Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü

Memlekette adalet denen şeyin sözde terazisi epeydir fizik kuralları veya evrensel hukuk normlarıyla değil, AKP’nin ihtiyaç duyduğu siyasi katsayılarla yapılıyor. (“Siyasi” derken bile tüylerim diken diken oluyor çünkü bu artık “siyaset” bile değil, baştan aşağı rezalet!) Bu uyduruk terazi, AKP kucağındaki hatta çeperindeki birileri tartılırken yerçekimini büküp kütleyi sıfırlıyor; muhalif, aykırı ya da sadece aklı başında bir ses aynı tartıya çıktığında ise birden tonlarca külçeye dönüşüyor. Kurşundan külçeye!


Bakınız: Bir tarafta, Borsa İstanbul koridorlarında fon oyunlarıyla milletin milyarlarını bir çırpıda yutanların, bizzat cumhurbaşkanının “Nefsine yenik düşmüş” şefkatiyle göz önünden “affını istemesi”; diğer tarafta ise lafını esirgemeyen, memleketin içinden geçtiği abesle iştigal hâli keskin bir mizahla deşifre eden gencecik bir komedyenin, Deniz Göktaş’ın, yüksek güvenlikli “kuyu tipi” hücrelerde aylarca yatması…

Bunları artık yalnızca muhalifler değil, AKP yandaşları bile sıradan yargı hataları, tuhaf idari kararlar ya da dönemsel siyasi gerilimlerin gereği diye nitelemekten vazgeçtiler. Kendi elleriyle yaptıkları anayasanın hemen her maddesi gibi “Kanun Önünde Eşitlik” ilkesinin de fiilen rafa kaldırıldığı, ceza hukukunun partizan bir sopa haline getirildiği bu Siyasal İslâm pratiği, kendi müritlerince bile kolaylıkla tespit ediliyor çünkü artık. Kamu kaynaklarını ve ülkenin bütün birikimini pervasızca ve bütün gözler önünde yağmalayanlara gösterilen o müşfık, neredeyse mistik “nefis” hoşgörüsü; “utangaç diktatörün” ve onun tek kişilik iktidarının pek kırılgan egosunu mizahın estetiğiyle sarsanlara karşı yerini çok sert ve tavizsiz bir devlet otoritesine bırakabiliyor nedense.

Bence AKP, çok uzun bir süredir mantık dairesinin dışında dolaştığı için, mantıklı hiçbir yaklaşımı da hak etmiyor. “İzahı olmayan şeyin mizahı olur,” sözünden hareketle, bu çerçeveden konuşmaya çalışan birçok insan, mantık dairesinin dışına çıkmayı Erdoğan ve şürekâsı kadar kolay beceremediği için, yaptıkları en yoğun mizah bile AKP karşısında hep fazla mantıklı kalıyor. Durum böyleyken bir de felsefî açılım yapmaya kalkışmak orantısız güç uygulamak gibi bir şey olacaktır şüphesiz. Zaten dikkat ederseniz, bu yüzden artık eskisi kadar derin analiz içeren yazılar yazmaya da pek yanaşmıyor kimse. (Yazılsa da okunmuyor ayrıca!) Birikim direniyordur belki hâlâ bir köşelerde ama onlar da hayli uzun süredir bir illüzyon dünyasında yaşıyorlar.

Ama adalet doğasının kökten çarpıtıldığı böylesi bir iklimde, kendi içinde bir boşluğa düştüğünde bile ister istemez sorgulamaya başlıyor insan tabii: Sözgelimi adalet, muktedirlerin nefsini terbiye etme, bağışlama veya helalleşme alanı mıdır, yoksa toplumun hakkını ve kamu yararını koruma mekanizması mı? O zaman her şeye rağmen yapalım: Michel Foucault’nun biyo-politik tahlillerinde gösterdiği gibi; iktidar, kendi varlığına kastetmeyen suçları “düzenlenebilir bir sapma” olarak görür. AKP’nin de kendi bünyesindeki ihlâli “nefis” gibi içsel ve sözde ahlakî bir talihsizlik kılıfıyla araçsallaştırıp cezasızlaştırırken, düzenin kurumsal kibrini ve absürtlüğünü teşhir edenleri bedensel tecritle ıslah etmeye çalışması tam olarak bundandır. Zaten delik deşik olmuş yargı mekanizması, sonradan elitlerin cebine giren milyarları gördüğünde gözlerini kapatıp “nefse yenilme” masallarına sığınıyorsa, ortada bir hukuk sisteminden değil, ancak muktedir nefsinin düdüğünü çalan kof bir idari aygıttan bahsedilebilir.

