Bazı insanlar vardır; bu memleketin bitmek bilmeyen gürültüsünde, o her kafadan bir sesin çıktığı enformasyon çöplüğünde sesini hiç yükseltmeden en derindeki hakikati fısıldarlar. Onlar binalar yıkılırken, hayatlar un ufak olurken ya da birileri sadece kendi “tık”ının ve algoritmasının peşinde koşarken, gözünü hikâyeden, kalbini ise insandan ayırmayanlardır. İşte benim için Sinan Dirlik, tam olarak bu çorak coğrafyanın ortasında ansızın kapısı aralanmış bir sığınak ve her şeyden önce çok kıymetli bir yol arkadaşı.
Onu ekranlarda, Reportare’nin o hafızayı taze tutan derinlikli yazılarında ya da YouTube’un kendine has dünyasında “Gece Sohbetleri”yle insanlara yoldaşlık ederken izliyorsunuz çoğunuz. Ama Sinan’ı sadece bir gazeteci, bir iletişim akademisyeni ya da başarılı bir yayıncı olarak tanımlamak ona haksızlık olur bence. O, bu ülkenin en ücra, en kimsesiz köşesinde canı yanan birinin sesini duyduğunda kendi canı acıyan; sokağın, geçim derdinin, yasın ve dayanışmanın o saf, namuslu dilini hiç kaybetmeyen bir hakikat işçisidir zira. Akademiye de sığmadı, geleneksel medyanın o parıltılı ama prangalı odalarına da… Kendi yolunu, kendi kabilelerini kurdu (kimine ben de katıldım); her gece kameranın karşısına geçtiğinde o mikrofonu aslında toplumsal travmalarımızın yarasına basılan bir merhem gibi kullandı.
Bu kez Kaçak Kat’ta, o hep gıptayla baktığım şahane aklını ve kelimelerini benim sorularımın karşısına koydu Sinan. Ama biz bu sefer sadece teknik olarak değişen medyayı, dünyadaki yeni iletişim yöntemlerini ya da yapay zekayı konuşmadık. Sermayeden kaçarken kitlelerin beğenisine rehin düşme tehlikesini, “hak odaklı” kalabilmenin o ağır faturasını ve bu kadar deliliğin ortasında insan kalabilmenin ahlaki formüllerini didikledik.
Sözü uzatmayayım; kalemine, sesine ve en çok da o hiç eskimeyen dostluğuna hayran olduğum Sinan Dirlik’i ağırlamaktan gurur duyuyorum burada. O bin kere “Estağfurullah” dese, ben bin bir kere “Eyvallah” diyeceğim. Bakalım, kim kazanacak sonunda!
İyi ki varsın Sinan. Söz sende şimdi:
E.D., 25 Haziran ’26.

SİNAN DİRLİK SÖYLEŞİSİ | 1. Bölüm
EMRE DURSUN: Sinan, öncelikle çok teşekkür ederim bu söyleşi teklifini kabul ettiğin için, ne kadar onur ve heyecan duyduğumu yukarıda uzun uzun anlattım zaten, seni daha fazla şımartmak istemiyorum. (İstesem de başaramam.) Şöyle başlamak isterim izninle: Sen mesleğin mutfağını gördün, akademik teorisinin içinden bir güzel geçtin ve bugün geldiği “bağımsız dijital” boyutunu bizzat yaşadın. Klasik gazete odalarından/akademiden, YouTube canlı yayınlarına ve Reportare gibi platformlara, şimdi Haftalık gibi benim de gözbebeğim olan internet sitesine kadar uzanan bu yolculukta, sence “gazeteci” tanımı genetiğinden neyi kaybetti, yerine neyi koydu?
SİNAN DİRLİK: Sevgili Emre, gerçekten “tuhaf zamanlarda” yaşıyoruz. Ancak bu tuhaflık genç kardeşlerimden çok biz, geçen yüzyıldan kalmaların hissettiği bir tuhaflık! Kendi adıma bazen galiba gereğinden fazla yaşadım diye düşünmüyor değilim… Ortalık “duayenden” geçilmiyor şu sıralar. “Duayen gazeteciler”, “duayen sanatçılar” falan… Kavramların içi boşaldığından olsa gerek, tabii bir de hafızamızın labirentinde gizlenmeyi başardığı için bazı isimler bugün kendilerinden “duayen” diye söz edildiğinde hicap duymak bir yana, bayağı bayağı benimsiyorlar o kisveyi.
EMRE DURSUN: Ne olacak, “kisve” işte!
SİNAN DİRLİK: Neyse, ben şimdi huysuzluk etmeyeyim ve öncelikle kocaman bir “estağfurullah” çekeyim. Zira bir “Basın Yayın Yüksekokulu mezunu” olarak ben ve bizim kuşak çoğunlukla diyeyim, (elbette istisnalar, hatta istisnanın ötesinde hayli müstesnalar var) sadece “bir şey” olamadık ama “her şeyden biraz şey” olduk. “Nasıl yani?” diyeceksin.
EMRE DURSUN: Dedim bile!
SİNAN DİRLİK: Şöyle anlatayım: Bir yüksek okul düşün, ilk iki yıl hukuktan istatistiğe, anayasa hukukundan ticaret hukukuna aklına gelebilecek her konunun “giriş” derslerinden oluşan bir müfredat vardı. Bugün artık hiçbir hükmü kalmayan, meslekteki herhangi bir genç arkadaşa sorsan muhtemelen “Af buyurun?” diye şaşkın şaşkın bakacağı gazete yazı türleri dersimiz, stenografi, mizanpaj dersimiz vardı mesela… Ki benim yüksek lisans tezim “yazılı basın çözümlemeleri” konusundaydı ki ne trajik değil mi? Daha şimdiden basılı gazete giren ev sayısı artık parmakla gösteriliyor, 5-10 seneye “basılı gazeteyi” muhtemelen müzelerde görecek çocuklar. Demem o ki bir ömür içerisinde akıl sınırlarını zorlayan bir değişim ve dönüşüme tanık oldu benim kuşağım. 1990’ların ortasına kadar pikaj kartonları üzerine mizanpaj (sayfa düzenlemesi diyeyim belki azıcık daha kolay anlayabilir genç kardeşlerim) yapılır, bu kartona her bir haber metni, fotoğraf alanları da belirtilerek yerleştirilir, sonra renk ayrımına gider, gazete sayfası film olarak çıkarılır, ardından matbaaya giderdi. Çok basitleştirerek anlatmaya çalıştığımı zannetme, ben bile çoğu aşamayı unuttum artık ama fark edeceğin gibi bir haberin yazılışından okuyucunun eline ulaşmasına kadar çok sayıda evre, her bir evrede ayrı ayrı iş gören elemanlar vardı. Muhabir, editör, fotoğrafçı, fotoğraf laboratuvarı, sayfa sekreteri, servis şefi, dizgici… Bak bütün bu aşamalar çok sayıda insanın emek yoğun mesailerini gerektirirdi. Sabahleyin ilk çayını yudumlarken elinde tuttuğun gazetenin sayfalarında göz gezdirirken bilirdin ki o gazetenin her bir sayfasında çok sayıda insanın eli, gözü, emeği vardı… Sen o gazeteyi okurken şaşırır, kızar, sevinir, gülümser, üzülürdün… Çok acayip değil mi?
