KaçakRadyo4: Şiire Yakın

Sezen Aksu, ömrü billah yazdığı şarkı sözlerini topladığı kitaba ne isim vermişti: “Eksik Şiir”. Ama bir televizyon programında Candan Erçetin’e konuk olduğunda ve bu kitaptan söz açıldığında, “Sen de bir şiir kitabında bunları toplamışsın,” dendiğinde şunları söylemişti: “Şiir değil o, şarkı sözü Candan’ım ya! Tabii dikkat ediyorum ‘şiire yakın’ dursun diye… Belki yazmaya kalkarsam onu beceririm bilmiyorum ama müzik cümlesiyle söz cümlesinin birbirini tamamlaması gerekiyor, o yüzden de tek başına şiir olması mümkün değil. Eksik kalıyor gerçekten, zaten o yüzden adını ‘Eksik Şiir’ koyduk onun (kitabın). Hatta bana o isim bile fazla geldi.”*

Sezen’in yazdığı şiir mi değil mi, fazla mı eksik mi, bir sonraki sayıda siz karar verirsiniz artık ama ben onun bu cümlelerinin içinden “Şiire Yakın” sözünü çekip aldım kendime bu bölümde.


Ve evet, bazen çenemi tutamayıp uzatıyorum lafı böyle ama önce bir başlayalım da sonra devam edelim yine…

Yeniden, hoşgeldiniz:

Çocukluk, şiirden ziyade tekerlemeye aşerir aslında, değil mi? Şiiri de öyle öğreniriz çünkü: Tekerlemelerle. Bu sayının kapağında yer alan görselde bana eşlik eden ilkokul arkadaşım Aysun’u tanıştıracağım size, ama dimağımızda anca tekerlemelerin döndüğü vakitlerde ikimizin de şiire meylettiğini söyleyeyim vakitlice. İyi de biliriz şiiri, “iyi yaparız bu sporu”, ona göre!

Ama siz de bizim gibi bir tekerlemenin “şiire yakın” olabileceğini düşünseniz bile, en evrensel tekerlemelerin birinden bu denli görkemli bir ağıt çıkacağını tahmin etmezdiniz herhalde.

Dinleyelim de, kaynağına inelim sonra hep birlikte:

Bunu Filistinli çocuklar söylüyordu. Bizim, “Yandı bitti kül oldu” tekerlemesine ne çok benziyor, di mi? Bu tekerleme aslında, İsrail ülkesinin “tarihini” anlatıyordu. Almanya gibi, asla “suçluluk psikolojisi” ile ilgili falan değil, kendi damarındaki vahşet ve şiddet tutkusu nedeniyle İsrail’i koşulsuz şartsız destekleyen aşağılık ülkeler ve onun yurttaşı olmakla övünen aşağılık insanların unuttuğu bu ağıdı aslında, Yahudi çocuklar da aynı hüzünle söylüyordu. Şimdi ben her hayvanı bir millete benzetirdim burada benzetmesine, ki örnekleri var ama ben hiçbir hayvanı insanın içindeki kötülüğe benzetemem… Benzetmem ki.

Ama kuzu kurda dönüştüğünde ya da kurt, kendinden daha zayıf olanı avlamak için pusuya yattığında, bunun hayvanlıktan ziyade insanlıkla, insanın içindeki hayvanla ilgili olduğunu da söylemem gerek. Söylemem gerek! Di mi Aysun?

Elimize kalemi ne zaman aldık biz? Doğmadan? Muhtemelen… Elimizde kalemle doğduk, di mi Aysun?

Ben seni gördüm göreli elinde kalem… Sen beni? Ne yazıyoruz bu kadar madem? Nereye yazıyoruz? Niye bu kadar şiire kayıyoruz? Sence?

Bir gidip soralım bakalım geçmişe…


“Şiire Yakın” derken? Hüsnü Arkan bunun romanını yazdı. Şiir başka tabii… Ama efendim tarihe dikkat ediniz… Hıdırellez. Ama? Konu o değil. Konu, uzun. Daha doğrusu konu, “uzun abi” yani Deniz Gezmiş… 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece asılmıştı biliyorsunuz, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’la birlikte. Deniz’in nabzı, sandalye tekmelendikten ve ilmek boğazında kilitlendikten sonra kırk beş dakika daha atmıştı! KIRK BEŞ DAKİKA! Hâlâ da atıyor bence o nabız, hepimizin nabzında ve boğazında…

Şairi dinleyelim:

Arka arkaya iki film sahnesi izleyeceğiz şimdi burada ama önce…

Önce, Meral Okay.

