Hatırlayışın Kronolojisi

HAFIZANIN RAFLARI I

Hafızamızı işgal eden ilk anılar, işaretler, olaylar mühimdir. Öyle ki, ağacın eğildiği vakittir bunlar ve ilk anımsanan şeyler bize bile, bizimle ilgili sandığımızdan da fazla fikir verir. Hafıza işlemeye başladıkça süzülüp gidenler vardır ve bir de eleğin üzerinde kalanlar; hatırlayışın kronolojisi insanın bir birey olarak da nasıl oluştuğunun tarihidir.

Bu bahsettiğim, herkesin kendi atlası, ne kadarını hatırlar, hatırlamak ya da unutmak ister, unutmak istediğinin ne kadarına ait izi taşımak, hatırladığının ne kadarını, ne zaman, kimlerle paylaşmak ister, kendi bilir. Ama hafıza bahçesine düşen ilk meyveler, duyularımızın da tarihidir. Bütün duyularımızın.

Çocukluğumda, kitaplara korkunç bir tepkiyle uzak kaldığım kısa bir zaman dilimi oldu. Zorunlu bırakılmak, beni o işten tamamen uzaklaştırmaktan başka işe yaramadı. Değil okumak, fiziki olarak kitapların kendisiyle bile karşılaşmak istemedim. Bunun yarattığı etkiyi gözlemleyenler de ısrarlarından vazgeçtiler, barış koşulları yavaş da olsa oluşmaya başladı.

İlk zamanlar kitaplara, okumak eylemine ve hele de edebiyata öylesine yabancıydım ki, kitaplar edinmeye başlamadan evvel orada burada rastladığım birkaç şeyi okurken keyif aldığımı ama yine de başlı başına bir okuma işine girişme anlamında çekimser kaldığımı hatırlıyorum. Tuhaf bir yerde, tuhaf bir kitapla kırıldı bu.

Üsküdar’da, sadece yakınlarındaki Doğancılar-Ahmediye muhitlerinden değil, bulunduğu yerin çok uzağından da, mesela Salacak’tan, Bağlarbaşı’ndan da müşterileri bulunan Gençler Kitabevi diye bir yer vardı. Kitabevi, biraz, lafın gelişi. Dört katlı bir kırtasiyeydi esasen. En üst katında da, İpek Ongun-Cezmi Ersöz kitapları ve işte o dönemin çok rağbet gören ama pek özenli de diyemeyeceğimiz kitaplarından oluşan güdük bir “edebiyat” kısmı yer alırdı. Fakat ben oraya varamadan, bu kırtasiyenin sokağında, üstelik de av silahları, kurusıkı tabancalar satan bir dükkânın hemen önünde bir eskici arabasının üzerinde buldum aradığımı. Eski kitap kokusu, sevdası ve belası orada musallat oldu zaten.

Çok geçmeden korsan kitapçılar her köşeyi kaptı, kıytırık yayınevlerinin  “klasik” seçkileri dört bir yana yayıldı. Bunlar, özetin de özeti olan, berbat anlatımlı baskılardı. İnşallahlar, maşallahlar bu kadar yaygın mıydı anımsamıyorum ama belli ki yine orijinal ve özgün olmayan bir Türkçe çevirisi okunmuş ve matbaa dışındaki, yayın öncesi bütün müşkülden vazgeçilip, akılda kalanların yazılmasıyla oluşturulmuş kitaplardı. (Kitap demeye dilim varmıyor!) Hâlâ da var bu tür yayınevleri ve böyle “klasikler” ama ben daha okuma konusunda pek aktif olmadığım o zamanlarda bile bu işte bir bit yeniği olduğunu sezmiş ve özellikle klasiklerin bu tür versiyonlarından mümkün olduğunca uzak kalmıştım. Bazı yayınevlerini de öğrenmeye başlıyordum ama. Şuraya geleceğim: Aldım. Korsan kitaplar da aldım ama mesela klasiklerden birini alacaksam, kaliteli yayınevlerinden birinin korsanını alırdım. Kapak yamuk, baskı soluk olabilirdi ama karşındaki çevirmen gibi çevirmen, kitap da klasik gibi klasikti.

Benim için, hem bana okumayı sevdirmesi, biyografiye, kişisel tarihe ve sonra tarihe (yaşanmışlığa) olan ilgimi daha ilk zamanlardan yerleştirmesi, hem de bunları yapabildiği için kitabın kahramanına karşı da bir sempati duymamı sağlaması sebebiyle bir kitabın ismini anmam gerek: Kayhan Sağlamer’in, “Bir Başbakanın Doğuşu” kitabı.

