KaçakRadyo3 | Şair Aysel

Mevzubahis memleketteki kötülükler, karanlıklar ve çirkinlikler üzerine konuşmak olunca elimizi de dilimizi de korkak alıştırmıyoruz. Öyle olması da gerekir. Bu aslında daha güzelini hak ettiğimize inandığımız ve daha iyisini istediğimiz için verdiğimiz bir mücadele. Yoksa insan kendi evine kolay kolay düşman olmaz. Biz de düşman değiliz zaten!

Bizler; olumsuzluklardan ve karanlıklardan bahsedildiğinde, bunlar eleştirildiğinde “Ya sev ya terk et” diye höykürenlere inat, “Hayır, sevmediğimiz durumlar olduğunda da kalmaya devam edeceğiz” diyenleriz. Çünkü biz -üç gün sonra ve yokluğunda 72. yaşını kutlayacağımız, 19 Ocak 2027’de ise aramızdan haince alınışının 20. yılında anacağımız- Hrant Dink‘in söylediği gibi, “Yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardanız”. En azından, gücümüz yettiğince buna aday olanlardan.

Ancak gelin, memleketin güzelliklerinden bahsederken de aynı cömertliği sergileyelim. Çünkü burası her şeye rağmen göz alıcı ölçüde güzel bir yer. Sadece ikliminden, coğrafyasından, mutfağından, kültürel çeşitliliğinden taşmıyor bu güzellik, insanından da taşıyor bazan. Oran-orantıyı bilmem, matematiğe de aklım ermez zaten, bu yüzden azınlık mı çoğunluk mu tartışmasına girmeyeceğim. Az da olsa bazan, o azı çok görerek dinleneceğim. Velhasıl, burası güzel insanlar yaratma konusunda da maharetli ve bereketli bir topraktır. Hemen her alanda keşfedilmiş ya da keşfedilmemiş sayısız cevher barındırır içinde. Kirletmeye gönüllü bir dolu cani olsa da, bu toprağın harcı o güzel insanların ruhundaki, aklındaki, kalbindeki berraklıkla karılmıştır.

Ne mutlu bize ki, onların ennnn güzellerinden, en delilerinden, en dahilerinden, en kıymetlilerinden ve ennnnn şairlerinden birini ağırlayacağız bugün. Karşınızda, eşsiz Aysel Gürel.

“Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”nde bir prensip belirlediğim için, ona yer veremedim belki ama Sezenli sayıda da söyleyeceğimi söyledim: “Onu (Sezen Aksu) bir şairden, sadece güfte olarak değil, beste olarak yazdıklarını ve dahi yorumlarını da şiirden ayırmak büyük bir haksızlık ve sorumsuzluk olur. (…) Dedim ya, daha çoooook fasıl açılır ondan. Biz daha onda çok dururuz yaşarken ve yazarken. Yalnızca onda değil üstelik, yol arkadaşlarında da. Aysel Gürel ve Onno Tunç gibi isimler eklendiğinde, söz, müzik ve yorum eşleşmesi yüzde yüze ulaşır her seferinde.” 

Hakkında konuşacağız, hayatından bahsedeceğiz, sözlerine defalarca kulak vereceğiz Aysel Gürel’in ama siz de bana bir söz verseniz keşke…

Müziğin ritmine kendinizi ne kadar kaptırırsanız kaptırın, gelin bugün aslında çoğunu çok iyi bildiğimiz sözleri daha dikkatli bir şekilde dinleyelim, olur mu? Çünkü zaman içerisinde şarkılar öylesine içimize işliyor ki, evet yine duyuyor, etkileniyor hatta çarpılıyoruz ama en çarpıcı şeyi bile sanki gündelik bir sözmüş gibi algılamaya başlıyoruz. Çok normalmiş gibi. Ama değil, çünkü zaten Aysel Gürel “normal” değil ve iyi ki değil!