EMRE DURSUN: Müthiş!
SİNAN DİRLİK: Aslında okuduğun şeylerin tamamı düne aitti, yaşanmış, bitmiş, üzerinden saatler geçmişti… Bugün bir olay olduğu anda, neredeyse saniyeler içerisinde elindeki telefona, önündeki ekrana düştüğü için bunu anlamak biraz zor olabilir. Ancak yakın diyebileceğimiz bir zamana kadar güne gazeteyle başlamak, günün en taze haberlerini (yani dünün haberlerini) okumak, belki bir daha, bir daha okumak, üzerinde düşünmek, tartışmak, doğru olup olmadığına dair kuşkun varsa başka gazetelere bakarak bir karşılaştırma yapmaya çalışmak, radyo ve televizyon haberlerini bekleyip son kez bir süzgeçten geçirmek gibi karmaşık, zihnini çalıştırmak zorunda olduğun bir süreç vardı…
EMRE DURSUN: Sen çok yaşlı olduğun için daha fazla ayrıntı hatırlıyorsun tabii. Ben son demlerine yetişebildim o tür “gazeteciliğin”… Ama gazete ve gazetecilik beni de heyecanlandıran bir şeydi o vakitler.
SİNAN DİRLİK: Bunun cevabını sonra veririm, ağzının payını da alırsın ama şimdi saniyeler içerisinde önüne çok ama çok önemli bir haber düşüyor. Şaşırıyorsun, kızıyorsun, seviniyorsun, heyecanlanıyorsun, işte artık ne hissediyorsan… Daha onu sindiremeden tak, bir başka haber düşüyor, tak başka bir haber daha… Sabah gözünü açtığın andan itibaren dünyanın dört bir yanından her biri birbirinden önemli haberlerle ağır bir bombardımana tutuluyorsun. Birkaç saat içerisinde artık şaşkınlık, kızgınlık, sevinç, hüzün, işte aklına gelen tüm duygular eş zamanlı, birbirinin içine geçmiş biçimde yaşandığından kelimenin tam anlamıyla “tepe sersemi” oluyorsun. Ve bunu her gün, her Allah’ın günü yaşıyorsun Emre.
EMRE DURSUN: Yaşıyorum valla!
SİNAN DİRLİK: Bir süre sonra artık bu yaşadığın tuhaflığın ayırdına da varmıyorsun. Sürekli kızıyor, sürekli seviniyor, sürekli hüzünleniyorsun… Hepsi ardı ardına… Hepsi iç içe… Hepsi birbirinin üstüne… Artık detaylara zamanın kalmıyor… Uzun uzadıya okumaya, izlemeye vaktin kalmıyor, çünkü daha bir haberin ilk paragrafını okurken bir başka haber düşüyor önüne… Yavaş yavaş okumaya/izlemeye ayırdığın süre azalıyor. Kaydırmaya başlıyorsun… Başlık başlık! Spot spot!.. İçini şişirdim değil mi? Doğrudur! Senin önüne o haberleri sunmak üzere hazırlayan arkadaşlarımın gözünden kaçmıyor durumun. Aa… Emre artık okumuyor! Okumayı sevmediğinden değil. Emre’nin vakti yok. Emre her şeyden haberdar olmak zorunda hissediyor kendini. O halde Emre’nin daha çok okuması değil, daha çok “şey” okumaya ihtiyacı var… O zaman ne yapalım? Emre’nin dikkatini, ilgisini diri tutalım ki başka mecralara gözü kaymasın. Başlıklarımızı Emre’nin pıt diye dikkatini çekecek hale getirelim. Spotları çarpıcının çarpıcısı hale getirelim. Haber metinlerini kısaltalım, biraz daha, biraz daha kısaltalım, Emre’nin vakti kısıtlı çünkü… Emre’nin sıkılmaması gerekiyor çünkü… Emre’nin hem haberdar olmuşluk duygusunu yaşaması hem de çok şeyden haberdar olmuşluk duygusunu yaşaması mühim çünkü… Emre artık bilmek, anlamak zorunda değil. Emre haberdar olmak, çok şeyden haberdar olmak istiyor çünkü… Anladın mı neyi kaybettiğimizi?
EMRE DURSUN: Anladım, anlamaz mıyım! Şu “Emre”ye de epey bilendim açıkçası!
SİNAN DİRLİK: Ama işte hayır, aslında kaybetmedik, düzeltiyorum. Neden vazgeçtiğimizi, neyi feda ettiğimizi anladın mı Emre?
EMRE DURSUN: Senin anlatmanı tercih ederim.
SİNAN DİRLİK: Ben bir Basın Yayın Yüksekokulu mezunu olarak gazeteciliğe soyunmadım hiç. Açık söyleyeyim: Kafamı uzattım ve gördüğüm şey hiç hoşuma gitmedi… Gördüğüm şey, hayalini kurduğum şey olmaktan çok uzaktı çünkü… Bak 2026’dan değil, 2016’dan değil, 2006’dan değil, 1990’lardan bahsediyorum… Daha 90’larda çürümüş, yozlaşmış, “sektöre dönüşmüş” bir alandan bahsediyorum. O çamur deryasının içerisinde, her şeye rağmen pırıl pırıl kalmayı başarabilmiş, ağır bedeller pahasına habercilik yapmayı başarmış çok az sayıda insan tanıdım. Ben onlar kadar güçlü bir karakter olmadığım ve ayağımı atarsam o çamur deryasında kaybolacağımı bildiğim için hiç adım atmadım “sektöre”. Atmadım da ne yaptım, işin akademik cephesinde kalmayı denedim. Doktora derslerimin sonuna kadar direnebildim ve havlu attım. Bileşik kaplar sisteminde, akademi neydiyse sektör de oydu çünkü… Biraz daha geri çekilerek işe iletişimcilik perspektifinden bakmayı seçtim sonunda. Daha temiz olduğu için değil, midemin kaldırma sınırları dahilinde olduğu için… Ne de olsa yaşamak zorundaydık, çorba tenceresini kaynatmak zorundaydık… Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki “Hayır” diyebilme lüksünü verdi bu tercih. Asla bir villa sahibi olmayacağını, lüks otomobillere binemeyeceğini, teknelerde mojitonu yudumlamayacağını ve bunun seni gram üzmeyeceğini bildiğinde üzerine bir rahatlık geliyor. Bak işte sen kaşındın, sorma bana Emre! Sorma!