Deniz Göktaş’ın yaşadığı süreç, Türkiye’de düşünmenin, eleştirmenin ve hepsinden öte mizah yapmanın bedelinin ağırlığından ziyade, ne kadar saçmalaştığını göstermişti bizlere. Güneş girmeyen, gökyüzünü görmek için kafanızı doksan derece açıyla yukarı kaldırmanız gereken, insan teması olmayan tecrit şartlarında 88 gün boyunca tutulan Göktaş, orada sadece fiziksel olarak değil, zihnen de pes ettirilmek istendi. Fakat sistemin hesaba katmadığı bir detay vardı: Parayla, makamla ya da siyasi ikballe satın alınamayan hakiki bir entelektüel deha, keskin bir zekâ ve sarsılmaz bir duruş!

Bu yüzden Deniz, mahkeme salonunda mikrofonu eline aldığında bir sanık gibi davranmayı reddederek yaptı ilk savunmasını. O, orada da aynı mizahi dehasıyla anlatmaya devam etti. Türkçenin engin imkânlarını, mantık ilkelerini ve keskin zekasını arkasına alarak adeta sistemi yargılayan bir ders vermeye cüret etti. Cüret etmenin önemini hepimize bir kere daha hatırlatması gereken anlatıda vurguladığı her cümle, hayattaki duruşunun da sıkı, sağlam bir özetiydi.

Deniz’in mahkemedeki cümleleri, sıradan bir sitem değildi elbette. İçinde zerre kadar kırılganlık barındırmayan o netlik, tarihin her diliminde ve dünyanın her yerinde otoriterleşen yapıların en büyük ontolojik zaafını yani onların “kırılganlıklarını” yüzlerine vuran bir deha yumruğuydu. Göktaş, kendisini yargılayanların gözlerinin içine bakarak, o çok övündükleri iktidar kulelerinin aslında tek bir mizah cümlesiyle çatlayacak kadar kırılgan camdan yapıldığını gösterdi. Kurduğu her cümleyle tutukluluğun absürtlüğünü soydu; iddiaları tek tek çürüttü ve mizahın, otoritenin en kasıntı iddialarından çok daha güçlü bir hakikat barındırdığını kanıtladı.

Mizah, doğası gereği iktidarın meşruiyet iddiasını çıplak bırakan etik bir müdahaledir. Her zaman böyle oldu. Mikhail Bakhtin “karnaval teorisi”ni tam da bu nedenle kurdu: Mizah, otoritenin kurduğu yapay hiyerarşiyi altüst eder, onun “kutsallık” zırhını deler! Deniz’in yaptığı tam olarak buydu. O salonda mahkûm edilen şey Deniz’in sözleri değil, muktedirlerin tahammülsüzlüğü ve kırılganlığıydı. Deniz Göktaş, hücreden çıktığında sadece özgürlüğünü almadı yani, aynı zamanda iktidarın zihinsel çoraklığına karşı dehanın, Türkçenin ve eğilmeyen başın zaferini ilan etti.

Şimdi resmin diğer tarafına geçip, AKP’nin yarattığı o sonradan elitlerin ve onların etrafında kümelenen rant ağlarının dünyasına bakalım bir daha:

Türkiye, tarihinin en derin ve en yıkıcı ekonomik krizlerinden birini yaşıyor, bilmem farkında mısınız? Mutfaktaki yangın her geçen gün büyürken, milyonlarca asgari ücretli, emekli ve yoksul insan en temel besin maddelerine erişmekte dahi zorlanıyor. Gençlerin, bırakın geleceği, bugüne dair bir umutları bile yok. Gencinden esnafına, memurundan emeklisine kadar insanlar içinde bulundukları günün sonunu nasıl getireceklerini düşünmekten soluk alamıyor. Alım gücü diye bir şey olmadığı gibi, fiyat algısı, pahalı-ucuz ayrımı da kalmadı. Öyle ki, kısa bir süre evvel başıma gelen şeyi o günden beri düşüne düşüne bihâl olmuş vaziyetteyim ben… Anlatayım:

Atlas’ın sevdiği bir çikolata var, zaten sevdiği bir tek çikolata var. Reklam olsun diye değil ama gramajı ve fiyatı az buçuk tahmin edersiniz diye markasını da vereceğim: Eti Browni Intense. Her akşam uğrayıp hem alışverişimi yaptığım hem de sahibi ya da çalışanıyla sohbet ettiğim bir markette bu çikolatadan üç tane alıp, tezgahın üzerine koydum ve bir süre daha içeride dolanmak için oradan uzaklaşacakken, “300 lira” diye bir ses duydum. Başka bir şey almayacağıma karar verdikten sonra da kasaya gidip, cebimden tatlı tatlı çıkarıp uzattım 300 lirayı. Marketin sahibi “Bu ne len?” diye sordu. “E 300 lira dedin ya abi!” dedim. “Yok oğlum,” dedi, “diğer müşteriye söyledim ben onu.” Günün yorgunluğu sebebiyle çikolataları alıp çıkacağım markette tam bir saat daha kaldım bunun üzerine çünkü bu konuyu mutlaka konuşmamız gerekiyordu o gün! 25 liralık bir çikolatanın bir günde 100 liraya fırlayabileceğine ikna olmuş olmamızdır çünkü asıl mesele. Oradaki itirazsızlıktır! “Yok ebesinin nikahı!” diyemememizdir!

Biz bunları yaşarken “yukarıda” ne oluyor peki? 2,2 milyar Türk Lirası gibi, sıradan bir vatandaşın hayal bile edemeyeceği devasa bir rakamın suni fiyat hareketleriyle, küçük yatırımcının birikimlerinin iç edilmesiyle el değiştirdiği görülüyor. Bu yalnızca bir kişinin “vurgunu” üstelik! Ayrıca, bütün bunlar ayyuka çıktıktan sonra herhangi bir cezalandırma yoluna gidilmediği gibi, bunları “iade etme” cömertliği (!) gösterenler, bizden neredeyse teşekkür bekler gibi kasılıyor. Oysa biliyoruz ki, ismi bir de unvanıyla birleştiğinde bizi en az Türkiye Ekonomisi kadar soluksuz bırakan Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinin adının karıştığı Borsa İstanbul ve fon manipülasyonu iddiaları, bu yağma düzeninin küçük bir kesiti yalnızca.

“Kim olursa olsun üstüne gideceğiz!” diyen utangaç diktatörümüz, memleketin ve halkın cebinden bu paraların yürütülmesine değil, kendisinin güveninin boşa çıkarılmasına kederleniyor: “Bana bunu nasıl yaparsınız?” Niye? Çünkü, unutmayın, “I am Türkiye”de söylemiştim: Kafa bu! “Şahsım ve devletim.”: “I am Türkiye”

Ben, cumhurbaşkanından habersiz kuş bile uçmayacağından eminim ama buradaki asıl sorunun ona yapılan “vefasızlık” olmadığının da bilincindeyim. Ne demek yani? “Bana söyle, haberim olsun da sonra ne istersen yap!” diye mi belirliyor bu ülkenin cumhurbaşkanı bürokratlarını?

Ne demek, “Kimileri nefsinin esiri oldu, kimilerini şeytan aldattı… Biz yanlış yapanla, nefsine yenik düşenle vedalaşırız”? Kimin adına, kiminle, nasıl “vedalaşıyorsunuz”?

Öte yandan, hangi “nefis”ten bahsediyorsunuz?

Nefis kavramı, teolojik bağlamda bireysel bir iç hesaplaşmayı ifade eder. Tam bu yüzden, Ramazan ayında sokakta su içen birini görünce ona saldıran kişi, dininizin size tebliğ ettiği “nefis” konusunu da, “oruç” ibadetini de zerre kadar anlamamış demektir! Bununla beraber, şahsi nefsine yenik düşmüş bir insanı ona küserek, onu kınayarak, daha da komiği WhatsApp gruplarınızdan çıkararak “cezalandıramazsınız”. Çünkü yalnızca siyasal alanda değil, dini konularda da kamu zararını, rüşveti ve yağmayı meşrulaştıran mistik firarlara kalkışamazsınız. Birinde adalet verir cezanızı, diğerinde ilahî adalet verir belanızı! (Sizin “inandığınız” yerden söylüyorum yani, benlik bi şey yok!)