Ben boşuna mı bu kadar şey yazıp anlatmaya çalışıyorum burada? “Şairi” bunca bol memlekette ben laf olsun diye mi konuşuyorum? Bu şimdi şiir değil de nedir? Meral Okay, şair değil de nedir? Ha, Aysun?

Meral Okay’ın bu yazdıkları hiç ortalığa dökülmese ne olurdu? Duymasaydık, okumasaydık, dinlemeseydik, izlemeseydik? 

Ne olurdu?

İşte o zaman ömrümüzün tam ortasına bir “eksik şiir” otururdu ama olan da bize olurdu. O yine çiçek, yine güzel olurdu.

Koklayalım madem:


Bir de “Duvara Karşı” sahnesiyle izleyip dinleyelim mi? Bomonti’den gelip de topik yapanlarınız eksin olmasın efendim…

Haydi, şerefe!

Aynur Doğan, bu toprakların duyduğu en muazzam seslerden biri olarak, bu yorumuyla mutlaka bizimle olmalıydı burada… Üstelik, bu ağıdı ustası anlatacak aşağıda. Ana dil, bir çırpınmadır tabii dünyaya tutunmak için. Ana dil, bir organdır aslında, di mi Aysun?

Bu ağıdın sözlerini de, ana diliyle nakşedelim o halde buraya: Dar Hejiroke.


Bir de içimize işleyen filmden izleyelim mi?

İncir ağacının dibine kadar gelmişken, meyvesini de görmek gerekir elbet. Bu şarkıyı bizlere ilk tanıttığı gün, öyle sağlam durmuştu ki İlyas, bizi de kendimize çağırdı bence. “Neyse, o!” dedi herhalde. Neysek o mu? Neysek, o!

Her ne olursa olsun, kendimiz olarak durmakta fayda var herhalde. Kimseye olmasa bile, kendimize… Nar hep elimin içinde ama bu kez alın size bir incir…

İlyas Yalçıntaş kadar bu sözleri yazan İskender Külekçi ve beste sahibi Orçun Karamuk’a da koca bir alkış.

Bu harikulâde destanın bir yerinde diyordu ki hemşehrim: “Üsküdarımın her bi yeri yokuş.”

Öyleydi. Ahmediye’ye yakın oturuyorsun ve nereye gideceksin? Bağlarbaşı ya da Doğancılar’a. Eee? Tırman dur…

Sezen’in de sesinin değdiği bu harikulâde otobiyografik eseriyle, ilk dinlediğim gün çarpmıştı beni. Ve, tam da 41. doğum günümde çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği Üsküdar sokaklarını paylaştığımız Ceza, Çanakkale’ye geldi ve onun konserine gittik “ailece”. Atlas’ın, olanca yorgunluğuna rağmen beklediği ve benim kesin bir şekilde çalacağını söylediğim “Yerli Plaka” başladığı anda önlere doğru gittik ve omzuma aldım onu. Kendi çocuğum omzumdayken, çocukluk arkadaşımı görmüş gibi hissettiğim harikulâde bir doğum günü yaşadım Ceza’yla.

Ama en hoşuma giden şeylerden biri Ceza’nın enerjisi ve sesindeki muazzam olgunluktu. Bizim dinlerken yorulduğumuz şarkıları bir kez bile teklemeden, müthiş bir tevazu ve coşku ile söyledi. Ayrıca, ona biraz uzak kaldığım son yıllar için de kendime kızdım açıkçası. Atlas’ın çok sevdiği “Suspus” şarkısına daha bir dikkat kesildim mesela ama konserin açılış şarkısı “Denizci”ye de bayıldım. Ceza hâlâ çok büyük bir ozan ve olgunlaştıkça derinliği de katlanıyor bana kalırsa.

Bu yaşın en güzel hediyelerinden biri için minnettarım ona, iyi ki var! 