Şimdi başlayalım bir, sonra onda sık sık duracağız. Başlayalım başlamasına ama “heyecanlanmadan, koşmadan, tamam”? Hadi bakalım…

Şaka şaka!

YEEPPPPPPAAAAAAAAAAAAA! 😀

Bu noktada hiç lafı uzatmayacağım. Çünkü sakın inkâr etmeyin, bütün göbek atanları gördüm! Dökülmeyen kurtlarınız kalmasın. Buyrun devam edelim efendim. 

Aslında bu listede başka bir yorumu daha vardı Burcu Güneş’in ama Aysel Gürel’in sözlerini yazdığı şarkıların hepsini dinlemeye kalkarsak ömrümüz bile yetmeyebilir. Şaka değil, belgelerle konuşuyoruz!

Pek özel Burcu Güneş’e teşekkür etmeden geçmek istemediğim için verme ihtiyacı hissettim yukarıdaki bilgiyi. Çünkü şimdi, birçok kişinin ses rengini benzettiği Sertab Erener’i dinleyeceğiz ama ben bu yakıştırmaya katıldığımı söyleyemeyeceğim. Burcu Güneş’te daha Afro bir gırtlak var bence. (Hiç endişe etmeyin, çok sık gelecek buralara ama bugünlük merhaba ve elveda.) Sertab Erener ile ilgili asıl söyleyeceğimi ise başka bir şarkıya saklıyorum şimdilik.

Sıradaki şarkının bu versiyonunu orijinalinden daha fazla seviyorum ve diyorum ki: Bünyemizde bütün enstrümanlar mevcuttur efendim, yeter ki kullanmayı bilelim. Yine de, Voice Male üyeleri kadar kabiliyetli olacağımızı sanmıyorum açıkçası…

Gelsin:


Bana kalsa müthiş bir vicdan rahatlığıyla burayı baştan aşağı Sezen Aksu‘ya boğabilirdim, sonra da tertemiz uyurdum valla ama öyle yapmayacağım. Çünküm de burası bir RADYO ve Spotify‘da yayınlanan listelerde de şarkılar farklı yorumlarla sıralandığında bence çok daha keyifli bir şey çıkıyor ortaya.

Ama kendi hayatımda, Sezen Aksu‘nun yorumladığı herhangi bir şarkıyı (bir tek istisna dışında) onun haricinde dinlemeyi pek tercih etmem. O istisna da (çok özel olmasına rağmen) ancak ölüm kalım anlarında devreye girer diyebilirim; kim olduğunu yeri geldiğinde söyleyeceğim.

Fakat Sezen Aksu ile ilgili burada bir parantez daha açmak istiyorum: Şöyle ki; bir şarkı var, bakalım onu siz fark edebilecek misiniz? En sonda söyleyeceğim çünkü.* “Kesinlikle bu!” diyenler çıkacak mı aranızda, görelim.

Öyle bir şarkı ki o, Sezen Aksu dışında herhangi birinin yorumlaması durumunda şarkının bütün kimliği kayboluyor adeta. Bakın, değişiyor demiyorum, kayboluyor! (BENCE!) Ortaya bambaşka bir şey çıkıyor, çıkmışlığı da var ve o yeni oluşan şeyi de açıkçası ben çok beğenmiyorum. O şarkıyı dinlerken Sezen Aksu’nun eşsizliğine bir kez daha inanıyorum.

Şimdi dinleyeceğimiz şarkı ise Aysel Gürel‘in lügatında aşk ve tutku kadar erotizmin de en doğal, en yalın haliyle bulunduğunu bize gösteren eserlerden biri. Bu, Sezen Aksu’nun muzırlığı ve güçlü feminenliğiyle de birleşince ortaya ayrıca görkemli bir resital çıkıyor.

