Şşş!|1 – Haziran’da “lüküs” zor! 

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (bir)

Ruhun gıdası mıdır, anoreksiyası mı bilinmez ama müzik hayatımızda olmasa bırakın eksik kalmayı, tükenip gidebilirdik bile. Pandalar gibi can sıkıntısından sürekli yuvarlanıp durur, damlardan tepelerden düşerdik. Edebiyat olmasa, kesinlikle tükenirdik! Bu iki muazzam sanatın buluştuğu pek çok yer var: Müzikal film ya da oyunlar, operalar ve gündelik hayatımıza daha sık sızan şarkılar. 

Müzik, benim hayatıma da hemen herkes gibi erkenden girmişti ama galiba oğlum kadar erken değil. Annemin dayısının; Amerikan Başkanı’nın oval ofisinde bulunduğu iddiası ve Özallı Yıllar etkisi ile eve girmiş o komik ve kırmızı telefondan bizi arayıp bana şarkı söylettiğini hatırlıyorum çocukluğumda. Flüt ve org çalmayı kendi kendime öğrenip, flütle çıkardığım notaları ortaokul arkadaşlarıma dağıttığımı… Orgu tek elle çalmaktan öteye götüremediğimi… Gitar ya da bağlama gibi entrümanlara ne zaman meyletsem, evdeki kedi ve köpeklere bile mekân değiştirme ihtiyacı hissettiren bir beceriksizlik sergilediğimi… Ve bugün nihayet, solfej bilgisi ile piyano çalan oğlumu gözlerim dolu dolu dinleme bahtiyarlığına eriştiğimi… Sonuncusu bir anı değil tabii, güncel bir bilgi ve canlı performans neyse ki…

Okumak ise, ardından gelen yazmak eylemiyle birlikte hayatımın en vazgeçilmez şeyiydi. Sonra sonra metinler beni durmaksızın melodilere, melodiler de yeniden metinlere sürükledi. Bir baktım ki, dinlediğim bazı şarkılar, okuduğum bazı şiirlerden yapılmıştı ve ben ki, hiçbir şeyin değilse, biriktirmenin mahiriyim: Toplarım, düzenlerim, paketlerim, arşivlerim; mektuptan vidaya, tohumdan ayraca, gazeteden alışveriş fişlerine kadar her şeyi biriktirir ve saklarım sonsuza değin. Böyle başladım şiirlerden yapılmış şarkıları da biriktirmeye ve “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”ni haber verirken söylediğim gibi, bu, Amerika’nın yeniden keşfi değil (ayrıca şu yazıca Amerika’nın ikinci kez geçiyor olması da olacak iş değil!) Herkesin bildiğini böbürlenerek koyacak değilim önünüze. Zaten bilirsiniz, “herkesin hayatına kimse karışamaz!”

Ben, sadece, daha evvel yaptığım bir şeyi yeniden ama daha farklı bir yaklaşım, daha taze bir heves, herhalde artık daha olgun bir bakış ve kendime haksızlık etmeden söyleyeyim ki, daha berrak ve oturmuş bir dille; daha fazla bilgi, sezgi ve tecrübeyle yapmak istiyorum.

Bunu yaparken şiirin ve şarkının sesini bazen köklüyor bazen kısıyorum. Şemsiyeyi açıyorum ve bu dizide, sadece, sıcaktan ve sağanaktan sakındığım şiirli şarkıları yanıma alıyorum. (Yazdığı önsözler sebebiyle bütün lanetleri üzerine alan Orhan Pamuk’tan hızla uzaklaşarak başlıyorum.)

*

Bir şiiri şarkıya dönüştürürken yani aslında güfteye beste yaparken kullanılan çok yöntem var ve ben de aklım, bilgim el verdiğince anlatmaya çalışacağım hepsini… Ama önce bir şey daha söyleyeyim: Melih Kibar ve Çiğdem Talu her zaman, benim bu dizide sıklıkla örnekleyeceğimden temadan farklı olarak çalışmışlardır. Önce Melih Kibar besteyi yapar, onun üzerine Talu sözleri yazar: Ve bilmem söylemeye gerek var mı ama Çiğdem Talu da az şair değildir!

(En sevdiğim romanlardan birinin “Thristram Shandy Beyefendinin Hayatı ve Görüşleri” olduğunu bilenler bu noktada mevzuya uyandılar; sevenler kaldı, sevmeyenler kaçtı, bilmeyenler ise yazının bu noktasına bile zaten varamadılar. Biz bize olduğumuza göre, devam!)

*

Bir şiirden şarkı yapılırken, hele de serbest nazım söz konusuysa, birkaç yöntem vardır: Ya şiir olduğu gibi alınarak kullanılır, ya şarkıda sırıtmaması için bazı ekleme veya çıkarmalar yapılır yada o şiir, şairin başka şiirlerinden dizelerle ve besteleyenin katkılarıyla desteklenir. (Sonuncusu, şarkıya şiiri değil şairi ve hatta onun tavrını, tarzını da getirir.)

Biz karışık gidelim:

Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nde plak dönüyor ve önce, Fikret Kızılok söylüyor:

Bu şarkıda Ahmed Arif’in “Sevdan Beni” ve “İçerde” şiirlerinden dizeler yer alır ama şarkıdaki kurgu tümüyle Kızılok’a aittir. Şiirlerin ve şairin kimyasına asla zarar vermeyen bu katkı, Ahmed Arif’in ve eserinin daha da dikkat çekmesine vesile olmuştur. 