Ve, ben nasıl Atlas’a ağzım açık bakıyorsam, onun Ceza’nın en hızlı şarkılarını bile teklemeden söyleyişine, bu şarkıda da o baktı bana aynı şaşkınlık içinde.

Eeee, sen yokken biz vardık oğlum! Sen babanı ne sandın?

Bizim kuşak, Teoman’ı severdi. Valla şaka değil, Teoman’ın varlığına şükür bile ederdi. Aslında bizim kuşak, bugüne oranla hiç fena şarkılar, şarkıcılar dinlememişti. Onların elleri kalem de tutardı üstelik. İyi yazarlardı. “Şiire yakın” dururlardı. Bizim kuşak, “işin içinde başka iş aramazdı” genellikle. “Ay bu da fazla erkek”, “ay çok irrite edici bir feminizm!” gibi zırvalara düşmezdi. Arada huylanır ve kurcalardık ama daha sağlıklı yorumlardık. En azından, histeri krizi geçirmezdik! Velhasıl, Teoman’ı severdik. Keşke Teoman da kendini, bizim onu sevdiğimiz kadar seveydi de, kendi kendinin karikatürüne dönüşmeyeydi. Ama malûm, yaşlanmak hayli sıkıntılı bir şey. İnsan, her şeye dönüşebilir… Biz neye dönüşeceğiz kimbilir?

“Gönülçelen” albümünün ben önce kapağına, sonra elbet şarkılarına ama en çok da bu şarkısına vurulmuştum. Çünkü sahiden çok güzeldi, “İstanbul’da sonbahar”… Hâlâ öyle mi, bilmem… Klibi de güzeldi… Çocukluk ise, “gökyüzü gibi bir şeydi”, di mi Aysun? Di mi Edip?


İmdiiiii… Burada, kadim dostlarımdan, “çocukluk” ve ilk gençlikten kaçırıp sakladığım, kalbimin tam ortasına bastırdığım başka birine geldi mevzu: Onur’a. Bir yerde söylemiştim: “Gelmen ve benim için ölmen gerekiyor,” dese, “Konum at!” derim.

Onunla çok dinledik bu şarkıyı ve çok inledik “Hallelujah” diye… Sözlerin derinliğinde kendimizden geçerek…

Dinleyelim mi bir daha birader?

Başlık “şiire yakın” evet ama biz şiirin tam ortasındaydık, di mi Aysun? Çünkü biz şiiri, öğretmenimizden öğrendik. Dünyanın en güzel öğretmeni Enver Tatlı, “Dünyanın Bütün Çocukları” şiirini okumuştu bize bir keresinde. 7-8 yaşında çocuklar, helâk olmuştuk ağlamaktan. Al sana “pedagoji” işte!

Sonra bir türkü söylerdi meselâ: “A benim kürküm…”

Hepsini hatırlıyorsun, Aysun. Yan çizmezsin de, bilirim…

Şimdilik ikiye yazıyorum seni, sınıfta şiir bilenler listesinde. Bak, o kadar da mütevazı bir veledim. Ama ya bizden fazlası da varsa, düşündün mü hiç?

Peki, “umut yoksa, düş yoksa”? E zaten… Dinleyelim:

Peki, ninniler… Onlar da “şiire yakın” değil mi? Bak ne diyor meselâ burada: “Uyu sevgili oğlum…”

Bir Yahudi ninnisidir ama bizim yurttaşımız olan Yahudilerin ninnisidir… İster ki söyleyen anne, çocuğu huzurla ve sağlıkla büyüsün, okullara gitsin, evlenip çoluk çocuğa karışsın.

E belki eşcinsel olacak çocuğu, çoluk çocuğa da karışamayacak o zaman, o zaman da duracak mı acaba arkasında? “Evlâdımdır” diyebilecek mi yine? Demezse eğer, kendinden feragat ettiğini de bilecek mi? İnsan, çocuğunun arkasında her koşulda duramıyorsa kendiyle utanmadan böbürlenecek mi? Bilmem… Bilmem mi? Bilmez olur muyum yahu!? Sonuna kadar yanında olacağım oğlumun! Aşık olsun yeter ki!

Bu melodiyi Grup Yorum, ölüm orucuna yatan (özellikle) kadınlar için bir ağıda çevirmişti. O versiyonu da beni yormadan dinlersiniz diye düşünüyorum.


