Özellikle bir-iki yıldan beri biraz daha kışkıştıcı bir şekilde kurcalandığına, daha yüksek sesle konuşulduğuna bakmayın, “Papazın Çayırı” en az Gezi Parkı ve Galataport projeleri kadar takıntılı olduğu konulardan beridir AKP’nin, daha ilk günden beri. Varlık sebebini yeni rant alanlarına borçlu olan böylesine aç gözlü bir siyasi oluşumun, hele de “düşmanın kalesi” olarak gördüğü ilçelerden birinin en prestijli noktasını “gözden kaçıracağını” ve “gözden çıkaracağını” sanmıyorsunuzdur herhalde.
En sonda söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim: Fenerbahçe’ye olan maddi manevi borcunu her ne yaparsa yapsın ödeyemeyecek olan bu devlet ve AKP iktidarı, Euro 2032 sebebiyle yapılması zaten kesin olan Maltepe’deki stadı elbette Fenerbahçe’ye verebilir. Vermelidir de. (Ne olacak yani? Avrupa Şampiyonası’nda en fazla iki maçlık canı olacak koca stad yapacaksınız Maltepe’ye, sonra dükkânı kapatıp gidecek misiniz? Hiçbir kulübü küçümsemem ama Kartalspor’un maçları mı yapılacak orada mesela? Başıbüyük? Evet, kabul ediyorum ki bu daha ürkütücü olur!) Ama Fenerbahçe Camiası, Kadıköy’deki stadın bir çivisini bile onların almasına izin vermemelidir! Haaa, ama illa bir “pazarlık” yapılacaksa, onun şartlarını ve bence sonunda yine olması gerekenin cevabını aşağıda vereceğim ayrıca.
Öte yandan, AKP ve Erdoğan’ın fıtratı üzerine çok konuştuk bugüne kadar, daha da konuşuruz ama beni hayal kırıklığına uğratan onlar değil elbette. Onlardan bana ne! Kulübün, takımın, camianın canı çıkmış durumdayken son Divan Kurulu Toplantısı’nda kulağımıza sözde hafif hafif üfleyerek konuyu buraya getiren Aziz Yıldırım ve onun söylediği gibi Maltepe meselesinin pazarlığını AKP ile başlatmış, sürdürmüş olan Ali Koç, Sadettin Saran ve onların kuyruğu gibi dolanan “yöneticiler” de değil.
Hiç ummadığım kişiler, kulaklarıma inanamadığım şeyler söylüyor, gözlerime inanamadığım şeyler yazıyorlar… Arkadaşlar, kusura bakmayın ya da bakın çünkü en hafif tabiri kullanarak soracağım aslında: Yahu, siz salak mısınız? Böyle soruyorum çünkü “Hafızasızsınız” desem çok daha ağır bir şey söylemiş olacağımı biliyorum. Neye ve daha da ötesi kime/kimlere “Evet” dediğinizin farkında mısınız?
Bu kafa yapısıyla şu iki basit soru üzerine bile hayli mesai harcayacaksınız gibi duruyor, o yüzden isterseniz siz cevapları düşünürken “AKP 101” dersiyle ufak ufak hem hafızanızı, hem de zihninizi açmaya çalışayım ben sizin… Aslında inanın, oturup enikonu bir makale yazmıştım ve bunun için günlerdir gece yarılarına kadar okumadığım şey de kalmadı. Fenerbahçe için helâl-i hoş olsun mesele o değil ama yine Fenerbahçe söz konusu olduğunda zaten elim ayağım birbirine dolaştığı için, bir de bu kadar hassas bir konunun üstesinden gelebilmek kolay olmadı. Ben yine birkaç şey aktaracağım ama evvela bir alıntıyla başlayacağım “ders”e. Çok kıymetli Bağış Erten, Oksijen’de öyle bir yazı kaleme aldı ki (bunun için koca bir ekibi araştırma için seferber ettiğini de ayrıca bir yayında söyledi) “Ohh be!” dedim içinden. Hem yazının hem de yayının linkini aşağıya bırakacağım ve çok isterim hem okumanızı hem izlemenizi.**
Daha başlığı ile isyanı yükselten “Fenerbahçe Stadı’nı yıkmak mı? Bu ne cüret!” yazısına şöyle başlamış Bağış Erten: “Fenerbahçe’nin bir anayasası yapılmış olsaydı ve onun da değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri olsaydı, ilk dört maddeden biri Fenerbahçe Stadı’nın yeri olurdu. Ya da biz öyle olduğunu zannediyorduk. Eşi benzeri dünyada bile çok az olan bu yapıyı yıkmaktan bahsediyorlar. Hem de başkanı ve devletin en yetkili koltukları söylüyor bunu. 125 seneyi aşkın bir zamandır futbol oynanan bir mekanı yerle yeksan etme niyetindeler. Kültür imhası projesi gibi bir şey. Bir Türk filmi repliği geliyor aklıma: Bu ne cüret?”