EMRE DURSUN: Çok severim mojito. Canım anneannem, “çok severim” dediğim her şey için “Ben sana evde yaparım,” derdi. Al sana ev ekonomisi! Haşlanmış mısır, Üsküdar ya da Kadıköy sahilde balık ekmek, “tükürük köftesi” ve hatta dondurma bile. Yapardı da rahmetli ama sokaktaki gibi de olmazdı tabii. Ben de şimdi evde mojito yapmaya kalkışmayacağım ama sormayı sürdüreceğim tabii Sinan. Sana sorayım ve senden yanıt alayım diye buradayız! (Kim önce delirir bilemem orasını!) Bugünün o hiç hoşlanmadığım sıfatıyla bir tür “içerik üretici” olarak ben hep dışarıdan destek veren tarafta oldum ama hâl böyleyken ben bile boyumun ölçüsünü aldım, ki hayli uzunum da yani biliyorsun: Ama medyanın daha önce bir “kapı bekçiliği” (gatekeeping) rolü vardı; neyin haber olup olmayacağına editörler karar verirdi. (Gerçi haklarını yemeyelim, sağlam editörler de vardı ve istersen önce bunu yanıtla: Bu, sağlıklı mıydı?) Bugüne gelince de bu duvarın yıkıldığını düşünüyorum ben. Peki günün sonunda bu bir demokratikleşme mi getirdi, yoksa bir “enformasyon kaosu” mu yarattı?
SİNAN DİRLİK: Madem boyun o kadar uzun, “nereden baktığına bağlı” diyeyim o halde! Ama sorunun “demokratikleşme mi getirdi?” kısmında bana bir gülme geldiğini söyleyebilirim. Tabii ki soruna değil, o sorunun bana hatırlattıklarına gülümsedim acı acı… Henüz dijital teknoloji ilk dokunuşlarını yapmaya başladığında o zamanın gençleri olarak içimiz bir hoş olmuştu. Düşünsene yıllarca hep “abilerin” karar vericiliğinde yapmıştık ne yaptıysak. Evet “abiler” dedim özellikle çünkü cinsiyetçi bir sektördü basın sektörü. Şimdilerde durum farklı mı emin değilim ama 90’lı yılların basın sektörü tam anlamıyla erkekler dünyasıydı. Konuyu dağıtmayayım, bu “abiler” karar verici durumdaydılar. Neyin haber sayılıp sayılmayacağına, neyin ne zaman, ne kadar, hangi biçimde yer alacağına hep onlar karar verdiler. “Halk bunu istiyor” diye bir kalıp vardı ve bu abiler her nasılsa halkın ne istediğini çok iyi biliyorlardı. Şimdilerin “duayen” gazetecilerinin 12 Eylül darbesini müteakiben ilk yaptıkları hamlelerden biri sayfaları renklendirmek, puntoları büyütmek, haberleri kısaltmak, fotoğrafları çoğaltmaktı mesela… Onların da abileri yok muydu? Vardı tabii ama o abilerin bir kısmı katledildi, bir kısmı hapsedildi, bir kısmı kızağa çekildi ve 80’lerin sonlarından itibaren 90’lara damgasını vuran yeni nesil abiler çıktı ortaya. O senin “sağlam editörler, haber müdürleri, yöneticiler” devrine ben bile yetişemedim, sen ve senden sonraki kuşak onlar hakkında ne biliyor emin değilim açıkçası.
EMRE DURSUN: E yaşlısın dedim ama!
SİNAN DİRLİK: Evet, evet, dedin! Ve evet vardı öyle “güzel abiler”. Bir Oktay Kurtböke vardı mesela. Cumhuriyet gazetesini Cumhuriyet yapan, yani bizim Cumhuriyet’imiz yapan efsanevi genel yayın yönetmeniydi. Cumhuriyet’in logosu üstte kalacak ve görünecek biçimde parkamızın cebinde taşıdığımız dönemler… Sistem Bey, Oktay Kurtböke gibi güzel abileri hızla saf dışı bıraktı. Çok acı, Kurtböke adını basın sektöründe bile pek az insan ya hatırlar ya hatırlamaz… Neden hatırlatma gereği duydum?
EMRE DURSUN: Neden?
SİNAN DİRLİK: Bu güzel abiler soluk aldırmazlardı yanlarında çalışan muhabirlere. Ana hattı, çizgiyi onlar çeker, hiç kimse o çizgiyi kolay kolay aşmaya yeltenemezdi bile… “Demokratikleşme” dedin ya… Halkın haber alma ve habercinin haberi oluşturma özgürlüğü ile şu “demokratikleşme” kavramları bir türlü üst üste oturmuyor Emre. “Haber kutsal, yorum hürdür” diye bir motto vardı, doğru… Haberin oluşturulma sürecinin katı kuralları, kırmızı çizgileri vardı, doğru… En azından kâğıt üzerinde! Yoksa bugün basın tarihimizin en güzide sayfalarında yer alan isimler de öyle veya böyle bir sistemin parçasıydılar ve o sistem de bakma, badem gözlü değildi… “Basılabilir” ve “basılamaz” haberler hep vardı sonuçta… Henüz gencecik üniversite öğrencisiyken, genç muhabir arkadaşlarımızın yazıp teslim ettikleri haberin sayfaya taşınırken o eğilip bükülmüş halini gördüklerinde yüzlerindeki acı ve şaşkınlığı çok iyi hatırlarım… Hatta öznesi olduğumuz 80 sonrası ilk üniversite derneklerinin, ilk öğrenci eylemlerinin nasıl çarpıtılarak, nasıl şeytanlaştırılarak gazete sayfalarına taşındığını gördüğümüzde kendi yaşadığımız şaşkınlık ve öfkeyi de çok iyi hatırlıyorum… Şimdi niye anlattım bunca şeyi?
Evet bugün kalmışsa eğer genç muhabirlerin, habercilerin ensesinde boza pişiren o abiler ve o abilerin ağırlığı artık yok. Al bir domain, aç bir web sitesi, istediğini istediğin biçimde koy, sal dünyaya… Vaktiyle hepimizi heyecanlandıran “yurttaş gazeteciliği” diye uydurulan yapı tam da bunu yaptı. Kuralsız, hiçbir süzgeçten geçmeyen, haberciliğin hiçbir normunu sorun etmeyen, başarıyı tıklanmaya indirgeyen bir “çöp içerik” dağı oluştu. Mesleki açıdan ne kadar demokratik değil mi?
EMRE DURSUN: “Demokratik” sözünü ettiğime pişman oldum ben çoktan!