Buraya bir dolu isim yazabilirim ama bir tek seni yazacağım şimdi… Madem fotoğrafta yanıma oturdun. Madem sırada yanıma oturdun. Madem “beslenme kolu”nda benim “başkanım” oldun. Madem onca didişmeden bir destan çıkıyor bugün. Madem hâlâ kavga edebiliyoruz böyle deliler gibi. Madem senin şiirin de benim şiirimle mimli. Madem Enver Tatlı hâlâ bize bakıyor ters ters. Madem sen öylesin ve ben de böyleyim. Madem yine kapışmaya ve sarılmaya yer arıyoruz birbirimize… Madem öyle…


“Kuzu”yu konuştuk, şimdi sıra geldi sıpaya… Mezbahaya götürülen bir sıpaya!

Dinleyin ve kendiniz okuyup öğrenin. Bıktım ben sizden çünkü. (Senden bıkmadım Aysun.)


Haydi buyrun hesaplaşmaya… Normalde “şiire yakın” gibi bir başlık altında, zaten bir şair olan Leonard Cohen’in onlarca eserini sıralayabilirdik di mi? Ama ben bu sayıda bunu seçtim çünkü sadece karşındakine bilenemezsin ki, kendini de hizaya çekmen gerekir bir şekilde.

“Sana kızardım, ağzına bile sıçardım ama yapmıyorum çünkü daha iyisini yapmışsın,” demek mi? Madem öyle, eyvallah!

Bu da onun şarkısı galiba, di mi Aysun?


Eeee Aysun, Esentepe İlkokulu’ndan ayrıldığım günden sonra seninle hiç buluştuk mu biz? Hani her sabah birbirimize kurulup geldiğimiz gibi, başka birine de yaptın mı bu psikopatlığı acaba? Sanmıyorum! Sanmıyorumdan öte, eminim yapmadığına. Nereden geliyor bu bilgi ve güven? Ben de yapmadım da, oradan!

“Olamaz mı? Olabilir…”


Ağanın değil, şairin eli tutulmaz asıl… Meral Okay bizimle yine ama bu kez Sezen de var yanında. Onlar da birbirlerinin elini bırakmadılar zira.

Buyursunlar:


“Tuna Kiremitçi, keşke bir şair/söz yazarı olarak kalsaydı,” diyesim geliyor önce ama sonra onun yazdığı romanları enikonu seven insanlar da geliyor aklıma… Kırılsınlar istemiyorum.

Ama hadi, çok ama çok güzel yazdığı bir şarkı sözü ve yorumla ağırlayalım onu:

Şimdi, “içimizdeki çocuğa” sarılalım mı Aysun?


Evet, Aysun…

Bir gün eline kalemi aldı ve şunları yazdı:

“Başka okulda ne ararsın, Esentepe’yi bulamazsın
Biz düştük iyi sınıfa, sen de düş ne olursun”


O gün okuldan ayrılmıştım ve benim canım arkadaşım, bir gün evvel üşenmeden oturup bir şarkıya söz yazmıştı. Tam o gün de “sahneye çıktı”. O gün bugündür de inmedi zaten sahneden.

Şarkının diğer kısımlarını unuttuk ya da belki işimize öyle geldi ama sonu şöyle bitiyordu:

“Kahrolası çöpçüler Emre’yi süpürmüşler.”

Bütün o tekerlemelerden, içimizi şenlendirip donduran şiirlerden sonra bize ne kaldı ne dersiniz?

E işte bu! Bu kadar… Başka ne olacaktı ki zaten? Emre’yle Aysun’u sahiden süpürebilecekler miydi yani? Yok artık!

“Kadim” nedir, gerçekten biliyor musunuz siz?

Buyrun, buradan hiza alabilirsiniz!

EMRE DURSUN
Ağustos-Eylül ‘26, Çanakkale

*Yeri gelmişken, şu muhteşemliği de belki izlemek istersiniz diye iliştireyim şuraya. Hem siz de hazırlanın ufak ufak bir hafta sonrasına. Bakın artık kıskanmıyorum, korkmuyorum da önceden dökülecek diye ortaya. Canınıza değsin: Sezen Aksu – Candan Erçetin’ le Beraber ve Solo Şarkılar (30 Mayıs 2007)
– Spotify listesi yayında:





Leave a Reply