Buyrun, dinleyelim:

Bu sayıda şarkıların sıralanması konusunda geçtiğimiz haftadan farklı bir yol izliyorum ister istemez.. Belki siz de fark etmişsinizdir: Geçen hafta sonlara doğru coşmuştuk, bu sefer coşkuyla başladık ve yavaş yavaş tempoyu düşüreceğim. (Çünkü kitap kalın.)

Yine de insanlık namına uyarmak isterim: Ben alışkınımdır duygu geçişlerine! Ne kadar sert ve ani olursa olsun, bünyemde onun bir karşılığı vardır. Hatta kendiliğinden olmazsa ben bi çalkalayıp bakarım mesela kontrol amaçlı olarak, o sırada ölen ölür, kalan sağlar bizimdir! Kısa süre içinde duygudan duyguya geçmek olumsuz bir etki yaratmaz yani bende, yaratsa da şikâyetçi olmam, “Bu da bizdendir, eyvallah,” der, başımın üstüne koyarım. (“Başşşımla beraber abicim!”) Hatta iyi bile gelir çoğunlukla. 

Ama bugün burada çok ciddi dalgalanmalar yaşayacağınızı ve çarpıcı bir yolculuk olacağını şimdiden söylemek isterim sizlere. “Köprüden önce son çıkış” burası değildir belki ama siz gereken yerde önleminizi alasınız diye bildiriyorum. Çünkü Aysel Gürel, sadece imzasıyla değil, hayatıyla da öyle bir kadındı. Bu “zor kadının” zor da bir hayatı oldu aslında; ama hiçbir şartta enerjisini, neşesini ve coşkusunu kaybetmedi. Bunu da her zaman eserine yansıttı. Hiçbir duygusunu gizlemedi, hiçbir hâlinden utanmadı. Aynı zamanda acının da en saf hallerini çok net ve çıplak bir şekilde sergileyebildi.

Her hâliyle tam da olması gerektiği gibi insan kere insandı Aysel Gürel. Onunla ilgili biyografik bilgiler paylaşacağım ama şimdilik dinlemeye devam edelim isterseniz.

Nilüfer’le devam edelim ve hemen söyleyeyim: Hayır, yukarıda bahsettiğim “istisna” Nilüfer değil. Nilüfer’i çok severim fakat bu şarkıyı yine Sezen Aksu yorumuyla dinlemeyi kendim özel olarak tercih ederim. Hatta çok uzun bir süre şarkının nakarat bölümü telefonumun zili olmuştu.

Nilüfer’in sesinde ise -bilmiyorum benzer şeyi düşünenleriniz oldu mu ama- çok hoşuma giden bir şey var: Böyle hafif nezleymiş gibi bir tını duyuyorum sıklıkla ve bazı şarkılarda çok daha bariz bir hâle geliyor bu. Tizlere çıktığında her an hapşırabilecekmiş gibi oluyor hatta neredeyse ama peslerde o tavra hayran oluyorum asıl. Bu şarkıyı en başından itibaren yüksek perdeden yorumladığı için kısmen hissediliyor ama “hapşırık” noktasına yaklaştığı yerleri ben duyabiliyorum mesela. Hapşırmasına da gerek yok ayrıca, biz peşinen ve büyük harflerle söyleyelim: ÇOK YAŞA NİLÜFER!

Şimdiiiii… Bükmeye başlayalım dudakları!

Efendim, müziğimizin söz yazarlarından biri değil sadece, bu coğrafyanın gördüğü en dahi ruh doktoru (çünkü her şey yüzleşmeyle ve kendini bilmeyle başlar) ve en tatlı filozofu Aysel Gürel, ona çok yakışan ve lakabına dönüşen deliliğini göğsüne kocaman bir nisan gülü gibi takan, peruklarının renkli tellerinde hayatın ağır melankolisini sanki biraz (ama biraz!) hafifleten, sıradan dünyaya parmak sallayan ve dahi orta parmağını açık açık gösteren devasa bir özgürlük abidesiydi.