Erten’in yazısında tarihten coğrafyaya, fizikten kimyaya ve dahi matematiğe kadar olağanüstü bilgiler ve detaylar var sahiden ama ben aklımı başıma, sinirimi rayına mümkün olduğunca oturtmaya çalışarak yazdıklarımı yine de paylaşacağım sizinle, izninizle.
2002’den beri AKP’nin, öncesine gidersek Refah Partisi döneminde yine aynı zihniyetin, daha da öncesine gidersek Türkiye’de “muhafazakâr” iktidarların herhangi bir şeyi muhafaza ettiği vaki değildir. “Kentsel dönüşüm”, “mimari yenilenme”, “mekânsal düzenleme”, “osuruksal güncelleme”, zart ve de zurt, adı her ne olursa olsun bunun arkasındaki temel dinamik, yalnızca iktisadi bir rant arayışı değildir. Genel olarak iktidarın mekânla kurduğu ilişki, hafızayı silme, muhalif yaşam alanlarını dönüştürme ve kamusal aidiyeti kimliksizleştirme üzerine kuruludur. (“Kent ve Komün”de de, “Kendini ve kentini yaratmak”ta da elimden geldiğince anlatmaya çalışmıştım bunu.) Kadıköy’ün ve bu köklü semtin en önemli simgesi olan Fenerbahçe Stadı’nın bugün içine çekilmek istendiği tartışma, tam da bu politik pratiğin ve tarihsel refleksin somut bir tezahürü olarak okunmalıdır.
Hâlâ yerindeyse eğer hafızanızı bir yoklayın bakalım: AKP iktidarının yıllardır sürdürdüğü mekân politikalarına baktığınızda, kendisinden olmayan, kendi muhafazakâr veya neo-liberal estetiğine uymayan mahalleleri ve sembol alanları dönüştürme gayretini görmüyor musunuz sahiden? Bakın ben aklıma gelen bazı noktaları özellikle anayım, siz de orada hangi işlemin yapıldığını hatırlamaya çalışın olur mu? Çünkü bunu yaparsanız şunu fark edeceksiniz, yöntemler farklı olsa da amaç hep aynı!
Buyrun başlayalım: Emek Sineması? Taksim Meydanı? Gezi Parkı? Atatürk Kültür Merkezi? Haydarpaşa Garı? Muhammer Karaca Tiyatrosu? Sulukule? Atatürk Orman Çiftliği? Hasankeyf? Salda Gölü? Kuzey Ormanları? Kazdağları? Yahu, kendi halinde duran Narmanlı Han? Bunlar, Kadıköy Bahariye’deki Süreyya Sineması için “Biz orayı opera yapacüyk!” diye tutturmuş insanlar. Ulan siz bu ülkede yüzde 51 oy aldığınız dönemde bile, kitlenizden “opera” bilen kişi sayı 2,5 falandı! Bu nasıl bir opera aşkıdır ki, “Sihirli Flüt”ü izlemeseniz ölecek gibi hallere bürünüyorsunuz? Bundan daha komiği de şu: Bütün doğal afetlerin hiçbir köşesini bir kere bile ıskalamadan istikrarlı bir şekilde vurduğu, vurabildiği ülkemizde her nedense AKP’ye en muhalif noktalarda “kentsel çöküntü alanı” ya da “yetersiz altyapı” falan tespit ediliyor. Zannedersin Başakşehir Atlas Dağları’na kurulmuş! Yahu siz Galataport peşinde koşarken bir sağanak yağışta Kağıthane’de insan boğuldu ya! O çok bayıldığınız muhafazakâr mahalleniz Fatih’te, sokağın ortasında elektrik akımına kapılıp gitti bir çocuk! Sizden daha derin bir “çöküntü” var mı acaba Türkiye’de?
Şimdi? Her zamanki utanmazlığınızla bizim kapımıza geliyorsunuz… Hem de eliniz boş, götünüz yaş geliyorsunuz! Öyle mi?
