Şaşkın İnsan Hakları

#Arşiv

Nagehan Alçı’nın eski eşi Rasim Ozan Kütahyalı hakkında X’te yazdıklarını gördükten sonra şaşırdığımı pek söyleyemeyeceğim. Bütün krizlerini yıllardır hepimizin gözleri önünde geçiren, dengesi ve ayarı olmayan, Ahmet Altan ve Taraf gazetesinin başımıza tümden bela ettiği bu canlıdan başka türlüsünü beklemiyordum zaten. Vasatlık denen şeye tur bindirecek ölçüde bir çirkinliğin sıradan ama tehlikeli temsilcilerinden biri olan Kütahyalı, hiç kimseye geldiği bu noktadan fazlasını en başından beri vaat etmiyordu. Galiba en başta da “hayat arkadaşına”. 

Ancak Nagehan Alçı’nın, Rasim Ozan Kütahyalı’dan neredeyse ilişkilerinin başından beri yoğun olarak şiddet gördüğünü açıklamasının ardından bu konu, adı geçen isimlerin bütün geçmişleri, söylemleri ve eylemleri üzerinden tartışılmaya başlandı ki, burada bir es verme ihtiyacı hissettim ben. Alçı’nın yazdıklarına sosyal medya üzerinden verilen yanıtların çoğu “Oh olsun sana!” minvalindeydi. Bunu yazanların çıkış noktaları ise, önce Nazlı Ilıcak ile birlikte koyu bir “cemaat” ve AKP sempatizanı, işler sarpa sardıktan sonra ise Nazlı Ilıcak’tan farkı olarak koyu bir “FETÖ” karşıtı ve AKP sempatizanı olan bu çiftin haksızlık ettiği kişi ve kesimlerdi. Diyorlardı ki: “Sen bunca insanın günahına girdin, yaşadığın her şeyi hak ediyorsun.” 

Öyle mi?  
 
Nagehan Alçı, benim bu hayatta empati kuracağım son insan bile olmayabilir. Bizim canımızın haddinden fazla yandığı noktalarda olanca mağrurluğuyla tepindiğini unutacak da değilim elbette. Onun, gördüğü şiddetle ilgili sosyal medya paylaşımlarından sonra konuyu daha da detaylandırdığı programını Nevşin Mengü’nün YouTube kanalında bugün izledim. Bu berbat meseleyle ilgili fikirlerimi sayfanın sonunda aktaracağım ancak yaklaşımımı aşağı yukarı anlamanızı sağlayacak bir “Arşiv” yazısını paylaşmak istiyorum önce. Alçı-Kütahyalı olaylarını izler ve bir kadının bu konudaki ifşaatının ayrıntılarına vakıf olurken hatırladım bu yazıyı… Sonunda yine bugünden bir iki şey ekleyeceğim.  
 
Buyursunlar:  

Şaşkın İnsan Hakları 

Sivas Katliamı davasında yargılanan ve mahkûm olan sanıklardan birinin, cezaevindeyken hamile bırakmayı her nasılsa başardığı eşinin ‘karnı burnunda’ günlerinden uzunca bir süre sonra konuşulmaya başlanan bu konu, sivil toplum örgütleri ve kimi aydınlar tarafından bir tür insanî hakta imtiyaz olarak değerlendirilmiş ve bunun kabul edilemez olduğu tartışmasını alevlendirmişti. Ancak bu tepkiyi gösterenlerin asıl itirazları çok geçmeden ‘mahkûmların cinsel ilişki hakları’ kapsamına yöneldi. Zaten söz konusu sanığın durumundaki ‘imtiyaz’ da, başından beri ‘herkes için geçerli olması gereken hakkın salt belirli kişilere verilmesindeki adaletsizliği’ göstermek amacıyla eleştirilmişti. 

Metis Yayınları’nın, “inanmama hakkına (da) saygıya” davet ettiği 2010 ajandası “İllallah”ta, tartışmanın genel anlamda sürdürüldüğü günlerden şu habere yer verilmiş: “Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, cezaevinde cinsel ilişkide bulunmak için TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na yapılan müracaatı soran gazetecilere, Kurban Bayramı’nı kastederek, ‘Bu mübarek günde böyle soru olur mu?’ dedi.” 

Hatırlarsanız, Hrant Dink cinayetinin son davasının en dikkat çekici iki haberi; Erhan Tuncel’in gardiyanlık ‘mesleğinde’ kariyer yapmaya merak salması ve tabii, Ogün Samast’ın daha önce hiç görmediği biriyle ‘görücü usulü’ denilen bir biçimde evlenmesiydi. (Ermeni öldüren kahraman Türk’e kendini bağışlayan fedakâr gelin!) Öyle ki, ‘genç ve heyecanlı çift’in birbirini ilk kez göreceği davaya damgasını vuran ‘gizli tanığın unutulması’ ve artık her kimse, onun lânet yazgısının hep ‘gizli kalmak’ olacağını düşündüren saçma skandaldan dahi daha fazla öne çıkmıştı bu iki haber. 