1929 yılında Denizli’de başlayan bu serüven, ondan yıllar sonra arşınladığım, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin koridorlarından geçti. Sanat Tarihi okudu, Aysel. Ama ruhu kuvvetle muhtemel, sınıfların ve odaların düz duvarlarına sığmayacak kadar taşkındı. Önce tiyatroya daldı. Küçük Sahne’de, Muammer Karaca’da, Gülriz Sururi’de, Dormen’de boy gösterdi. Orada, “başkalarının” cümleleriyle yaşadı bir süre ama bu oyunculuk deneyimi ona, insan ruhunun en karanlık ve en neşeli odalarında gezinmeyi öğretti belli ki. Bütün o replikler ve tiratlar, içinde biriktikçe birikti ve bir gün göğsünün ortasındaki büyük lügat bir havai fişek gibi patladı!

Sonra artık ne kavgası bitti, ne sevdası…

Bence Aysel Gürel külliyatının en imza şarkılarından biri var sırada. Evet, farklı yorumlar oldu, ama şarkıdan sonra konuşacağım bunu… Sezen, iyidir!


Bu şarkı, Gülşen ve Sertab Erener tarafından da yorumlandı. Gülşen’in yorumunu çok daha beğendiğimi söylemem lazım. Sertab Erener’in yorumunun bende ciddi bir hayal kırıklığı yarattığını da ekleyeyim. İşte bunlar hep “Sezen Effect”, napalım yani?

Ama şimdi söz başka birine geldi ve dikkatli okur/izleyici bunu hemen fark etti: Onno Tunç!

Her fırsatta anmamız gerekiyor bence onu -ki aslında “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”nde de kendisine atıfta bulunmuştum- ve burada, Kaçak Radyo kapsamında yayınlanan bölümlerde de bestelerine sıkça yer verdiğimiz dev bir imza.

Onun için özel bir sayı yapacağım elbette ve orada tekrara düşsem bile gocunmayacağım.

Ama onun için bugün de bir saygı duruşunda bulunalım, olur mu?

Sonra da hemen Ara’ya sarılalım sımsıkı! Ara Dinkjian’a. Beste onun, yorum Gülşen’in ve bence çok başka bir soluk kattı şarkıya.

Dinleyin de, arkasından bir güzellik daha yapacağım size…

(Ayrıca, “gün ışığım” ne güzel bir hitaptır ya! Hiç sarışın sevgilim olmadı ama, olanlar buradan yürüsün bence… Müthiş! Aysel Gürel’in sözlerini -başta rica ettiğim üzere- dikkatle okursanız öylesine çarpıcı seslenişler görürsünüz ki… Hem sevgiliye hitap konusunda hem de bazı kelimeler, onların kullanıldığı yerler, cümleler ve benzetmelerde müthiş bir sarsıcılık vardır. Aysel, aklınızı alır! Ama korkmayın, daha güzel bir şey koyar yerine muhtemelen. Ah benim canım.)

Evet Gülşen, at imzanı kurtulalım!

Şimdi müsaadenizle, deli Arto’yu da bir alalım yanımıza… Spotify tayfa ağlasın dursun bunu görüp duyamadığına…

Biliyor musunuz, hepimizi bunca sarsıp coşturan ve yatıp kalkıp varlığına şükretmemiz gereken bu güzel kadının bir “çalışma masası”, kalemliği veya belli saatlerde çalıştığı bir “ofisi” hiç olmadı. Oraya da geleceğiz ama “yoksulluktan” değildi bu. Şundandı: O, hep hayatın aktığı yerde, anın içinde yazardı. Bir otobüs biletinin arkası, bir ilaç kutusunun içi ya da bir sigara paketinin jelatini onun defteriydi.

Aysel’di…  

E bu da Sezen…

Buyursunlar:

Şimdi Süha Çalkıvik gibi (ismini ve soyismini doğru yazmışımdır inşallah, s…. belamı valla!) bir panikatak ya da sinir krizi geçirmeden, sakin sakin ve haddimi de bilerek söyleyeyim: Sözlerde mis gibi bir Türkçe hatası var!