SİNAN DİRLİK: Haberi ya da yaygın deyimle “içeriği” denetleyen hiçbir iç mekanizma yok! Siyasi iktidarla ya da soldan sağa her boydan, her soydan iktidar odaklarıyla çatışmayı gözün yediği sürece başka bir iç denetim mekanizmasına ihtiyacın yok. İnanılır gibi değil Emre! Devletin resmi ajanslarının, yayınlarının metinlerini okurken saçını başını yolasın geliyor bazen. Vazgeçtim temel haber normlarından… Metin dilinden söz ediyorum. Yahu bir Allah’ın kulu üretilmiş o metni son bir defa okuma ihtiyacı hissetmedi mi? Yayınladın, bir tane arkadaşın da mı “düzelt şunu” demedi? Ne kadar demokratik değil mi? Kırmızı kalemle çizilmiş, karalanmış, satır yanlarına notlar düşülmüş bir haber metnini üç kez, beş kez yeniden ve yeniden yazmakla kim uğraşır ki? Hem niye uğraşsın ki? Emre’nin, Sinan’ın mecali mi var o ayrıntıları fark edecek? Bak daha işin dezenformasyon kısmına, yalan yanlış haber kısmına, haberin doğrulatılma endişesi ve çabasına giremedik bile… Kim okuyacak bu söyleşiyi Emre? Kimin vakti var, kimin isteği var bunları okumaya? Hem Sinan kim Allah aşkına?
EMRE DURSUN: “Sinan kim?” sorusunun cevabını her cümlenle veriyorsun ama, neyse… “Bu söyleşiyi kim okuyacak?” sorusu da bana aitti ama erken bir uyarı vermiş oldun… Olsun! Ben, yanıtların üzerine sonsuza kadar konuşup bu söyleşiyi uzatmak isterken, yine “senden ötürü” olan korkum nedeniyle bir geniş tartışmaya girişmiyor ve sorularıma odaklanıyorum müsaadenle: Türkiye’de ana akım medyanın çöküşüyle birlikte bağımsız gazetecilik dijitale taşındı. Ancak dijitalde de “algoritma köleliği” ve “tık odaklılık” gibi yeni patronlar türedi. Sence geleneksel medyanın sermaye baskısıyla, dijital medyanın algoritma baskısı arasında nasıl bir fark var? Hangisi daha tehlikeli?
SİNAN DİRLİK: “Bağımsız gazetecilik” dijitale taşınmadı. Ana akım medyanın püskürttüğü haberciler, yorumcular, hiç de öngörmedikleri, tercih etmedikleri biçimde dijitalde kendilerine alan açmaya çalıştılar. Şu anda dijitalde kendini var edebilmiş olanlara bakarsan önemli bölümünün eski ana akım medyanın yıldızları olduğunu görürsün. Yeni medya kendi yıldızlarını doğurmadı mı? Var tabii ancak örneğin youtube üzerinden en yüksek reytingleri alan isimlere bakarsan ezici biçimde eski ana akımdan gelenler olduğunu söylemek yanlış olmaz. Dijitalde çok umut veren girişimler oldu ancak sürdürülebilir bir dijital medya ekonomisi henüz kendi döngüsünü kuramadığından ne yazık ki hüsranla sonuçlanıyor. Benim en çok içimi acıtan Gazete Duvar’dır mesela.
EMRE DURSUN: Sahiden ya…
SİNAN DİRLİK: Bence dijitalde gerçek bir umuttu ama hepimizin gözleri önünde çöküverdi. Hoş, gözlerimizin önünde çöküveren ilk duvar değildi, son da olmayacak ve bu, bundan sonra cesur girişimcilerin önünü kesmeyecek elbette. “Girişimci” dedim farkındaysan?
EMRE DURSUN: Fark ettim ama ses etmedim farkındaysan? Senden beklediğim bir çıkış değildi bu ama sanırım “çünkü”sü var?
SİNAN DİRLİK: Var tabii! Çünkü dijitalde bir mecra yaratabilmek, bunu sürdürülebilir kılmak sadece habercilik, gazetecilik nosyonuyla gerçekleştirilebilir bir şey değil. İman gücü de bir yere kadar… Sonunda bir yerlerden fon başvurusu yaparken buluveriyorsun kendini. Türkiye’de toplumun tüm hücrelerine nüfuz etmiş kötücül bir atmosfer hâkim. Sapla samanın birbirine karıştırıldığı, herkesin herkesi etiketlediği ve herkesin herkese ihtiyacı olduğu anda çıkarılacak bir kırmızı kartı cebinde hazır tuttuğu berbat bir dönem. Özgür ve bağımsız medya istiyoruz ama bunun ekonomisinin nasıl olacağına dair en küçük bir fikrimiz olmadığı gibi sürdürülebilir olmasa bile iyi kötü bir model oluşturmaya çalışanlara da sallamak üzere hazır tutuyoruz parmağımızı. “İktidardan bağımsız olsun.” Peki! Hayatın her alanına “çökülmüş” bir rejimde özgür ve bağımsız yayıncılık kaynağı nasıl bulacak? “Şirketlerden reklam alsın.” Hangi şirketlerden? İlaç için, sevdiğimiz bir mecradaki reklamını gördüğümüzde “Çok yakıştı be!” diyeceğimiz bir şirket kaldı mı? Ben bulamıyorum, sen biliyorsan söyle hemen kapısını tıklatalım.
EMRE DURSUN: “Şirket” denince bile tüylerim diken diken oluyor benim!
SİNAN DİRLİK: Çok tuhaf işlere tanık oluyoruz. “Green wash” mu diyorlar, ne diyorlar? Bakıyorsun, memleketin canım ormanını deşmiş, güzelim deresini kurutmuş şirketler milletin sıraya girdiği filarmoni orkestraları ile prestij devşiriyorlar. Bir yandan la havle çekiyorsun ama öbür yandan hayatta kalmaya çalışan çellist taş mı yesin diyorsun içinden… Ya da talancı malancı, dünyanın en iyi piyanistini getirdi konser verdirdi şu çorak iklimde diye seviniyorsun. Ha o şirketlerin logosunu, reklamını güvenip sevdiğin bir mecrada görmek ister misin? Gördüğünde ne hissedersin? E görüyorsun da… Ne yapacaksın? İyi kötü haber okumak, iyi kötü bir şeyler izlemek istiyorsun ama bir bakıyorsun herif ormana, dereye çöker gibi güvendiğin sevdiğin mecraya da çökmüş logosuyla! Karışık işler vesselam
Kaldı ki sadece “temiz” ve “yakışıklı” olması yetmiyor o şirketlerin. Cesur da olması gerekiyor. Çünkü gerçek anlamda “özgür”, gerçek anlamda “bağımsız” bir yayında markanızın görünmesinin bir bedeli olacak. Sermayenin kuyruğunu kıstırıp el pençe divan durduğu bir iklimde hangi şirket gerçekten bağımsız, gerçekten özgür bir yayını desteklemeye cesaret edebilir? Geldik mi bay algoritmaya?
EMRE DURSUN: Geldik galiba.