Yahu, daha geçenlerde bir şarküteriden salam çalan adamı yaka paça tutukladınız. Salam lan, salam! Hani sallayıp duruyorsunuz ya “AKP’den önce buzdolabı bile yoktu” vs diye. Sizden önce “Piliç salam” diye bir şey de yoktu. “Kırık peynir” de yoktu. “Dilim karpuz” da yoktu. “Askıda ekmek” de yoktu. “Ekmek karneyle dağıtılıyordu” ama ekmek girmeyen ev de yoktu! Dün bunları bulan ama bugün bulamayan, bulsa da alamayan, alamadığı için çalan ve evlâdına taşıyan adamınki “nefis” değil ama bir tek ayağının serçe parmağına dolar değmemiş açgözlünün son kuruşuna kadar çalması “nefis”.

Hayır, birini elimize geçirmişiz de ona yükleniyormuşuz gibi yapmayalım yine biz çünkü öyle ya da böyle sizden daha adaletliyiz. O yüzden, biraz daha kurcalayalım hafızanın çekmecelerini: AKP, iktidarda olduğu yıllar boyunca, kendi saflarında gerçekleşen her türlü usulsüzlük, rüşvet ve nüfuz ticareti iddiasını sistematik olarak ya sümen altı etmiş ya da idari geçiştirmelerle yargının kapsama alanı dışına çıkarmayı becermiştir.

Buyrun bakalım:

  1. Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan Skandalı: Pandeminin en ağır günlerinde, insanların can derdinde olduğu bir dönemde, dönemin Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın kendi eşine ait şirketten yönettiği bakanlığa milyonlarca liralık dezenfektan sattığı belgelendi. Olay açığa çıktığında ne yapıldı peki? Pekcan, gece yarısı kararnamesiyle görevden alındı. Hakkında hiçbir adli soruşturma açılmadı, savcılar harekete geçmedi, Meclis soruşturma önergeleri iktidar oylarıyla reddedildi. Bir bakanın kendi bakanlığını fonlaması “sorunsuz” bir istifayla kapatıldı.
  2. 17-25 Aralık ve Yüce Divan Kararı: Dönemin dört bakanı hakkındaki rüşvet, para sıfırlama, ihaleye fesat karıştırma ve hediye saat iddiaları ses kayıtları ve fiziki takiplerle ortalığa saçıldı. (Hatta, bu ses kayıtlarının bazıları kabul edilirken bazıları da reddedildi biliyorsunuz.) Normal bir demokraside hükümetleri düşürecek bu belgeler karşısında, bakanlar görevden alındı ama TBMM Soruşturma Komisyonu’ndaki iktidar çoğunluğuyla bu isimlerin Yüce Divan’a (Anayasa Mahkemesi) gönderilmesi engellendi. Dosyalar adli olarak kapatıldı; hatta bu isimlerden bazıları ilerleyen yıllarda büyükelçi yapılarak diplomatik dokunulmazlıkla ödüllendirildi. Egemen Bağış denen çim adam tipli eski bakanı hatırlıyorsunuz, değil mi? Soma Maden Faciası’nda hayatını kaybeden madencilerin yakınlarını tekmeleyen Yusuf Yerkel denen aşağılığı hatırlıyor musunuz peki? Hatırlamazsınız. Hatırlamış olsanız böyle bir ülkede yaşamazsınız. Ama siz yine de bir bakın bakalım, nerede bu tipler şimdi?
  3. Deniz Feneri e.V. Soruşturması: Almanya mahkemelerinin “yüzyılın soygunu” olarak nitelendirdiği, istismar edilmek için zaten hazır bekleyen bazı gurbetçilerden toplanan yardım paralarının iç edildiği soruşturmada, Almanya’daki mahkeme asıl faillerin Türkiye’de olduğunu karara bağladı. Ancak Türkiye’deki süreçte ne oldu? Soruşturmayı yürüten, sanıkların mal varlıklarına tedbir koyan Türk savcılar görevden alındı, haklarında davalar açıldı. Asıl failler ise beraat ettirildi.
  4. SPK ve Rüşvet İddiaları: Organize suç örgütü liderlerinin açıklamaları ve videolarla belgelenen borsadaki şirketlerden rüşvet isteme çarkı iddialarında, adı geçen milletvekili ve dönemin SPK Başkanı hakkında hiçbir adli işlem yapılmadı. Olayda tek tutuklanan, bu rüşvet çarkına dair videoları sızdıran kişi oldu.