Biliyorsunuz, “ne… ne…” bağlacının kullanıldığı cümlelerde fiil olumsuz yapılmaz, olumlu kullanılır. Yani cümlenin “Bu dünya ne sana ne de bana kalır” olması gerekiyor. (Dur ben gidip Atlas’a anlatayım bunu!)

Ama söz konusu Aysel Gürel olunca ve karşımızda böyle bir şarkı durunca, hiç itiraz etmeden “Lan aslında doğrusu bu da olabilir ha!” bile diyebilir insan. Öyle de bir hatırı vardır yani ruhu şad olasıcanın!

Mabel’den dinleyelim: 

Aysel’in, Müjde ve Mehtap’ı büyüttüğü yıllar, hayatının en zor ama belki de bir o kadar masalsı dönemiydi. Boşanmanın ertesinde bu üç kadın çok büyük bir yokluk yaşadılar. Türk Sineması’nın en güzel ve başarılı aktristlerinden biri olan Müjde Ar’ın anılarında bizzat aktardığı üzere; parasızlığın dibe vurduğu, evde yiyecek yemeğin kalmadığı akşamlarda Aysel, “Ar”ları da yanına alır ve “Haydi kızlar, bu akşam komşulara sürpriz ziyaret yapıyoruz!” diyerek onları tam akşam yemeği saatinde komşularına misafirliğe götürürdü. Amma velâkin, o yokluk yıllarında bile cebindeki son parayı kızlarının eğitimine harcar, hayatın sert yüzünü kendi tiyatral neşesiyle zırhlayıp çocuklarına hissettirmezdi.

O evde anne, abla ve küçük kız çocuğu rolleri sık sık yer değiştirirdi. Kızları büyüdüğünde bile Aysel, evin en haşarı, en söz dinlemez ama en dahi çocuğu olarak kalmaya devam etti.

Dikkatli olanlar fark edecektir efendim; ufak ufak, arada bir yükselmek ama çok da fazla yükselmemek kaydıyla artık tempoyu biraz düşüre düşüre ilerleyeceğiz. Çünkü keder de bize dahil, değil mi?

Haaa, tempo düşecek ama çarpıcılık artacak. Çok kritik bir dönemeçten sonra, kapanışta hep beraber zırlayacağız galiba.

Haydi bakalım, devam…

Evet, geldik…

Ben yine Sezen Aksu’dan dinlerim, ne yalan söyleyeyim ama ne demiştim Nilüfer‘le ilgili: “Sesinin tonunda nezleymiş gibi bir tını var ve bu, muazzam.” Metin Şentürk‘ün sesinde de hafif bir buğu hissediliyor; tuhaf, ince bir duman var sanki ve çok hoşuma gidiyor bu.

Ayrıca, sesinde o duman tüterken “Ciğerimden yanıyorum” demesi de daha etkili oluyor bence. Bence mi? Ben mi konuştum, amfizem mi? Bilemiyorum… Ama bugün, ben de Metin Şentürk’ten dinliyorum. Dinleyelim:


Peki, siz şunu biliyor musunuz?

Eh, Onno Tunç yine burada… Diliyle, emeğiyle, halkıyla…

“Yalnızca Sitem”, Ahparig Onno’nun kendi halkının geleneksel bir şarkısından alıp bize armağan ettiği bir güzelliktir… Ama, en azından çalmamıştır! (Onları da biliyoruz, o sopa benim elime geçmez inşallah!)

Evet, şimdi gelelim: Sertab Erener‘in o güçlü sesini herhalde son sınırına kadar kullandığı, zorladığı ve ortaya muazzam bir şey çıkardığı şarkıda sıra.

Bunun bazı canlı performanslarına denk geldim ve inanılır gibi değil. Hani gözden kaçar diye tekrar ediyorum: İNANILIR GİBİ DEĞİL!