Teklif ne: “Siz Kadıköy’ü boşaltın, biz size Maltepe’de devasa bir stadyum ve etrafında ticari gelir getirecek imtiyazlar verelim.”
Devam edeceğim ama, burada önce acilen ve mutlaka Bağış Erten’e dönelim:
“Stadyuma 500 metre mesafede oturuyoruz biz ailecek. Her günümüz stat çevresinde geçiyor. Maç falan yokken bile insanlar tavaf ediyor orayı. Fotoğraf çektiriyor, manzarasına bakıyorlar. Adı Lefter olan oğlum mahallesinin takımını tutsun diye Fenerbahçeli olsun istiyorum. Babadan yadigar diye değil. Futboldan nefret eden Beşiktaşlı annesi, maç günü trafiğinden illallah ediyor. Ama bir kez olsun alın bu stadı buradan demiyor. Çünkü biraz makul olan Kadıköylüler de gayet iyi biliyor, bu stat bu mahallenin rengi. Hangi takımın olursa olsun. Yerine yapılacak bir rezidans ya da AVM’nin o trafiği 15 günde bir değil, her gün yoğunlaştıracağına girmiyoruz bile. Sadece ruhu yeter.
Bırakalım kişisel, duygusal tercihleri. Bana Beşiktaş ve Kadıköy’dekiler kadar güzel stat gösterin. Çok samimiyim bu görüşümde. Avrupa futbolunun pek çok şeyine meftunum. Oradaki futbol kültürü ve edebiyatını her gün kıskanıyorum. Ama stadyumlarının havasını ve yerini değil. Biraz daha abartayım. Yukarıda saydım işte, yurtdışında onlarca maç seyrettim, ben Kadıköy’deki gibi bir semt-stat ilişkisi görmedim. Beşiktaş’ınki dünyanın en güzel yerinde. Fenerbahçe’ninki ise şehrin tam kalbinde. Hiçbir yerde bu yok. Bunu kaybetmeyi kim göze alıyor?
Kalamış sahilinden Kadıköy İskelesi’ne kadarki alandır Fenerbahçe Stadı. Yoğurtçu Parkı’ndaki temaşadır. Kadıköy Çarşı’daki meyhanelerdir. Ara sokaklardaki cümbüştür. Moda sahilindeki çimlerde zaman geçirmektir. Vapurdur o stat. Metrobüstür. Marmaray’dır. Köprüden gelirken son kıvrımdaki deniz feneridir. Caddebostan’dan Kadıköy’e uzanan bir coğrafyada yaşanan esnaf bayramıdır. Tarihtir en çok da. Kuvayı Milliye’dir. Yüz yıllık Kurbağalıdere’dir. Bir tatlı huzur almak için gelen ihtiyarların asabiyesidir.
Bu işi bir trafik, imar, maliyet, kâr meselesine indirgemek isteyenler bile pekâlâ biliyorlar. Bazı şeyler alınamaz, satılamaz. Bu bir duygu konusudur. Ruh sağlığıyla ilgilidir. Neredeyse 150 yıllık bir kültür hadisesidir. Fenerbahçe Stadı’nın yeri bellidir, orası Papazın Çayırı’dır. Diğer bütün ihtimaller yok hükmünde olmalıdır. Depremle yıkılsa, daha önce olduğu gibi yanıp kül olsa bile yeniden oraya dikilmelidir.”
Şimdi ben seslendiğim yönü değiştirip, Fenerbahçe taraftarlarıyla söyleşeyim, dertleşeyim, onlara sorayım biraz:
Arkadaşlar, isminden de cisminden de hayır olmayan Kenan Evren Lisesi’ni biliyorsunuz di mi? Stadımıza bitişik bir okul ve atıl durumda ama yıllardır bir yumru olarak da boğazımızda. Niye? Bağış Erten’e ek yaparak anlatayım:
Fenerbahçe Stadı, herhangi bir betonarme yapı ya da sıradan bir spor tesisi değildir! Papazın Çayırı’ndan Kadıköy Futbol Sahası’na, Saraçoğlu’ndan Chobani’ye kadar uzanan bu alan, Türkiye’deki futbol kültürünün beşiği olmasının yanı sıra Kadıköy’ün toplumsal dokusunun, yaşam tarzının ve kent kültürünün en güçlü taşıyıcı unsurlarından biridir de aynı zamanda. Semt ile kulüp arasındaki bağ, fiziksel mesafelerin ötesinde tarihsel ve sosyolojik bir aidiyete de dayanır.