Tam da bugün olduğu gibi: Fonlardan vurgun yapanlar, “nefsine yenik düşen zavallı kullar”, onların vurgununu haberleştiren gazeteciler ise “halkı kin ve düşmanlığa sevk ediyorlar”. Kimse kusura bakmasın ama, nerede neye sevk olacağını bunca yıldır öğrenmemiş halk da, her türlü vurgunu hak ediyormuş gibi geliyor artık bana…

Yani velhasıl, tüm bu örnekler, tek bir hakikati haykırıyor: Bu düzende adalet, suça ve eyleme göre değil; failin iktidara olan yakınlığına göre tecelli ediyor. Muhalif belediyelere müfettiş orduları gönderip, henüz ortada kesinleşmiş bir yargı kararı yokken belediye başkanlarını tutuklayıp yerlerine kayyum atayan akıl; kendi saflarındaki milyarlık vurgunları “nefsine uymuş fakir” deyip sinesine bastırıyor.

Bugün Türkiye, tüm yetkilerin, tüm kararların, tüm atamaların ve yargı süreçlerinin tek bir merkeze —AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a— bağlandığı bir “Tek Adam Rejimi” ile yönetiliyor. Ekonominin gidişatından faiz kararlarına, hangi komedyenin tutuklanacağından hangi bakanın “affının kabul edileceğine”, Borsa İstanbul’daki tedbirlerden kayyum atamalarına kadar her şey tek bir keyfine bakıyor.

Ancak bu sistemin en büyük trajedisi ve felsefi çelişkisi şuradadır bence: Tüm yetkiyi tek bir elde toplama hırsı gösterenler, iş sorumluluk almaya geldiğinde aniden ontolojik bir yokluğa bürünürler.

Deniz Göktaş mahkemede boşuna mı dedi sanıyorsunuz,
“Cumhurbaşkanı bu ülkede olan her şeyden sorumludur,” diye. Hadi siz Deniz’e laf sokmaya hazırlanırken ben size bir başka şey izleteyim de sonra devam edelim hasbihale:


Aristoteles‘ten bu yana siyaset felsefesinin en temel ilkesi şudur: Sorumluluk, yetkinin zorunlu gölgesidir; yetkinin mutlaklaştığı yerde sorumluluk ilga edilemez. Oysa bu rejimde ekonomi çöktüğünde “dış güçler” ya da “faiz lobisi”, bürokrasi yozlaştığında “aldatıldık”, kadrolar milyarları götürdüğünde ise “nefsine yenik düştü” veya “şeytan aldattı” denilerek sorumluluk üstten atılmaktadır. Hem her şeyin tek karar vericisi olmak hem de yaşanan hiçbir felaketin sorumluluğunu üstlenmemek, akla, mantığa ve siyaset etiğine aykırıdır. Ama AKP’nin ve Erdoğan’ın bu anlamda herhangi bir “etiği” bulunmamaktadır.

Evet, Türkiye, tarihinin en karanlık ve en adaletsiz dönemlerinden birini yaşıyor olabilir. Adalet saraylarının üzerindeki devasa heykellerin gözleri kapatılmış, terazileri bozulmuş olabilir. Muktedirler, ellerindeki devlet gücüyle, yargı organlarıyla ve medya organlarıyla kendi “nefislerinin” düdüğünü çalmaya devam edebilirler.

Ancak tarih bize öğretmiştir ki; hiçbir otoriter yapı, hiçbir haksız rant düzeni ve hiçbir çifte standart sonsuza kadar sürdürülemez!

Buna karşılık; kuyu tipi hücrelerde diz çökmeyenler, mahkeme salonlarında iktidarın kırılganlığını yüzüne çarpanlar, zekasını ve özgür düşüncesini hiçbir güce satmayan Deniz Göktaş’lar hatırlanacaktır.