SİNAN DİRLİK: Aslında gelmedik. Ben dijital medyanın bir algoritma baskısı altında olduğunu, daha doğrusu en büyük sorunun algoritma baskısı olduğunu düşünmüyorum. Çok param olsa, bastırırım parayı, patlatırım algoritmayı ama yok işte -gülüyor(uz)-. Bunun yerine ucuzuna kaçıyoruz işin. Ne yapıyoruz? Bay Algoritmayı tavlamak için onun önerdiği, senin de altını çizdiğin “tık” tuzağına teslim ediyoruz kendimizi. Ama ne oluyor sonuçta? Herkesin tık peşinde koştuğu bir ortamda okuyucunun/içerik tüketicisinin nitel dönüşümünü hızlandırıyoruz ister istemez. Sonuçta her birimizin elinde birer keçi boynuzu, kemirip duruyoruz umutsuzca. Hangisi daha tehlikeli? Bence hepsi! Bence topyekûn sersemleşmemiz! Habercisinden her türden içerik üreticisine, okuyucusundan izleyicisine hepimiz sersemleştik ve çıkış yolunu bulamıyoruz. Bakıyorsun çok “okunası” bir röportaj, bir haber, ne bileyim bir video: Tıklamıyor bile adam! Dostlar alışverişte görsün hesabı paylaşıyor, retweetliyor falan… Ama sonuçta okunmaları, izlenmeleri görüyorsun arka planda. İçin acıyor, moralin bozuluyor, motivasyonun kırılıyor. 86 milyonluk bir ülkede gazetelerin gazete olduğu dönemdeki tirajlarını hatırlıyorsun sonra… “O kadar da şeetmemek lazım” diyorsun o noktada. Çok güzel işler var Emre. Gerçekten temiz, güzel, namuslu kalmaya çalışarak üreten insanlar var. Hepsinin yüzünde aynı bıkkınlık, aynı karamsarlık ve mutsuzluk. Emek yoğun bir iş yapıyorlar, saatlerce, günlerce bir haberin metni, bir röportajın satır araları, görselleri üzerinde çalışıyorlar. Dakikalar içerisinde dijital çöplükte kaybolup gidiyor güzelim işler… Ne yapsın insanlar? Pes etmemeye, bir yerlerden üç beş kuruş fon bulmaya çalışıyorlar. Bulabilirlerse ne ala, zaman kazanıyorlar. Fon denizi de bitti artık. Bak hiç fon almadık biz!
EMRE DURSUN: Almadık di mi?
SİNAN DİRLİK: Hayır. Sıfır! Ne Reportare’de ne Haftalık’ta! Karşı olduğumuzdan dolayı değil, yani bayılmıyorum tabii ama vallahi bir fon bulabilseydik daha sürdürülebilir bir yapı kurabilirdik belki. Ama ne doğru dürüst başvurduk ne de zaten alabilirdik… Fon çeşmelerinin ilişki ağı da farklı işliyor çünkü… Kesinlikle kınamıyorum fon yoluyla çark döndürmeye çalışanları. Bir şey yapıyorlar en azından. Geriye ne kalıyor? Algoritmaya teslim olmak… “Click bate” mi diyorlar? Tık avcısı içerikler. Onu da eleştirmiyorum, yapabiliyorsan yaparsın abi. Vaktiyle koca koca “duayenler” halk bunu istiyor diyerek Tan Gazetesini çıkarmış, “Helga Abdullahınkini yiyince kendinden geçti” manşetleri atmışlar (E.D.: Burada ben bir miktar yarıldım tabii!) ve bugün etik fetvalar verebiliyorlarsa, neden olmasın? Tık alacağın her başlığı atar, her içeriği salarsın… Yapabiliyorsan! İçin el veriyorsa! Miden kaldırıyorsa! Neden olmasın? Onun için, “hangisi daha tehlikeli” sorusuna bir yanıtım yok benim.
EMRE DURSUN: Vallahi Sinan, fon alanları da gördük! Hem de fonlar, fonlar yani… Biliyoruz ki sermaye zaten hep tepemizde dikilen bir iştahlı canavar. Şekli şemali, sureti değişiyor ama hiç kaybolmuyor. Ve ben özellikle bu coğrafyada “iyi” ile “kötü”nün yer değiştirme hızından çok ürküyorum. Zalimle mazlumun hakeza. Koca koca “etik” nutukları atanların, üstelik kendilerine ait olmayan bir parayla yani fonlarla sermaye sahibine dönüşümlerini de az buçuk gördüm ne yazık ki. Oralarda bir yerde bir para dolaşıyor, üç beş kişi onunla çeyizini düzüyor ama gerçek emek sahipleri ya da manşeti verenler yine el elde, baş başta kalıyor. Tabii keşke fon verseler de alsak ama sonunda buna döneceksek de uzak olsun diyeceğim açıkçası
Ama şimdi biraz etik konusuna dokunmuşken ve yer değiştirme hızından da bahsetmişken şunu sorayım istiyorum sana: “Hak odaklı gazetecilik” ile “aktivizm” arasındaki çizgi sence nerede duruyor? Bir iletişimcinin toplumsal meselelerde (örneğin deprem süreçleri, hak ihlalleri) taraf olması mesleki etik ilkelerini zedeler mi, yoksa tam aksine mesleğin namusu mudur?
SİNAN DİRLİK: Bizim öğrenciliğimizde çok klasik bir örnek vardı. Foto muhabirisin, birinin bir çocuğu öldürdüğünü görüyorsun. Koşup çocuğu mu kurtarırsın, deklanşöre mi basarsın? Gülme, ciddi ciddi saatlerce böyle şeyler tartışırdık kendi aramızda. Gazetecinin görevinin olup bitenleri “objektif biçimde” aktarmak olduğu bilgisiyle eğitildik biz. Objektifliği tarafsızlık olarak da okuyabilir bazıları ama objektifin kime, nereye odaklandığı, merkeze kimi/neyi koyduğu, kadrajı nasıl yaptığı, neyi gördüğü/görmediği, neyi gösterdiği/gizlediği gibi “minik ayrıntıların” açıklamasını da yapmak zorunda bu okumayı yaparken… Koca Nâzım’ın dizeleri hep aklımın bir köşesinde, öyle dikenli bir kenar süsü gibi durur Emre… Der ya Nâzım:
“İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çıplak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
ses yalan söylüyorsa,
söz yalan söylüyorsa,
ellerinizden başka her şey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban köpekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir.”
EMRE DURSUN: Nasıl güzel geldi yine Nâzım…
SİNAN DİRLİK: Gelir… Bize yalan söylendiğini biliyorduk yani, çok önemli ya da çok sıradan konularda… Hep biliyorduk ve biz, söz bize geldiğinde haklının ve doğrunun yanında duracağımızdan ve sadece bu nedenle bile yalan söylemeyeceğimizden hiç kuşku duymuyorduk. Bunu sağdan ya da soldan, İslamcı ya da seküler, milliyetçi ya da ne bileyim enternasyonalist, her ne ise, hangi düşüncede olduğundan bağımsız söylüyorum. Taraf oluyorsun bir şekilde. Birilerinin yanında yöresinde durmayı seçiyorsun. Bence sorun tam da burada başlıyor.