Vicdanların hem alınan canın derin acısından hem de ölmekle de kurtulamayan kurbanlarımızın ve onların yakınlarının aynı minvalde gadre uğramaya devam etmesinden yaralı olduğu iklimler; haksızlığın icracılarından birinin bundan sonraki hayatında en doğal hakkı olan şeylerin dahi göze batması ve hatta infial yaratması sonucunu doğurur muhakkak. Acıdan kasılmış yürek, bilinçli ya da bilinçsiz bir öfke gölgesinin altında kıvranan akıl, eğer cezası idam değilse (olmadıysa) yaşamını bir şekilde sürdürecek olan katilin de insanî haklarının olabileceğini mümkün değil, kabullenemez. Veyahut fazlasıyla zorlanır. 

* * * 

Geçtiğimiz gün, aradan geçen üç buçuk yılda bulunamayan (!) bir görüntü kaydı çıktı ortaya. Ogün Samast’ın, İstanbul Emniyeti’ndeki sorgu görüntülerinde hem sorgulayan kişinin hem de Samast’ın lakaytlığı hepimizin fena halde canını sıktı. “Pis katil” çayını sigarasını içerek, gazetesini okuyarak, sorulara keyfince yanıtlar vererek müthiş bir sorguya ‘konuk’ oluyordu bu görüntülerde. Aklımız hemen sorgularda işkenceyle öldürülenlere gitti, gözümüzün önünden Samsun’daki jandarma personelinin Samast’la çektirdiği Türk bayraklı fotoğraf geçti, kafa derhal kötüye odaklandı ve kötücülleşti. Bunu yaparken de her daim dillendirdiğimiz insanî beklenti ellerimizin arasından yuvarlanıp gitti. 
 
Oysa görüntülerin yayınlandığı gün NTV’ye katılan Ceza Hukukçusu Doç. Dr. Yılmaz Yazıcıoğlu konuya şöyle açıklık getirmişti: “Öncelikle, izlediğimiz şey bir ‘sorgu’ değil ‘ifade almadır’. Burada asıl temel, şüphelinin özgür iradesine dayalı olarak ifade vermesini sağlamaktır. Gerek anayasa gerek kanunlar gerekse uluslararası sözleşmeler; kişiyi baskı altına alan, onu hataya sevk eden, işkence ya da türlü zalimane yöntemlerle konuşturmaya çalışan ifade yöntemlerini kesin olarak yasaklıyor. Ayrıca kişinin yorulması, iradesinin zayıflatılmasına neden olacak türde davranışlara maruz bırakılması da yasak ve yanlış olduğundan; önemli olan da şüphelinin ifade vermesini sağlamaksa, yöntem son derece doğrudur ve olması gereken de budur.” 

Ama gel de bize anlat! Kalemler, diller anında başladı işlemeye. 

Derdimi daha kolay anlatabilmek açısından en azından tanıdık bir simanın sözlerini alıntılayacağım ben, yapılan yorumların içinden. 

Maya Arakon, 4 Nisan günü HaberTürk gazetesinde yayımlanan “Güle Oynaya Katil Sorgulamak” başlıklı yazısında şöyle diyor: “İşte o katilin (Ogün Samast) İstanbul Terörle Mücadele Şubesi’ndeki ilk sorgusundan görüntüler basına yansıdı. Bu vesileyle gördük ki, bu ülkede adil yargılanma hakkı bir yana, adil sorgulanma hakkı bile yokmuş! Engin Çeber’i gözaltında tekme tokat döverek öldürenler, söz konusu Ogün Samast gibi bir ‘Ermeni katili’ olunca kendisine saygıda kusur etmiyorlarmış! 

Maya’nın, “Bu ülkede adil yargılanma hakkı bir yana, adil sorgulanma hakkı bile yokmuş” sözüne katılmamak mümkün değil; üstelik, bu minvaldeki adaletsiz, eşit olmayan, kem timsalleri çoğaltabiliriz de ama tam da o cümlesinin akabinde Maya’nın da verdiği Engin Çeber örneği, meseleyi daha sağlıklı değerlendirmemiz için yardımcı olacaktır bize. 