Eurovision tartışılır; her zaman bir “müzik” yarışması olmayabiliyor. Fakat yine de o yarışma, bizim cenahtan birinin birincilikle taçlandırdığı noktaya geldiyse, oradaki ismin Sertab Erener olması hiç de şaşırtıcı değil bence. Çünkü evrensel bir çığlık, olağanüstü bir avaz bu!

Elbette çok güçlü sesler var bu ülkede ve bence bu anlamda epey zenginiz. Kıymetini bilelim.

Ama şunu da gözlerimizi kapatıp bir daha dinleyelim. Fahir Atakoğlu bestesidir…


Hiç şüphe yok ki Türkiye’deki müzik dünyasına adını altın harflerle yazdırmış çok çok değerli bir şarkıcı ve sanatçı Nilüfer. Onun adı anılınca hemen herkesin “hayat playlistinin” zirvelerinde bir şarkısı yer alır muhtemelen. Yine birçok şarkısı iliğimize, kemiğimize işlemiştir. Merak etmeyin, onlara da gelecektir sıra…

Ama Nilüfer denince, o çok bilinen klasiklerinden öte benim her zaman aklıma gelen şarkı bu olmuştur ve ne mutlu ki onun sesiyle ilk sıraya yazdığım bu şarkıda Aysel Gürel’in imzası var.

Biraz müsaade edin bana e mi?

Hah, işte şimdi kalkın ayağa!

Tam tamına bir klasik!

Ve üstelik: Söz Aysel Gürel, beste Onno Tunç ve yorum Sezen Aksu.

Zirve tam da burası. Haydi buyrun!


Biraz daha konuşalım mı Aysel’den?

Pembe, yeşil, kırmızı perukları, kocaman çerçeveli renkli gözlükleri ve çılgın kıyafetleriyle sokaklarda dolaşırken, magazin basını ve sıradan insanlar onu sadece “çılgın bir kadın” olarak izledi. Oysa bu, Aysel’in dünyaya ve onun tekdüze kurallarına kestiği çok zekice bir racondu. (Racon iyidir ve hayatta kalmak için racon bilmek gerekir.) Şovun altındaki o derin felsefeyi sadece kelimeleri gerçekten okuyabilenler gördü. Hadi şimdi sarılalım kendimize.

Bir şarkı daha dinleyelim de, fazlasını anlatacağım… Tamam tamam, bittikten sonra anlatacağım…

Buyursunlar:

Aysel Gürel‘in bu tarz kadın kahramanları vardır; bu kadar söyleyeyim şimdilik…

Niran Ünsal, Sezen Aksu versiyonundan daha hareketli bir hâle getirmişti şarkıyı ve güzel de bir yorum oldu bence. Hatta Sezen Aksu bilgisi olmayan taze, körpe dimağlar ilk önce Niran Ünsal versiyonu ile karşılaşmış bile olabilirler “Firuze”yle.

Ama size burada “Sezen Effect” diyebileceğimiz bir şeyden bahsedeceğim: Lütfen üşenmezseniz, her iki yorumda da “yıllarını” kelimesinin nasıl kullanıldığına bakınız.

Efendim, Niran Ünsal’ın “yıllarını” deyişi birebir Sezen’den alınmış bir şeydir. Yani Sezen öyle bir yorum getirmiş ki şarkıya, o kelime sanki şarkının bir organı hâline gelmiş. Niran Ünsal da bunu tekrardan yorumlarken farklı nağmeler kattığı, hoş ve hareketli bir tarza imza attığı, taze bir soluk getirdiği halde “yıllarını” kelimesini tıpkı Sezen Aksu‘nun söylediği gibi kullanmıştır.

Çünkü Sezen Aksu, bir ekoldür arkadaşlar!

O yüzden, yol arkadaşı Aysel Gürel’e, bir de Sezen sözü ekleyelim mi? Buluşsunlar böylece.