Her şeyin siyah-beyaz olduğu bir dünyada işler ne kadar kolay değil mi? Ya siyahsın ya beyaz. Siyahın ya da beyazın iyi ya da kötü, haklı ya da haksız, doğru ya da yanlış olduğunu düşünüyor ve birini seçiyorsun. Ama Emre, grinin bilmem kaç tonuyla karşılaştığında ya da dünyanın siyah ve beyaza indirgenemeyecek kadar çok renkli olduğunu fark ettiğinde ahlaki bir meseleyle baş başa kalıyorsun: Griler de var! Her bir rengin sayısız tonu var!
Hangi dünya görüşü yüzde yüz kusursuz, doğru, mükemmel? Hangi parti? Hangi siyasetçi? Hangi bakkal? Hangi yönetmen? Hangi anne? Hangi aile? Hangi sevgili? Karşı mahalle için “burada yanlış var” demek ne kadar kolay, ama yaşamakta olduğun mahalle için bunu söylemek o kadar da kolay değil. O yüzden herkes başkasının diktatörünü seviyor, o yüzden herkes başkasının teröristini seviyor biraz da…
Ben taraf olmanın, konumundan, mesleğinden bağımsız olarak kişiyi düşünsel konformizme çektiğini, zamanla körleştirdiğini, en azından görüşünü bulanıklaştırdığını düşünüyorum.
Deprem örneğini verdin, her şey gözümüzün önünde yaşandı, yaşanmaya devam ediyor. Akıl almaz bir yarılma yaşandı medya ve iletişim dünyasında. Devletimiz her şeye hâkim, vatandaşının yanındacılar ile devlet neredeciler arasında dehşetli bir yarılma yaşandı. Gerçekten de tarihin en ağır afetini yaşadı ülke. Büyük bir yıkım, derin bir çaresizlik ve yalnız bırakılmışlık yaşandı. Ama bence daha kötüsü, daha akıl dışı olanı, aklı selimimizi yitirdik topluca! Enkazın ve o enkazda yatan ölülerin üzerine çıkıp birbirimizi yumruklamaya başladık. Hepimiz artık hangi taraftaysak, oradan karşı tarafa yumruk salladık. İşin ilginci ne biliyor musun Emre? Biz birbirimize yumruk sallarken, şahane adamlar, şahane kadınlar, şahane gençler, hekimler, aşçılar, öğretmenler… Her yaştan, her meslekten sıradan insanlar, iyi insanlar, cesur insanlar o gürültücü, yaygaracı taraftarlara hiç mi hiç aldırış etmeden koştular, elleriyle enkazları kazdılar, insanların yaralarını sardılar, ölüleri gömdüler, açları doyurdular, yetimleri kucakladılar… Üstüne üstlük bir daha yaşanması halinde neler yapılması gerektiği konusunda çok önemli dersler çıkardılar.
Gazetecilerin, iletişimcilerin, bu ülkenin sosyologlarının, eğitimcilerinin, jeologlarının, mühendislerinin ve tabii siyaset erbabının yapması gereken, kayıkçı kavgalarına son verip bu insanların eşsiz tecrübelerinin üzerinde düşünmek, analiz etmek ve bir daha hiçbir afette bu kadar ağır kayıpların verilmemesi için harekete geçmek olmalıydı.
Aklıselimimizi kaybettiğimiz için devlet, bürokrasi, yerel yönetimler, ülkenin iç güvenliğinden sorumlu birimler, hastaneler, hekimler, müteahhitler, siyasetçiler üzerinden 3 koca yıl geçmesine rağmen bu toplumun önüne “Bir daha böyle bir acı yaşamayacaksın, bak ben sahanın tüm deneyimlerini önüme koydum, süreçteki tüm hataları, eksikleri saptadım, sorumluları yargıladım, gerçek bir yüzleşme, gerçek bir özeleştiri yaptım” demedi, diyemedi…
EMRE DURSUN: Yazık!
SİNAN DİRLİK: Soruna dönersek; “hak odaklı gazetecilik” ve “aktivizm” arasında bence bir çizgi yok. Aralarında uzak yakın bir ilişki de yok. Gazeteci gazetecidir, aktivist aktivisttir.
Gazetecinin sorumluluğu, sahada gördüğünü “gördüğü gibi”, karnından konuşmadan topluma aktarmaktır.
Aktivistin sorumluluğu ise sahadaki gerçeklikten yola çıkarak sorumluları, yetkilileri harekete geçmeye zorlamaktır.
Yetkilinin görevi, sorumluluğu almak, hesap vermek, yanlışlardan ders çıkarmak ve aynı acının bir daha yaşanmaması için harekete geçmektir.
Toplumun görevi, gazetecinin aktardıkları ile kendi deneyimlerini karşılaştırmak, aktivistin sunduğu perspektifi değerlendirmek ve aklıyla, vicdanıyla harekete geçerek aktivistin yanında durmak, ona güç ve destek sağlamak, sorumluluğunu yerine getirmeyen yetkililerin hesap vermesi için sesini yükseltmektir…
Toplu yaşamayı seçtiysek toplu yaşamanın getirdiği hakları ve sorumlulukları da kabul ediyoruz demektir. Emre sadece başkalarına savurmaya hazır taşlarla dolaşıyoruz elimizde. İlk taşı atacak kadar günahsız olup olmadığımızı sorgulamadan üstelik…
EMRE DURSUN: Bakalım daha kaç manşet vereceksin!
SİNAN DİRLİK: Hepimiz, hangi meslekten, hangi yaş grubundan, hangi siyasi meşrepten olursak olalım istisnasız hepimiz hak, hukuk ve adalet kavramlarını slogan olmaktan çıkarıp yeniden üzerinde düşünmek, tartışmak ve tanımlamak zorunda olduğumuz, bunu yapmadığımızda bir arada yaşayabilmemizi imkansızlaştıracak parametreler olduğunu idrak etmek zorundayız. Hak, hukuk ve adalet kavramlarının siyasi meşrebe göre yenen birer muz olmadığını idrak etmek zorundayız. Adil olmak zorundayız! Kendimize, içinde yaşadığımız topluma, devlete, mesleğimize, mensubu olduğumuz gruplara karşı… Adil olabildiğimizde göreceğiz ki on yıllardır başımıza gelen bunca belada istisnasız her birimizin sorumluluğu var. Öyle üç beş kellenin koparılıp önümüze konduğunda kapanacak bir yaramız yok bizim. Çok daha derin, çok daha öldürücü, çok daha kanamalı yaralar bereler içerisindeyiz. Depremin ardından kelleler kopsaydı, istifalar gelse, ne bileyim hükümet yıkılsaydı mesela… Türkiye’de sanırım 100 küsur siyasi parti var, hangisinin kapsamlı bir imar politikası, afet yönetim stratejisi var Emre? Olana oy verecek, şuraya bir kaçak kat çıkmayayım da daha az kazanayım, bu olmaz yere inşaat izni için rüşvet vermeyeyim de oğlum/kızım nerede yaşarlarsa yaşasınlar napalım diyecek seçmen tanıyor musun?