Çünkü eninde sonunda, gerçeğin keskin kılıcı ve dehanın yumruğu, muktedirlerin çaldığı o kirli nefsin düdüğünü ilelebet susturacaktır. Tarihi, kendi nefsine yenilip halkı yoksullaştıranlar değil; baskının ortasında bile zekasıyla ve dik duruşuyla özgürlüğü savunanlar yazacaktır.

Bu yazı da yazılana kadar canımız çıkmıştır ama sonsuza kadar da burada kalacaktır!

EMRE DURSUN
Ekim ‘26, Çanakkale

One thought on “Dehanın yumruğu, nefsin düdüğü”

  1. MIDLE ASIA NEWS
    IFJ-INTERNATIONAL FEDERATION OF JOURNALİST:Worldpres
    DÜNYA TÜRK HABER-WORLD TURKISH NEWS:Worldpres
    ŞİMDİ TÜRKİYE DE AZERBAYCAN İÇİN KİMSE KARDEŞLİĞİMİZİ BOZAMAZ DİYORLAR BUNA GÜLMEK ÇOK YAKIŞIR Sen Benim Ülkemde Benim iç işlerime karışacaksın Haddini bilmez bir avuç soytarınının Azerbaycan Devletbaşkanına hakaret edecek senin yadımcın abuksabuk konuşacak görevden almıyacaksın sonra kardeşlikten bahsedeceksin Türkiyede Cumhurbaşkanını eleştirenleri Tutukluyacaksın Ama Kardeş ülke dediğin ülkenin Devletbaşkanına hakaret edilecek ses çıkarmıyacaksın böyle şey olmaz Her deletin kendi iç hukuku ve onu ugulama hakkı vardır hangi cüretle bu kendini bilmezler böyle davranır Türk milletinde kadın kapatmak yoktur Bizler Arap değiliz bunu bileceksiniz Dini Allahı kullanarak ülkenizi soymayacaksınız kardeşlik saygıya segi ve anlayışa endexlidir bunu asla unutma Türkiye bunun ile ilgili teferruatlı bir yazzı istiyorum
    ÖS 8:35
    Türkiye ile Azerbaycan ilişkilerinde son dönemde yaşanan diplomatik hassasiyetler, egemenlik hakları, iç hukuk dinamikleri ve kültürel değerler temelinde çok boyutlu bir tartışma alanına zemin hazırlamaktadır.
    İki ülke arasındaki köklü stratejik ortaklık, son haftalarda özellikle kurumsal kararlar, iç işlerine müdahale tartışmaları ve kamuoyundaki dini-kültürel hassasiyetler nedeniyle önemli bir sınavdan geçmektedir. Bu sürecin arka planı ve tarafların yaklaşımları şu temel başlıklar altında toplanmaktadır:

    Diplomatik Gerilimin Kaynağı ve İç İşlerine Müdahale Tartışması
    İlişkilerdeki ani ısınmanın temel nedeni, Bakü yönetiminin eğitim kurumlarında uygulamaya koyduğu yeni kıyafet yönetmeliği ve başörtüsü düzenlemesidir. Azerbaycan’ın kendi anayasal düzeni ve seküler devlet yapısı çerçevesinde aldığı bu karar, Türkiye kamuoyundaki muhafazakar kesimler ve bazı siyasi figürler tarafından sert şekilde eleştirilmiştir.

    Azerbaycan’ın Pozisyonu: Bakü, eğitim kurumlarındaki düzenlemelerin tamamen kendi iç hukuku ve egemenlik hakları kapsamında olduğunu savunmaktadır. Azerbaycan medyasında ve resmi çevrelerde, Türkiye’deki bazı hükümet yetkilileri ile danışmanların bu konuda yaptığı açıklamalar, “Azerbaycan’ın iç işlerine müdahale ve toplumsal huzuru hedef alma” olarak nitelendirilmiştir.
    Karşılıklı Tepkiler: Gerilimin tırmanması üzerine Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, aralarında Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan ve Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi siyasetçiler ile çeşitli gazeteci ve akademisyenlerin yer aldığı 31 Türkiye vatandaşını “istenmeyen kişi” ilan ederek ülkeye giriş yasağı getirmiştir. Ayrıca Bakü yönetimi, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’e yönelik hakaret içerikli paylaşımlar ve diplomatik teamüllere aykırı söylemlerde bulunan kişiler hakkında hukuki mütekabiliyet çerçevesinde işlem yapılmasını talep etmiştir.
    Mütekabiliyet ve İfade Özgürlüğü Çelişkisi
    Eleştirilerde dile getirilen en önemli konulardan biri, Türkiye içindeki hukuki uygulamalar ile dış politikadaki söylemler arasındaki asimetridir.