Kadıköy, coğrafi konumu ve tarihi mirası itibarıyla rant odaklarının iştahını kabartan bir bölge olmuştur her zaman. Stadımızın, “mabedimizin” bulunduğu arazi, çok uzun yıllardan beri AKP’nin ve onlara yakın inşaat odakları için büyük bir çekim merkezidir. Yıllardır stadın yerinde genişletilmesine engel çıkarılması, o zıkkımın kökü Kenan Evren Lisesi arazisinin Fenerbahçe’ye devri konusundaki bürokratik engeller ve çözümsüzlük dayatması tesadüf değildir. AKP, stadyumun mevcut yerinde genişleme imkânlarını kilitleyerek kulübü taşınmaya mecbur bırakacak koşulları adım adım olgunlaştırmıştır. Mesele bu kez sadece Fenerbahçe değildir. Amaç bellidir: Kadıköy’ü sermayenin ve kendi kentsel tasarımının hizmetine sunmak, aynı zamanda seküler kesimin en önemli birleşme noktalarından birini daha tümüyle hafızasızlaştırmaktır!
Bir de şöyle söyleyeyim: Maltepe’ye yapılması düşünülen proje; ticari alanları, konut ve otel kompleksleriyle büyük bir inşaat hamlesi olarak kurgulanırken, Kadıköy’deki mevcut stad arazisi ise AKP’nin heybesini dolduracağı “mega projeler” için istenmektedir. Öyle mi? Değil! Öyle ama sadece o kadar değil! Anlattım işte: Mesele Kadıköy’ü, yani bir muhalif lokasyonu daha ve elbette Fenerbahçe’yi ele geçirme meselesidir. Velhasıl, bir kültürün daha tahrip edilmesi demektir.
Ben, Üsküdar’da büyüdüm. Sevgili Sinem Dedetaş’ın tahliyesinden hemen sonra yazdığım şeyi buraya da alayım: Dedetaş başkanın, Üsküdar’ın başına gelen en güzel şeylerden biri olduğuna yemin edebilirim. Çünkü biz çocukken, bence “belediye” sınırları açısından düşünülürse Kadıköy’e tur bindirecek güzellikte olan Üsküdar’ın, bizim çocukluğumuzdaki saçma demografisinden yırtmak için kaçıp kaçıp Kadıköy’e giderdik. Orası, bizim de semtimizdi. E dolayısıyla Fenerbahçe de semtimizin takımıydı. Fenerbahçe taraftarı için stadyuma gitmek, Kadıköy sokaklarında yürümek, Bağdat Caddesi’nde bir araya gelmek ve semtin havasını solumak kültürün ayrılmaz bir parçasıydı. Hâlâ öyle ve dilerim sonsuza kadar öyle kalsın. Bunu ortadan kaldırma yönünde adım atacak hiç kimseye hakkım helâl değildir! Çünkü bu yapılan ahlâksız bir tekliftir!
Bu ahlâksız teklif karşısında takınılması gereken tutum da son derece açıktır: Fenerbahçe, Kadıköy’den tek bir adım dahi geriye atmamalıdır! Kadıköy’ü terk etmek, sadece bir araya gelinen stadyumu değil, kulübün 120 yıllık koca mirasını ve duruşunu da teslim etmek anlamına gelir çünkü.
Haaaa, geldik pazarlık masasına…
Böyle bir pazarlık kesinlikle yapılamaz mı? Yooo! Bence yapılabilir. Şöyle yapılabilir:
AKP iktidarı ve Fenerbahçe yönetim(ler)i, bu ya da başka bir projeye, daha geniş bir çerçevede geleceğe dair herhangi bir pazarlık masası kurmak istiyorsa, bu masaya öncelikle getirilmesi gereken hususlar bellidir. Şimdi, “Ulan Emre, sen de kayıyorsun galiba ufaktan diyeceksiniz,” belki ama yok, buradayım daha! Ama, çok üzüldüğümü itiraf etmeliyim çünkü dedim ya, sahiden hiç beklemediğim bir oranda “Olabilir” diyenler oldu bu kirli ve muhtemel anlaşmaya.
Madde madde yazacağım ki, hepimizin işi kolaylaşsın: AKP, stad ya da başka herhangi bir konu ile ilgili olarak bizim (FENERBAHÇE) karşımıza oturma cüreti gösterecekse, elinde evvela şunlar olmalıdır.
