girizgâha kalkışmadan şunu söylemem yeterli olabilirdi: Ey ahali, uyanık olun, mekânın sahibi geldi!

Yine de birkaç kelâm etmeden geçemeyeceğim: Toplumun “tek doğru” sanısıyla ördüğü kalıpların arasından geçerek, insan yaşamının kırılgan, çok yönlü ve bazen de zorunlu olarak “alternatif” akışlarını görünür kılan bu güçlü metin tartıştığı meselelerin yanı sıra; yazarının o karakteristik imzasının taçlandığı yakınlığıyla da bizi yine ilk elden suyun içine çekiyor.

Sevgili Beyza Dut bu makalesinde aileden devlete, cemaatten medyaya kadar uzanan görünür–görünmez tüm bağları yeniden sorgulatırken; sosyal ağların koruyucu olduğu kadar dışlayıcı, dayanışmanın kapsayıcı olduğu kadar hiyerarşik, “normal” addedilen yaşamın ise çoğu zaman kırılgan ve parantezli olduğunu hatırlatıyor.

Bu yazı, birlikte yaşama pratiğini romantize etme tuzağına düşmeden ailesinin çatlaklarında kaybolan, bir cemaati terk ettiğinde dışlanan, dayanışma ağlarının dışında kaldığı için hayatta kalma stratejilerini kendi sezgisiyle kurmak zorunda kalan insanların sessiz gerçekliğini anlatıyor.

“Mekânın sahibi”, kendi teorik izleğini tutarlı bir biçimde kurarken bizi de tartışmaya iştahlandırmayı istikrarla sürdürüyor.

Söz, yeniden Beyza Dut‘ta… İyi ki!

E.D., Kasım’25


Toplumsal normlar, bireyleri belirli yaşam tarzları ve davranış kalıpları üzerinden değerlendirerek bazılarını dışarıda bırakma eğilimi taşır. Bu süreç, bireyin kendi benliği ile toplumun beklentileri arasında bir gerilim yaratır; söz konusu gerilim çoğu kez korku, kaygı ve uyumsuzluk hissi olarak açığa çıkar.

Toplumsal bağlardan söz ederken çoğu zaman gözden kaçan kritik bir varsayım; herkes için sabit, otonom işleyen, kesin ve tekil bir toplum yapısı varmış gibi konuşulması; sanki hepimiz aynı düzene, aynı aile yapısına, aynı yaşam biçimine, fiziksel, zihinsel ya da ruhsal düzeyde aynı “gerçeklik sistemine” dahilmişiz gibi…

Kimileri için aile gerçekten bir dayanaktır; kimileri içinse bir tür çatlaklar ağıdır. Bazı toplumlarda dayanışma güçlüdür; bazılarında görünmez rekabetler, kıyaslamalar, tarihsel yükler dayanışmanın yerini alır. Kimi insanlar için sosyal bağ bir güvenlik duvarıdır; kimileri içinse tehlikenin ya da dışarıda bırakılmanın ta kendisidir.

Continue reading “Alternatif, bir seçenek midir, zorunluluk mu?” →

Kimlik demişken…

Zaman zaman bazı metinler, yalnızca içerikleriyle değil, cesaret ettikleri sorularla da kıymet kazanır. Beyza Dut’un bu yazısı da onlardan biri. Kimlik, din, yurttaşlık ve cumhuriyet gibi konular üzerine düşünmek, her dönemde zor; çünkü bu kavramların etrafında tarih, ideoloji, inanç ve kişisel deneyimler birbirine karışır. Ancak tam da bu karmaşıklığıyla yüzleşmek, “çoğul bir düşünme biçimi”nin ilk adımıdır.

Beyza Dut, burada kimlik siyasetinin ötesine geçen, daha derin bir “sorumluluk etiği” çağrısında bulunuyor. Metin boyunca Cumhuriyet’i bir kopuştan çok, kümülatif bir öğrenme süreci olarak yorumlarken; devlet, toplum ve birey arasındaki o eski gerilimi yeniden tartışmaya açıyor. Her satırında, yüzleşmenin rahatsız edici ama iyileştirici gücü hissediliyor.

Kimi tespitlerine katılmıyor olabilirim — hatta bazı bölümlerde tartışmaya açılmayı hak eden güçlü iddialar var. Fakat bu yazının asıl değeri, tam da o tartışmayı mümkün kılmasında. Çünkü düşünce, yalnızca mutabakatla değil, dürüstçe konuşulabilen farklılıklarla olgunlaşır.

Bu nedenle ben de, kendi yorumlarımı sonraya saklayarak sözü Beyza’ya bırakıyorum.
Şimdilik diyabileceğim şu ki, onun kaleminden çıkan bu metin, hepimize aynı soruyu hatırlatıyor bence:

“Kimliklerimiz bizi birbirimize karşı mı, yoksa birbirimize karşı sorumlu mu kılacak?”

E.D., Kasım ’25


Kimlik, bugün sık sık hem savunulduğu hem de suçlandığı bir kavram haline geldi. “Ben neyim?” sorusu kişisel bir varoluş meselesiyken, toplumsal düzeyde kimlikler- ulus, din, mezhep, etnik aidiyet, sınıf, cinsiyet- siyasetin ve gündelik hayatın anahtar söylemlerine dönüştü. Bu dönüşümün iki tarafı var: bir yandan kimlik, aitlik ve dayanışma sağlar; öte yandan yaşamın dinamizmini, bireysel değişimi ve ortak insanlığı köreltme riski taşır. Ancak kimlik vurgusunun sınırlarını ve tehlikelerini de açıkça görmeliyiz.