Hepimizin ortağı olduğu bu devasa suç cehenneminde önümüze atılacak kaç müteahhit kellesi, devrilecek kaç bürokrat/siyasetçi koltuğu içimize su serper ve sorunumuza gerçek bir çare olur sence?
Bak, ülke genelinde emniyet kayıtlarına göre en az 6 milyon insanın katıldığı Gezi eylemlerinin üzerinden yıllar geçti, üç beş namuslu insanın kellesi atıldı önümüze de hepimiz gözlerimizi kaçıracak yer arıyoruz… Sosyal medya hesaplarımızdan Gezi fotoğraflarımızı sildik usulca. En az 6 milyon insanın kefaretini ödüyorlar Osman’ından Çiğdem’ine bir avuç insan! Hayatlarına kaldıkları yerden devam eden en az 6 milyonun gözleri önünde… Etik dedin, ahlak dedin, namus dedin değil mi?… Tabii! Tabii!
EMRE DURSUN: Harika cevaplar verip beni yolumdan döndürmeye çalışıyorsun! Üzerine sonsuza kadar konuşabileceğimiz şeyler bunlar ama seni dinlemeyi daha çok önemsiyorum ve belki bir gün daha karşılıklı ve kapsamlı bir söyleşi de yaparız, bütün kurtlarımız dökülür diye umut ediyorum…
Ama şimdi Sinan, sen, YouTube kanalında yaptığın yayınlarda izleyiciyi doğrudan yayına alıyor, interaktif bir zemin kuruyorsun. Tecrübeyle değil izlenimle söylüyorum bunu ama hani eskiden medya bir monologdu, şimdi nihayet bir diyaloğa dönüştü gibi geliyor bana. Öyle geliyor ve gerçekten itirazım yok ama tuhaf bir kakafoni de oluşmaya başladı gibi. Meselâ, Haftalık’ın da emektarlarından biri olan Demet (İskeçeli) bana “Nasılsa kimse artık bir şey okumuyor, çok da uzun yazmanın manası yok” dediğinde hem kafamı hem de gönlümü kıran dev bir hakikat kayasına çarptığımı duyumsamıştım. Sen de bana “Bu Hafta”da eşlik ederken defalarca “Biraz daha kısa be Emre” diye çok sitem etmişsindir. Ama ben “Üç kişi mi okusun, üç yüz kişi mi izlesin?” sorusuna doğru cevabı verecek deneyime sahip olmadığım için sormak istiyorum: Bu durum, izleyicideki, dinleyicideki yalnızlık, aidiyet duygusunu nasıl tetikliyor? Umarım pot kırmıyorumdur ama şunu da sorayım: Dijital yayınlar yeni nesil birer kahvehane mi, gerçek bir iletişim platformu mu yoksa modern birer psikolojik dayanışma alanı mı? Neler gözlemledin bu anlamda?
Demet haklı, kimse demeyelim ama “kahir ekseriyet” artık okumuyor. Başlık ve spotlarda göz gezdiriyorsa ne ala ama kimsenin artık uzun uzun metinleri okumaya vakti ve mecali yok. Bak şahane yapay zekâ uygulamaları çıktı, yüklüyorsun dana gibi kitabı, basıyorsun tuşa, misler gibi sana özetliyor. Okumuş olmayabilirsin ama fikir sahibi oluyorsun kitap hakkında… Ki malum biz bilgi sahibi olmayı değil fikir sahibi olmayı seven bir milletiz. Ben bir türlü alışamadım ama kitap okuyan servisler var mesela. Görme engelliler için çok iyi, çok anlamlı ama kör müsün sen birader? Okumak yerine dinlemek? Tamam çok da yüklenmeyeyim insanlara, çocukluğumda “radyo tiyatrosu” vardı, bayıla bayıla dinlerdim. Elbette onun da tadı başkadır da ne bileyim…
EMRE DURSUN: Hay yaşa ya! Şunu kim, ne zaman söyleyecek diye çok bekledim. Radyo tiyatrosunun herhalde sonlarına yetiştim ben ama onun çok gizemli, büyülü bir yanı vardı bence de. Bugünkü sesli kitaplarla aynı kefeye koyamam şahsen. Yani şu sıra, günümün büyük bölümü yolda geçiyor ve çok özlediğim halde yeterince okuyamıyorum ama ona rağmen “Dur ya, şu kitabı da indirip yolda dinleyeyim,” demedim mesela, demem de! Okuma zaten bu yüzden eşsiz bir deneyim. Bırak her okuyanın aynı kitaptan farklı tatlar almasını, sen bile her okuduğunda farklı okursun. Ne o öyle, biri okusun da sen dinle, hilkat garibesi gibi!
SİNAN DİRLİK: Ben çok uzun yıllar ara vermiştim okumaya biliyor musun? Ayda bir kitap ancak okuyordum uzunca bir süre… O yüzden çok iyi anladığımı düşünüyorum insanları. Öncelik meselesi çünkü… Vakit ayırabilme, emek harcayabilme, enerji meselesi… Son 2 yıldır artık bir kütüphane kartım var ve her gün düzenli olarak sayfalarını çevire çevire, kokusunu içime çeke çeke kitap okuyorum. Elim eski kitaplara gidiyor, öğrenciliğimde, ilk gençliğimde okuduğum kitaplara. Aradan bin yıl geçmiş, şimdi bana ne hissettirecek merakına düştüm. Neyse, Demet haklı. Ben de haklıydım sana “Kısa tut Emreeee” diye çemkirirken. Ama keser döner sap döner, bak intikam saati. Uzuuun uzun, geniiiş geniş yanıtlar veriyorum sorularına. Kırpabilirsin dilediğin gibi ama elimi ve dilimi korkak alıştırmıyorum, sen düşün!
EMRE DURSUN: Bok kırparım! Beğenmeyen, küçük kızına okumasın!
SİNAN DİRLİK: Dijital aslında interaktiviteyi belirli ölçüde mümkün kıldı. İzleyici yayın esnasında doğrudan duygu ve düşüncelerini, beğenisini ya da kızgınlığını dile getirebiliyor artık. Yayıncı ya da moderatör bu yorumları eş zamanlı olarak ekrana yansıtabiliyor. Bu durum büyük ölçüde monolog hissinden kurtarsa da yayıncıyı, aslında akış, önceden belirlenen format neyse ona göre ilerliyor. Youtube, yayıncıları sıklıkla uyarıyor mesela: “İzleyicini mutlu edecek hareketler yapmalısın” “izleyicine sorular sormalısın” “izleyicinin katılmasını, beğen tuşuna basmasını, seni süper hediyelere boğmasını teşvik etmelisin” şeklinde sürekli akıl veriyor. Amaç belli, algoritmanın dikkatini çek ki seni izleyiciye tavsiye etsin. Şimdi bu gerçek anlamda bir interaktivite mi, izleyici katılımı mı? Kısmen! Binlerce insanın izlediği büyük kanallarda bundan daha fazlasını yapabilmen zor zaten. Ama küçük, butik, üç yüz beş yüz izleyicisi olan kanallarda hareket alanın daha fazla. Ben kendi kanalımda bunu ısrarla sürdürüyorum. İzleyiciyi sadece izlemekle kalmamaya, deneyim paylaşmaya davet ediyorum. Buradaki nüans ne yazık ki kaçıyor çoğu zaman ve izleyici yayına bağlandığında deneyim paylaşmak yerine fikir beyan etme alışkanlığına sarılıyor. Israrla deneyim paylaşımı hattında tutmaya çalışıyorum izleyiciyi.