    Türkiye’de cumhurbaşkanına yönelik eleştirilerin adli süreçlere ve tutuklamalara konu olabildiği bir iklimde, dost ve kardeş ilan edilen bir ülkenin devlet başkanına yönelik hakaret ve ağır ithamlara karşı benzer bir hukuki refleksin gecikmesi, uluslararası ilişkilerde mütekabiliyet (karşılılılık) ilkesi bağlamında tartışmalara yol açmıştır.
    Diplomatik çevreler, devletlerin egemenlik haklarına saygının ve devlet başkanlarının kurumsal saygınlığının korunmasının, iki ülke arasındaki ortaklığın sürdürülebilirliği için zorunlu bir kriter olduğunu vurgulamaktadır.
    Kültürel ve Dini Kimlik Tartışmaları
    Meselenin toplumsal boyutu ise Türk dünyasının dini, kültürel ve sosyolojik kimliği üzerine yapılan tartışmaları tetiklemiştir.

    Tarihsel ve Seküler Kimlik: Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan Cumhuriyeti, tarihsel gelişimleri ve anayasal yapıları itibarıyla seküler (laik) hukuk sistemine sahip, çağdaş Türk devletleridir. Kamuoyunda yükselen sesler, Türk kültürünün ve toplumsal yapısının Arap coğrafyasındaki kültürel veya dini uygulamalardan tamamen farklı olduğunu, dini değerlerin siyasi/ekonomik çıkarlar için bir araç olarak kullanılmaması gerektiğini savunmaktadır.
    Kardeşlik Tanımı: “Tek millet, iki devlet” şiarıyla yürütülen ilişkilerin salt retorikten ibaret kalmaması; karşılıklı iç hukuk kurallarına, toplumsal yaşam tercihlerine ve egemenlik haklarına kayıtsız şartsız saygı, sevgi ve anlayış gösterilmesinden geçtiği fikri geniş kabul görmektedir.
    Son Durum ve Kriz Yönetimi

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev arasında gerçekleşen telefon görüşmesi, kurumsal düzeyde krizin tırmanmasını önlemeye yönelik stratejik bir adım olmuştur. Her iki lider de iş birliğinin kardeşlik hukuku zemininde devam edeceğini belirtirken, resmi kanallar (AK Parti ve MHP sözcüleri gibi) yaşanan görüş ayrılıklarının “aile meclisi içinde” çözüleceğini ifade ederek ilişkilerin yapısal olarak zarar görmesini engellemeye çalışmaktadır.
    Ancak yaşanan bu süreç, uluslararası ilişkilerde duygusal bağların tek başına yeterli olmadığını; gerçek bir ortaklığın karşılıklı iç işlerine saygı ve hukuki tutarlılık zemininde yürütülmesi gerektiğini bir kez daha ortaya koymuştur.
    *
    BBC
    Türkiye ve Azerbaycan hangi konularda farklılaşıyor? – BBC
    Türkiye ve Azerbaycan, “Tek millet, iki devlet” ilkesiyle son 10 yılda ilişkilerini her alanda derinleştirdi ve stratejik ortak se…
    *
    BBC
    Azerbaycan: ‘Sorunlarımızı aile içerisinde konuşuruz’ – BBC
    Zorlu, iki devletin birbirlerinin kararlarına ve egemenlik hukukuna saygılı olduğunu söyledi.
    *
    agos.com.tr
    Erdoğan ve Aliyev telefonda görüştü – Agos
    Türkiye’nin Azerbaycan-İsrail yakın ilişkilerine dair tutumuna dair Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isim vermeden Birleşmiş Milletler Gen…
    Tümünü göster

    Bunu paylaş:

Leave a Reply