Kimlik vurgusunun riskleri göz ardı edilmemeli. Eğer kimliklerimiz “yaşarken dondurulacak” ya da “ölürken mumyalanacak” kadar kutsal şekilde statik kabul edilirse o zaman bu yaklaşım yaşamın dinamizmini, deneyimlerin dönüşümünü ve bireysel benzersizliği tehlikeye atar. Kimliğe bu kadar kati muamele, biricikliğimizi ve yaşamın sürekli değişen doğasını köreltir; insan olmanın pratik serbestliğini sınırlar. Öte yandan kimliklerin aşırı merkeziyetçi bir biçimde vurgulanması, düşünceyi değer odaklı, kutuplaştırıcı bir zemine çekebilir: hangi değer özel, hangisi geneldir; hangisi bağışlanır, hangisi kınanır- bütün bu sorular, kimlik merkezli düşünme tarzıyla araçsallaşmaya ve zihni bulandırmaya açıktır.

Continue reading “Kimlik demişken…” →

Yeni Trend: Popülist Sol

Sol bitmedi.
Sadece başka bir dünyada, başka bir dilde konuşuyor artık.
Bu metin, o dilin şifrelerini çözüyor.

Sevgili Beyza Dut, çağımızın en karmaşık tartışmalarından birine — “solun kimlikten popülizme evrilişi” meselesine — berrak ve cesur bir bakış getiriyor.

Onun kaleminde tarih, siyaset ve vicdan birbirine dokunuyor; duygusal değil, düşünsel bir sorgulama hâline dönüşüyor.

Bu kıymetli makaleyi sadece bu sayfada okuyacak olmanız nedeniyle büyük bir heyecan ve onur duyuyorum. İncelikli, sürprizli ve cömert merhabasına aynı içtenlikle karşılık vererek, değerli arkadaşımın makalesiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

Teşekkürler Beyza. Bu çağda hâlâ düşünmenin mümkün olduğunu hatırlattığın için.

E.D., Ekim ’25


Trump çağında solun yeniden doğacağını kim tahmin ederdi?
ABD’de sağ, liberal, muhafazakâr her kim varsa “woke” tartışmalarıyla meşgulken, solun kendisi bir kez daha kendi varlık nedenini hatırlamaya çalışıyor: Adalet mi? Eşitlik mi? Yoksa yalnızca mağdurları savunmak mı?

Bugün “sol” dediğimizde artık kimse 19. yüzyıl fabrikalarındaki işçileri, sendika salonlarındaki tartışmaları ya da Marx’ın ekonomik tahayyülünü düşünmüyor. Bunun yerine aklımıza kimlikler geliyor: LGBT+ hakları, ırkçılıkla mücadele, Filistin’e destek, iklim adaleti…
Hepsi değerli, hepsi insani; ama bu geçişin politik anlamı çok derin: Sol, sınıftan kimliğe evrildi. Ve belki de bu evrimin bedelini yine kendisi ödüyor.

Solun hikâyesi bir mekânla başlamıştı: 1789’da Fransa Ulusal Meclisi’nde kralcıların sağda, devrimcilerin solda oturmasıyla. “Sol” o günden beri statükoya karşı olanın adı oldu. 19. yüzyılda emekçi sınıfların sözcüsüydü; 20. yüzyılda anti-emperyalist hareketlerle birleşti. 1960’ların Latin Amerika’sında, 1970’lerin Türkiye’sinde ve 1980’lerin Avrupa’sında “sol” dendi mi, akla sömürüye karşı duran örgütlü bir sınıf mücadelesi gelirdi.

Continue reading “Yeni Trend: Popülist Sol” →

“Bir Göztepe anısı…”

Askerden döndüğümde, askerliğe görece en yakın işlerden birini yaparak adapte olmaya çalışıyordum dünyaya: Güvenlik görevliliği! Birdenbire kendimi içinde bulduğum ama madem buldum, neden daha da abartmayayım diyerek sertifikasına kadar aldığım bu enteresan işi bir “meslek” diye yutturacak değilim ama bendeki yeri de, etkisi de farklı olduğu için asla kötü anmıyorum. 

Geceleri çalışırdım. Gündüzleri bir danışma personeline dönüşen “güvenlikler”, geceleri klasik bir fabrika bekçisi olup çıkıverirler. Radyoları ve radyatörleri vardır. Radyatör demeyi sevmeyenler elektrikli ısıtıcı da diyebilir. Üstelik bu insanlar, elektrikli ısıtıcıların her türüne sahip ve hakimdir yani ister ortamı ısıtsın, ister suyu, ister huyu. Çaydanlıkları vardır ya da “kettle”ları ve “ketıla” sık sık basarlar. Çay yada kahve olmadan sabahı etmek güçtür. Herkesler uykudayken uyanık olmanız beklenir ama gece personelliğini seçerken sizin aklınız da beş karış havada değildir. Siz de bilirsiniz ki, gece kaytarmaları ve şekerlemeleri için sonsuz fırsatlar belirecektir. Gündüzleri sizi yoklayan herkesler uykudadır çünkü. 

Continue reading ““Bir Göztepe anısı…”” →