Kimsenin kanaatini değiştiremem, kanaatleri merak da etmiyorum açıkçası. Ama deneyimleri, o deneyimlerin sonuçlarını çok kıymetli buluyorum ve onu anlattırmaya çalışıyorum. İzleyiciyi yayına katmak riskli bir iş aslında. Bir link veriyorsun ve karşına kimin çıkacağını, ne söyleyeceğini bilmiyorsun. Bağlanan kişi tamamen saçmalayabilir de, şaşırtıcı deneyimleriyle de gelebilir. Bu benim açımdan güçlü bir meydan okuma. Kendime karşı bir meydan okuma. Oradaki merakım, benim o riski nasıl yönetebileceğim… Yönetip yönetemeyeceğim hatta… İzleyici açısından da bir meydan okuma. Kendini ifade gücünü sergiliyor sonuçta. Hele ki özel bir deneyimse, özelini paylaşıyor. Biliyorsun zaten öyle çok komplike meseleler konuşmuyoruz o yayınlarda. Hayata dair basit, minicik sorular atıyoruz ortaya. Ama konuklu yayınlarda da izleyici katılımı alıyorum epeydir. İzleyici konuğuma sorduğum soruyu beğenmeyebilir, yeterli bulmayabilir, soruyu derinleştirmek isteyebilir. Bunu dilerse yazarak, dilerse doğrudan bağlanarak sorabilmesi için alan açıyorum.
Çaktırmadan geldik asıl mevzuya: İletişimi önemsiyorum. Kafa göz yarmadan, birbirini öncelikle dinleyerek, ardından belirli bir süzgeçten geçirerek, analiz ederek karşındakinin ne dediğini anlamayı önemsiyorum. Yargılamamayı, “böyle de bakılabilirmiş” demeyi, yeni fikirlerle, yeni ifade biçimleriyle tanışmayı ve tanıştırmayı önemsiyorum. “Tamam böyle düşünüyorsun, haklı olabilirsin ama bak ben de böyle düşünüyorum” diye başlayan sohbetleri önemsiyorum. Sonuçta hiçbir yere varmayacak olan, varması gerekmeyen, cevaplar aramayan ancak bittiğinde herkesin cebine yeni sorular koyarak ayrıldığı gerçek iletişim ortamlarını önemsiyorum. Gazetecilik yerine iletişimcilik alanında çok geniş bir hareket kabiliyetine sahip olmayı seviyorum.
Koca öküzün yaşına geldim artık ve bunca yılın sonunda, kendinden menkul düşüncelerimin benim atfettiğim kadar önemli olmadığını kabul edecek olgunluğa eriştim. Bu çok özgürleştirici aynı zamanda çok kışkırtıcı bir şey. Yayın tuşuna bastığında içindeki şeytan seni dürtüyor sürekli: “Konuş, parla, aydınlat, sen var ya sen, çok acayip bir adamsın, şahanesin, fikirlerini bekliyor insanlar, hadi konuş!” Olgunlaşmak, o şeytanın kıçına bir tekme atıp, derin bir nefes alarak izleyiciye kulak vermek, onun konuşması, kendini ifade edebilmesi için alan açmak benim için.
Kolay olmadı elbette şekerim, çünkü keşfedilmemiş bir değer olduğuma dair çok güçlü kanaatlerimle geldim bu yaşıma. Neyse ki giderayak içimdeki şeytanın elini dilini bağlamayı becermeye başladım. Bu olağanüstü bir şey Emre!
EMRE DURSUN: Kesinlikle…
SİNAN DİRLİK: İnsanlar kendilerini rahat hissettiklerinde içlerindeki cevherleri usul usul bırakıveriyorlar önüne. Tabii bu algoritma açısından çok da fifi! Genel izleyici açısından da öyle. Tansiyonun yükselmediği, insanların birbirine küfretmediği, hiç değilse azarlamadığı, “kayda değer isimler” yerine sıradan insanların konuştuğu yayınları kim niye izlesin?
Ha böyle bir ortam “modern kahvehane” iklimine yol açıyor mu? Kapısından girdiğinde herkesle selamlaşabildiğin, yan masadakilerle şakalaşabildiğin, canın istediğinde lafa karışabildiğin, sıkılınca kaçabildiğin bir ortamı “modern kahvehane” olarak göreceksek, bunun kötü bir iklim olduğunu düşünmüyorum. Herkesin derin yalnızlıklar içerisinde boğulduğu bir çağda belki de kendimizi birazcık iyi hissettirecek bu tür modern kahvehaneler seçenek oluşturabilir. Gerçek bir iletişim platformunun ancak böylesi rahat, gerilimsiz ortamlardan doğacağını düşünüyorum zira… Bu tür “yeni nesil dijital kahvehaneler” insanları bir araya getirebiliyorsa, birbirlerine kulak vermelerini sağlayabiliyorsa bir sonraki adım, yakınlaşmaları, dayanışmaları ve daha güçlü bağlar kurmaları olabilir belki de?
EMRE DURSUN: Bunca iletişim, her yer iletişim, her an iletişim ama “herkesin derin yalnızlıklar içinde boğulduğu bir çağ”! Ben bunun ardını da yoklarım bir sonraki turda, haberin ola. Çok teşekkür ederim Sinan. Bunların konuşulabileceği en doğru insan olduğunu biliyordum ve mutlu olduğum kadar onur da duydum ama bitmedi, biliyorsun. Yine gıcık oluyorsun bana ama biliyorsun ki sorunca cevap vereceksin. Bunu bilmek güzel. Eyvallah!
EMRE DURSUN
Haziran ‘26
* Bu söyleşi sadece Kaçak Kat‘ta yayınlanma şerefine nail olacak. Çünkü “Tabii ki Haftalık’a koymam, o ne be Halk TV patronu gibi!” dedi… Dedi yani. Der… Ama keşke birileri baskı yapsa da (gerçi o da işlemez ama) şunu Haftalık‘a da koysa pis. Umut fakirin ekmeği tabii!
Sinan Dirlik YouTube Kanalı: Sinan Dirlik – YouTube

