
#Arşiv – yayımlanan ilk yazı
18 yaşındayım… Annemin mesleği sebebiyle Denizli’de yaşıyorum. Legal (bandrollü), illegal (korsan) her tür yoldan kitap satıyorum. Ama çok daha güzeli, her kapıdan her kitabı topluyorum. Akşamları eve döndüğümde odama kapanıp okuyorum ve radyo dinliyorum. Şimdi hatırlamadığım bir program var o zaman ama her akşam yayına aynı şarkıyla başlıyor: “Işığın Yansıması” adlı grubun, Orhan Veli‘nin “Birdenbire” şiirinden bestelediği şarkıyla. Yalnızım. Yapayalnızım. Melankoliden başka tutunacak dalım yok.
Ne bulursam okuyorum. Bulamadıklarımı buluyorum. Okuduklarıma ömrümü yatırıyorum.
Bu yazı da öyle bir vakit yazıldı. Devlet yine öldürüyordu ama ben henüz öğreniyordum bunu. Ancak böyle anlatabilmişim… Peki.
E yazdım. Ama içimden taşar gibi yazdım, patladım. O dönem, Kaçak Yayın dergisinin tam ortasında bir ek var: “Kanat Alıştıranlar”. Önceki birkaç ay okudum, çok memnun oldum. Ne bulsam okuyordum zaten. Fakat bir şey göndermek konusunda hep tedirgindim. Çünkü “kanat alıştıranların” kanadını pek de okşamıyordu o sayfanın editörü. Kızıyordu. Bazan kırıyordu. “Öğrenin de gelin lan!” diyordu: “Böyle şiir mi olur?”, “Bu öykü değil!”, “Sen ne yazıyorsun?”
Yazdım… Benim derdim, dilimden evveldi o vakit. O yazı, elimden değil kalbimden ve dahi ciğerimden çıkmıştı. Çıktı.
“Kanat Alıştıranlar” sayfasının “zalim” (!) editörü, Bedirhan Toprak‘tı. Öyle ki, “yayınlanmasa daha iyi” diye düşünürdük, gömmesin bizi diye… Valla, yayınlandı benim yazı. Gördüm. Sonra bir baktım ki, eleştirisini de yapmış Toprak. Tüylerim diken diken oldu. Yazımı üst üste beş kere okudum. “Buradayım işte!” dedim kendi kendime. Yaş, 18. Cesaretimi topladım ve çevirdim sonra sayfayı, geldim “eleştiriler” kısmına…
Önüne geleni evirip çeviren Bedirhan Toprak, şöyle yazmıştı benim için: “Elbette metin açısından eleştirilecek şeyler olabilir ama onlara hiç girmeyeceğim. Bu yaşta böyle bir dil, böyle bir duyarlılık, her ikisine de ayrı ayrı, şapka! Hoşgeldin, sevgili Emre.”
O günlerde, hayatımda olan herkese göstermek istedim bu yorumu ve gösterdim de…
Aradan beş yıl geçti… Elimde Edip Cansever’in bir şiir kitabı. Önsözünü okuyorum. İmza: Bedirhan Toprak. Derlemenin editörü de o. Henüz 17 yaşında yazdığım yazıyla bu adamdan “merhaba” aldığıma bir daha, çok daha sevindim tabii.
“İyi ki, sevgili Emre.” E, iyi ki!
Merhaba!
E.D., Aralık ’24
(yalan oyunlarla bir dünya)
Bir gazetede okuduğum haberle döndüm çocukluğumun sayfalarına. Çocukluk yıllarımın o tadı hiçbir şeye değişilmeyecek olan ve beni sonsuz bir hayâl dünyasının sahibi kılan oyunlarımı ve oyuncaklarımı düşündüm uzun uzun. Sunay Akın’ın şiiriyle geçmişimin kuytularında dolaştım. Gözlerimin ucunda ağıt gibi dökülen haberin küçük puntolarla yazılmış satırları hafifçe kıpırdanırken, duyarsızlığımızın zehriyle lânetlenen benliklerimizin üzerinden parmaklarımın ucunda yürüyerek indim çocukluğuma…
Heyecanlarımın, küçük mutluluklarımın, tanrısal çığlıklarımın, görkemli şımarıklığımın kızılca kıyamet damlaları düştü dudaklarıma. Gülümsedim. Rakip gamzelerin gölgesinde gülümsedim o toy zamanlarıma…
Peki, siz hangi oyunları oynadınız küçükken? Çocukluğunuzdaki en sevdiğiniz oyuncağı, sizi en çok heyecanlandıran, mutlu eden ve hayâl dünyanızın kapısını ardına kadar aralayan o küçücük şeyin ne olduğunu anımsayabiliyor musunuz şimdi?
Yoksa, eskide kalan her şey gibi onları da unutup sadakatsizliğinizin derin çukuruna mı gömdünüz? Sildiniz mi geçmişinizin binbir anıyla yüklü sayfalarında sırıtan suretinizi? Kandınız mı yalanlara? Artık sizde mi işbirliği yapıyorsunuz hayatın sıradanlığıyla?