1. 3 Temmuz Kumpası ve Uğranılan Büyük Zararların Tazmini
Fenerbahçe, 3 Temmuz 2011’de devlete ve emniyet bürokrasisine sızmış olan “FETÖ” kumpasıyla hedefe konmuştur. Kulübün başkanı, yöneticileri ve taraftarları linç edilmeye çalışılmış; kulüp finansal, sportif ve itibar açısından milyarlarca liralık zarara uğratılmıştır. Şampiyonlar Ligi hakları elinden alınmış, hisse değerleri düşürülmüş ve kulüp ağır bir ekonomik cendereye sokulmuştur. İktidar, “FETÖ” ile mücadele ettiğini beyan ediyorsa, öncelikle bu kumpasın Fenerbahçe’ye verdiği tüm maddi ve manevi zararları tazmin etmekle yükümlüdür.
2. Fenerbahçe Otobüsünün Kurşunlanması
4 Nisan 2015 tarihinde Rize deplasmanı dönüşünde Fenerbahçe kafilesini taşıyan otobüse düzenlenen ve oyuncuların hayatına kasteden terör saldırısının failleri aradan geçen yıllara rağmen hala bulunamamıştır/çıkarılamamıştır. Bu “faili meçhul” durum, memleketteki spor tarihinin en büyük ayıplarından biridir. Karadeniz otoyolunda bir kulübün canına kast edilmişken bu olayın aydınlatılmamış olması, Fenerbahçe’ye karşı takınılan sistematik tutumun somut bir göstergesidir. Failler bulunmadan adalet tesis edilemez!
3. 1959 Öncesi Şampiyonlukların İadesi
Fenerbahçe’nin Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) nezdinde yıllardır süren, 1959 öncesi ulusal şampiyonluklarının tescil edilmesi talebi yasal ve tarihsel bir haktır. TFF’nin kendi kurduğu ligleri ve kulüplerin emeğini yok sayan anlayışı devam ettiği sürece adil bir yarış ortamından söz edilemez. Fenerbahçe’nin kazandığı 9 ulusal şampiyonluğun resmiyet kazanması, kulübün hakkının teslim edilmesi zaruridir.
4. 2010-2011 Şampiyonluğu ve Çifte Standartlar
Fenerbahçe’nin alnının akıyla kazandığı ve mahkemelerce de tescillenen 2010-2011 Kupası üzerindeki spekülasyonlara ve rakip kulüplerin stadyumlarında/müzelerinde bu şampiyonluğu kendi hakları gibi göstermelerine göz yumulması kabul edilemez. TFF ve kamu otoritesi, yargı kararlarıyla sabitleşmiş gerçekleri kararlılıkla uygulamak zorundadır. (Trabzonspor’un stadında yer alan ibare yargı yoluyla kaldrılmalı ve adı geçen kulüp en ağır şekilde cezalandırılmalıdır.)
5. Himmetlerle Öne Çıkarılan Takımlar ve “Fenerbahçesizlik” Yılları
Fethullah Gülen hareketinin spora ve kamuya egemen olduğu yıllarda, cemaat himmetleri ve bürokratik kayırmalarla bazı kulüplerin öne çıkarıldığı, liglerin adalet duygusunun katledildiği ve adeta “Fenerbahçesiz bir futbol düzeni” inşa edilmeye çalışıldığı gerçeğiyle yüzleşilmelidir. Türkiye’deki futbol dünyası, o karanlık dönemin yarattığı tahribatı temizlemeden ve o yılların hesabını sormadan sağlıklı bir geleceğe adım atamaz.
Yani, Fenerbahçe’nin AKP ile yapacağı en basit pazarlık bile maddi değil, adalet odaklı olmalıdır. AKP, evvela yukarıdaki beş (fazlası da var) maddeyi kusursuz olarak yerine getirmeli ve ondan sonra Fenerbahçe Camiası’nın karşısına geçme cüreti gösterebilmelidir.
Sonra ne olur peki?
Bu ahlâksız teklifle Fenerbahçe’nin kapısına dayanırken, bu camiaya yıllardır yaptıkları haksızlıkların zerresini bile ortadan kaldırmayanlara minik bir mendil verilir. Onunla da ister burunlarını silerler, ister ağızlarının suyunu, ister götlerini!
Fenerbahçe’nin çok alacağı var onlardan, ama hiçbir borcu yok.
Gidip başkalarına kakalasınlar himmetlerini!
EMRE DURSUN
Ekim ‘26, Çanakkale
* BAĞIŞ ERTEN: Fenerbahçe Stadı’nı yıkmak mı? Bu ne cüret!