Çeber ve arkadaşlarının gözaltına alındıkları ve Samast’ın son görüntülerinin ardından Yılmaz Yazıcıoğlu’nun ‘ifade alma’ olarak işaret ettiği süreçlerde ne tür muamelelere maruz kaldıklarını biliyoruz. Nihayetinde Engin’in öldürülmesine kadar giden o yol da insan hakları alanında ezelden beri bir arpa boyu yol alamamış resmî ideolojinin kanlı taşlarıyla örülmüştü. İşte bu noktada Ogün Samast’a gösterilen “ilgi-alâka” ne denli canımızı sıksa da hem hukukun hem demokrasinin gereği olan insanî koşulların sağlanması talebini bir kere daha, en yüksek perdeden dillendirmeliyiz. Üstelik inanın bunu Engin Çeber’in görüntüleriyle yapamadığımız ölçüde, Ogün Samast’ın görüntüleriyle yapabiliriz. (Çünkü bu bir yerde, devletin bilinçli şekilde ‘yanlış’, ‘arızalı’ olarak kodladığı ‘sol’un, özenle kolladığı ‘sağ’ yanından çözülmesi demektir. Yıllardır kötü örneklere isyanla alınamayan yol belki ‘iyi’ örneğe; hiçbir durumda, hiç kimseye imtiyaz sağlanmaksızın yaygınlaştırılması koşuluyla sahip çıkılarak alınabilir.) 

Yalnızca Sivas Katliamı sanığının değil, her mahkûmun cinsel ilişki hakkını savunduğumuz üzere; cellâdımızı ‘kollama’ (genel algı bu yönde olduğu için söylüyorum) pahasına kurbanlarımıza yapılan muamelenin bir sürekliliğe dönüşmesini kışkırtmaktansa, asıl Ogün Samast’a yapılanın imtiyazsız bir kaide haline gelmesi adına mücadele vermek durumundayız. 

“Engin Çeber’e işkence yapılıyorsa, Ogün Samast’a da yapılsın” gibi hem solun savunduklarıyla hem hukukla hem de (kim ne derse desin) vicdanla bağdaşmayan öneriler onlardan ayrıldığımız tek kimliğimiz ve servetimiz olan vicdanımıza rağmen, onlarla ancak kötüde ortaklaştırır bizi ve istediğimizi de bu zihniyetle asla elde edemeyiz. (Öte yandan, ‘devletin istediği solculuk’, tam da böyle bir şeydir.) 

Dolayısıyla acil ve elzem olan Ogün Samast’ın ‘özgür iradesi’ne gösterilen ‘özen’ ve ‘saygı’nın Engin Çeber’e de bütün insanlara da gösterilmesi adına bir fikir birliğine varmaktır şüphesiz. Bu bizim hem durduğumuz yerin hem de gitmek istediğimiz yerin bugünkü şartlar altında göz yumamayacağımız gerekliliğidir. 

Çünkü insan haklarında imtiyaz en ala çürümedir. Devletle, faşizmle kötüde ortaklaşmamak için, bu insanî damara azamî dikkat etmek gerekir. 

EMRE DURSUN 
Nisan ’10, İstanbul – Kronik Muhalif 

Yukarıdaki yazıyı bundan 14 yıl önce yazmış bir insan olarak temelde hâlâ aynı fikirleri savunduğumu söyleyerek başlayayım. Ancak… Özellikle Gezi Direnişi esnasındaki tavrı ve genel anlamda hep AKP politikalarına yanlayan yaklaşımları nedeniyle Nagehan Alçı ile bir noktada ortaklaşmaktan ar ederim. Hayatına dahil ettiği insanla 13 yıl boyunca yaşadığı acılardan daha korkunç olan şey ise hem onu hem de onun zihniyetinin bütün çürüklerini bize pazarlamak için ölesiyle gayret etmesidir. Çünkü bunu yaptı. O çürükle aynı kasada kendini de çürütene kadar beklemesi kendi tercihidir, buna bir şey söylemek bizim haddimiz değil. Ama yıllardır el birliğiyle yaptıkları her türlü kara propaganda da hepimizin çanına ot tıkadı. Yazıktır.  

Amma velâkin… Her şeyden önce Nevşin Mengü iyi yapmış. Nagehan Alçı’nın yaşadığı psikolojik, ekonomik ve fiziksel şiddeti bütün detaylarıyla anlatmasına fırsat verdiği ve alan açtığı için. Öte yandan, tam da “Şaşkın İnsan Hakları” yazısında anlatmaya çalıştığım üzere bu noktada Nagehan Alçı’nın mağduriyeti etrafında birleşmek gerektiğini düşünüyorum. “Sen geçmişte böyle böyle yapmıştın, o yüzden bütün bunları hak ettin” gibi bir yaklaşımın sağlıklı olduğuna beni kimse ikna edemez. Rasim Ozan Kütahyalı bir kadına karşı uygulayabileceği her şiddeti uygulamış bir maganda olarak teşhir ve tevkif edilmelidir. Bu konu özelinde Nagehan Alçı’nın yaşadığı şiddeti ve haksızlığı, onun başka insanlara uyguladığına inandığımız haksızlıklar üzerinden değerlendirmek kanımca adil değildir. İntikam bazen de menüden seçmediğimiz bir yemektir. Afiyet olsun. 

EMRE DURSUN 
9 Temmuz ‘24, Grünberg 

Leave a Reply