Evet, yürüdükçe, çocukluğumuzda ölümsüz saydığımız oyuncaklarımızın her birini acımasızca çiğneyerek büyüdük ve her geçen gün bizi kendisine daha fazla tutsak eden gözü doymaz, karanlık bir yetişkinliğe ulaştık sonunda. Belki bazen gazetelerde gördüğümüz, içimiz titreyerek okuduğumuz bir haberle dönüyoruz o günlere, belki de bir daha açmamak üzere kapatıyoruz o masum ve tertemiz sayfaları…
Eskiden dudağımızın kenarında adeta bir organımızmış gibi duran tebessümü, küf kokulu sandıklarımızda eski mektuplarımızın arasına koyuyoruz. Dokunulmaz sandığımız o kutsal oyuncakları, yürüdüğümüz yollarda ezerek ilerliyoruz “olgunluğa”. Geçmişe dair ne varsa geçmişe gömerek intikam alıyoruz onlardan. Gazetenin sayfaları çocukların çığlık misali bir oyun haberine açılırken, biz, kendi oyuncaklarımızı beslediğimiz sayfaları karanlığa kapatıyoruz sessizce. Geçmişte kalan her şeyi geçmişe gömüyoruz.
Vefasızlığımızın sembolik hâle gelen yüzsüzlüğüyle ilerliyoruz. Şimdi bulanık bir Kasım gününün solgunluğuna açılıyor gazetenin sayfaları… Dilimin ucunda, erimeye hazır bir Sunay Akın şiiriyle dönüyorum eski günlerime:
“Her akşamüstü oyuncakçı
camekânından
çocuk ellerinin
izlerini siler…”
Oysa biz yazık bir olgunluğun kalabalık ve iki yüzlü yollarında ilerliyoruz artık, her gün bileyip keskinleştirdiğimiz kin ve nefret duygularımızla… En temiz ve çıkarsız arkadaşlıklarımızın masum oyun mekânlarında küfürlerimiz yankılanıyor şimdi. Oturunca kalkmak istemediğimiz kaldırımlara tükürüyoruz artık. Bütün oyunlarımız da masumiyetimizle birlikte eskide kaldı. Biz, insanı tiksindiren bir edepsizlikle büyüyoruz.
Şırnak’ın Andaç ilçesine bağlı bir köyde, ilkokul çağındaki çocuklar “yerde buldukları bir metal parçasıyla” oynuyorlar hırs ve heyecanla. Güneydoğu’nun sıcak ve çıplak teninin bronzlaşmış sessizliğinde, olağanüstü bir mücadeleye hazır artık çocuklar. Tribünler tıka basa boş. Yürekler alabildiğine duyarsız. Ağızlarında, şîvesel farklılıklar olsa da spiker tadında bir anlatımla, kendilerini hayranı oldukları futbolculara benzeterek çalımlıyorlar birbirlerini. Ceza sahası herkese açık ama Ece Ayhan’ın o harikulâde “Meçhul Öğrenci Anıtı” adlı şiirinde anlatmak istediği gibi, sadece “yetkili merciiler” kullanıyor o umumî sahayı akıl almaz gaddarlıklarıyla. Yargısız infazlarına, duyarsızlıklarına, acımasızlıklarına bir kalkan olarak kullandıkları sahada bütün kusurlu hareketleri yapıp ve hatta gerekirse (ki aslında hiç gerekmemiştir) bir gecede özel bir kanun tasarısıyla daha birçok kusuru yasal hâle getirerek suçu kendileri işliyorlar, cezayı başkalarına veriyorlar!
Güneydoğu’nun yanık tenli toprağına sığınarak “ceza sahasına” giriyor çocuklar. “Yerde buldukları bir metal parçasıyla” çocuk kokan goller atıyorlar birbirlerine. Maçın sonucu umurumda bile değil! Çünkü “yerde buldukları metal parçasına” her şeyden çok güvenmek zorunda kalan ve masum oyunların heyecanıyla şekillenen yüzlerine, yaprak yaprak bir geleceği çizip umutsuzca bekleyen on bir ilkokul çocuğundan dördü mağlûp ayrılıyor hayattan. Telâfisi imkânsız bir puan kaybıyla hastanelere kaldırılıyor diğer yedisi. Bu derbi maçın acı anılarını bir ömür boyu yüzlerinde ve yüreklerinde taşımakla cezalandırılıyorlar. “Yerde buldukları bir metal parçasına” sığınan çocuklar “aslında mayın olduğu anlaşılan” masum görünümlü şeytanî oyuncaklarının kurbanı oluyorlar…
*
Bir gazetenin haberiyle döndüm çocukluğuma… Bütün oyunlarımdan ve oyuncaklarımdan özür diledim bir bir.
Sabah gözümü açtığımda gazetenin sayfaları türlü oyuncaklar ve oyunlar içinde gizli acılara açıldı. Suçlarına “yerde buldukları bir metal parçası”yla oynayan çocukların ceza sahası coşkularını kalkan yaptı duyarsız politikacılar. Ben döküldüm Güneydoğu’nun kanlı topraklarına ve küçük kardeşlerimin cesetlerini öptüm alınlarından. Kalanlar bu acıyı yaşamasın, bu toprak bir daha böyle kanamasın diye…
EMRE DURSUN
Kasım ’03, Denizli
(Ocak ’04 tarihli sayı:9 “Kaçak Yayın” dergisinin “Kanat Alıştıranlar” bölümünde yayımlanmıştır.)