13-14 yaşlarında olmalıydım ve elimdeki kitabın kahramanı, o gün de başbakandı: Bülent Ecevit. Kitapta anlatılan adamla alakası bile yoktu; ağırlaşmış, yaşlanmış, tutuculaşmış ve hastalanmıştı. Bu hastalık onu sonunda pratik bir şekilde düşünemez, dolayısıyla konuşamaz hale getirmişti. Artık kendi seçmenleri, kendi hayranları için dahi bir alay konusuydu. Fakat o kitap, o vakitler henüz tanışma şerefine nail olamadığım Karl Marx’ın bir sözünü dolaylı yoldan içime düşürmüştü sanki: “İnsana ait olan şey, bana yabancı değil.”

Bir sahneyi hiç unutmam (“zaten ben unuttuğum şeyleri anlatamam”): Yakalanırsam başıma bela alacağımı da bildiğimden, hiç sebepsiz sabahladığım hafta içi bir gece, evin içinde neredeyse parmaklarımın ucunda gezinerek çay demlemiş, çaydanlığı ve bardağı odama taşımış, ışığı kapatıp bir mum yakmış, bol bol çay içip, altını çizerek de bu kitabı okuyordum. Sabah okul var yani. O yaştaki halimi düşününce, daha da garip geliyor şimdi: Bir çocuğun saçma sapan bir ilgiyle okuduğu, o günlerdeki haliyle hiçbir çekiciliği olmayan ama hâlâ da ortalıkta dolanan ve ne olduğu bilinse de, güncel olarak ne işe yaradığı konusunda o yetersiz birikimle pek fikir yürütülemeyen bir başbakanın anılarıydı. Neydi yani bu hararetin kaynağı? ÇAY! Tam da bahsettiğim gece kitapta şöyle bir yerle karşılaştım çünkü -şaka değil bu: “Genç Bülent’in en sevdiği şeylerden biri de, gecede birkaç demlik tükettiği çayı ve sigarasıyla birlikte bir mum ışığında okumak ve yazmaktı.” Şimdi bakınca ne olayın kendisinin ne de bu tesadüfün bir albenisi var gözümde ama “hikâye edilenin”, “hikâye etmek” denen şeyin içime sızdığı zamanlar da bunlardı.

Her şeyi geçelim, Bülent Ecevit, sadece “Hayata Dönüş Operasyonu” adlı kapsamlı öldürme kampanyasının sorumlularından biri olması sebebiyle, yani bu tek olayla bile hatırlandıkça mahkum edilse yeridir; kendisini yalnız bu olayla hatırlayıp hatırlatmak isteyenlere, asla affedemeyecek olanlara söz söylemekten ar ederim ben. Canı hepimizin canından fazla yanmış olanlar var zira.

Oysa iş benim kişisel hafızama kaldığında, bir de böyle bir Ecevit var benim için. Kayhan Sağlamer’in biyografisinin ilk cildinde (devamını okumadım çünkü) gençlik yıllarını anlattığı; okumak ve yazmak belasına erkenden düşmüş, suskun, içine kapanık, hem zeki hem de müthiş bir tevazu sahibi, şairliği belki de bütün diğer niteliklerinden daha üstün olan genç bir adam olarak.  Bir James Joyce, Gustave Flaubert yahut John Steinbeck kahramanı olarak da pekala var olabilecek türden bir insan olarak. Her şeyden öte, kendi yolunu sürerkenki birkaç naif alışkanlığıyla, benim de ışığı başka hikâyelere daha fazla yaklaştırmamı kışkırtan hoş bir seda olarak.

Bir kediyle aynı evde yaşamaya benzer okumak. Koltuğundan vazgeçmeyi öğrenirsin, onca tevazu ile günü geldiğinde alelade bir koltuktan vazgeçemeyenlerin hikâyelerine de kulak kabartarak. Bir daha söylesin Marx: “İnsana ait olan, bana yabancı değil!”

 E.D., Ocak ’14, İstanbul – Metroda Siesta http://www.metrodasiesta.com/2014/02/hafzann-raflar-i.html  (Yine blogta “Roman” diye bir metin yazmıştım, Milan Kundera’nın bir eleştirisinden hareketle. Onun devamı sayılabilecek, “Betimlemenin Kaybı”nda “dünya klasiği” diye tabir ettiğimiz kitaplara ve onların katkılarına daha fazla değineceğim…)

Leave a Reply