Hatta haydi, Spotify tembellerinden bir ceviz daha çalalım ve Sezen’e, güzelliğine iyice doyalım:

Evet dostlar, eminim fark ettiniz, ne diyordu “Ekmek Teknesi” dizisindeki Cengiz: “Ok, raydan çıktı!”

Hakkımızda hayırlısı:


Ben sizi hem başlangıçta hem de buraya yaklaşırken yeterince uyardığımı düşünüyorum.

Zaten başından beri bir Aysel Gürel destanı anlatıyoruz burada. Bu şarkı özelinde müzik yine enfes ve bence eşsiz. Ancak yorum da o kadar güçlü, o kadar görkemli bir yorum ki insanın dinlerken bazı noktalarda tüyleri diken diken oluyor.

Bu nasıl bir ses? Sertab Erener ile ilgili söylediğim şeylerin aynısını Yusuf Taşkın için de gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Çünkü gerçekten inanılmaz.

Buyrun:

Aysel Gürel ve Sezen Aksu arasındaki o efsanevi dostluk, müzik tarihinin en verimli ve en eğlenceli suç ortaklığıydı herhalde. Sezen Aksu’nun anlatımıyla; “Aysel Gürel aklına gelen harika bir dizeyi tutar, bulduğu ilk kağıda yazıp bir kenara fırlatırdı”. Sezen ise Aysel’in peşinde gezerek o çöp kutularına atılmış, buruşturulup kenara konmuş kağıt parçalarını toplar, birleştirir ve bugünün klasikleri haline gelen o şarkıları zor bela kurtarırdı. “Firuze”, “Hadi Bakalım”, “Ünzile” gibi bu ülke müziğinin yönünü değiştiren eserler, Aysel’in o dur durak bilmeyen yaratıcı patlamalarının ve bu neşeli kovalamacanın ürünüydü.

En bilinenlerden biri, sıradaki şarkı… İçimizi dışımıza çıkaran olağanüstü bir eser. Ama demiştim ya hani, o kadar bizden olmuş ki, ne içerdiğini algılayamayabiliyoruz. (Bu nasıl fiil lan!?)

Bakar mısınız lütfen: “Yüreğim bende kalırsa yaşayamam.”

Bismillahirrahmanirrahim.

Geldik “istisna”ya…

Size burada bir haber vereyim: Hem “Cover Time” yapacağım hem de “No Cover No Cry”… Ama eğer bir şarkıyı Sezen Aksu yorumladıysa, “cover” noktasında kulağımı ilk dayayacağım kişi Şebnem Ferah’tır.

Zaten o da iki şarkıda yaptı bunu. (Diğerini ancak “gurmeler” bilir. Sıra ona da muhakkak gelir.) 

Ama şimdi muazzam bir şarkıyı muazzam bir sesten dinlemekle kalmayacağız. Aynı zamanda Türkçe’nin en güçlü feminist metinlerinden birini okuyup dinleyeceğiz.

İmza, “Aysel’in”.

Bu harikulâde ve korkunç memlekette ERKEK CİNAYETLERİNDE katledilen bütün KADINLAR için en azından bir şarkılık bir saygı duruşunda bulunalım hep birlikte. 

Anıt Sayaç : Şiddetten Ölen Kadınlar İçin Dijital Anıt


Bugün, 12 Eylül… 13 Aralık 1980’de astılar aslında onu ama o aşağılık şerefsizler, 12 Eylül 1980’den bile önce çekmişlerdi fişini.

Aysel, Erdal Eren için yazdı bu destansı şiiri…

Koyun koyuna uyusunlar şimdi. 

İyi ki geçtin, Aysel…



EMRE DURSUN
Ağustos-Eylül ‘26, Çanakkale

 * O şarkı, “Ben Her Bahar Aşık Olurum”du…(Gerçekten tutturan varsa bir çay içmek isterim…)
– Spotify listesi yayında:

Leave a Reply