*

Kolay gibi görünür ama değildir. İster hece ölçüsü olsun ister serbest nazım, bir şiire müzik yapmak hayli çetrefilli bir iştir. Şiirlerden yapılmış şarkılar listesini gençlik yıllarımın okurları ve dostlarıyla paylaştığımda, toyluktan olsa gerek, o zamanki aklımca “kolay” gördüğümden “zora” doğru sıralamıştım bu listeyi. Sözgelimi, Sabahattin Ali’nin “Çocuklar Gibi” ya da “Hapishane Şarkısı V” (Aldırma Gönül) şiirleri kolaydı, Turgut Uyar’ın “Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiirdir”i (Denge) ise zor. Mümkün olabilecek ve evlerden ırak en düz mantıkla “kolay” diye nitelediklerim heceli ve kafiyeliydi, “zor” olanlar ise serbest ve paldır küldür… Dolayısıyla ikinci kategoride olanları bir şarkı içinde vermenin daha meşakkatli olduğunu düşünüyor ve orada tamamına erdiğine inandığım şarkıları daha “üstün” sayıyordum. Yalan yok, hâlâ bu kafadayım biraz ama şimdiden uyarayım: Burada kof bir övgü manifestosu düzmeyeceğim ve “bana göre” en başarısız hatta lüzumsuz örneklere de yer vereceğim, ki biraz fikrimiz olsun di mi “Fahriye Abla”? Dedim bile! 

*

İlk sayıyı, bu ayın henüz başında, 2 ve 3 Haziran tarihlerinde yitirdiğimiz Ahmed Arif ve Nazım Hikmet’in dizelerine can veren şarkılarla yapalım isterim. (Söylemiştim, burası “Bu Hafta” değil ve bu şekilde ilerlemeyecek. Ayrıca adı geçen şairlerin şarkı olmuş bütün şiirleri de boca edilmeyecek. Daha yavaş, daha derin, daha içten bir akışta buluşacağız.)

Arif ve Hikmet dışında, yanımıza bir de Nâzım için yazdığı olağanüstü şiiri ile Hasan Hüseyin Korkmazgil’i alacağız. Elbette, bir başka büyük şair Aşık Veysel’le de hayli mesai harcayan Fikret Kızılok’u ağırlayacağız daha ama önce şunu bir dinleyelim can kulağıyla:

Bu dizinin başlamasına sebep olan şiir ve şarkılardan biri olması, içinde olduğumuz hikâyenin en basit yanı. Ama eğer bana en başta ilham veren duyguya olan vefam ve sadakatimle konuşursam, bugün de aynı şeyi savunabilirim: Bu kadar “serbest” yazılmış bir şiir, tek bir noktasına ve virgülüne dokunmadan ancak bu kadar dengeli ve pürüzsüz bir şarkıya dönüşebilirdi. Şiir ve şarkının bizdeki özel yerini bir kenara bıraktığımızda bile (eğer yapabilirsek) bu eserin bir şaheser olduğu konusundaki fikrimizin değişeceğini hiç sanmıyorum. Hemen her şarkısı bir klasik olan Grup Yorum’un bu eşsiz eserinin bestesi, Hüsnü Arkan’a ait. 

Mürekkebinde ve telinde emeği olan herkese selam olsun… 

*

Söz konusu Attila İlhan olduğunda, en umulmadık taştan bile menekşeler fışkırtan kıymetlimiz Ahmet Kaya, Ahmed Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” ve “Diyarbekir Kalesinden Notlar” şiirlerinden yaptığı şarkıda kanımca biraz başarısız olmuştu. Onun sesini herhangi bir yerde duymak bize her daim şevk verse de, “şiirli şarkılar” adı altında ele aldığımızda bu girişimin biraz fiyasko olduğunu düşünüyorum açıkçası. Dinleyelim yine de: 

*

Nâzım Hikmet’in “Seviyorum Seni” şiirinden iki üç dize alıp, şarkının adını da yine öyle koyarak hikâyenin geri kalanında İlhan Berk’e ve “NE BÖYLE SEVDALAR GÖRDÜM”e yaslanan Onur Akın ise, olmadık bir işe kalkışmış ama bunun altından pekala kalkmıştır.

Nâzım, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde yazdığı şiirlerle hemen herkese ışık olmuş dev bir şairdi. Bu seride en çok da onun ruhunu şad edeceğiz gibi duruyor ama ilk sayıyı güzel bir süprizle kapatmadan evvel, bu büyük şairi Türkiye’nin en büyük müzisyenlerinden biri olan Edip Akbayram’la birlikte yad edelim: “Gidenlerin Türküsü”, bu başlığın zirvelerinden biri… Hem de daha ilk günden, evet! 

Ne demişti, “sevdalımız”?

“Sevdalınız komünisttir.” 

Komünistti ve bu şiiri yazdığında “on yıldan beri hapisti”. Ancak cezaevinde olmadığı zamanlarda da hep gözlem ve gözetim altındaydı Nâzım. Huzurlu bir soluk almasına izin verilmemişti. Baş koyduğu yol uğruna büyük haksızlıklar yaşadı, büyük yoksulluk çekti. 

O vakitlerin birinde, Muhsin Ertuğrul çıktı ortaya… Nâzım’ın Türkiye’de “Nâzım” olarak bir şey yazıp da bırakın para kazanmasını, hapsedilmemesi mümkün değildi. Ama büyük şair amansız bir yoksulluk içindeydi ve dostları, yoldaşları onun için endişeleniyordu. Türk Tiyatrosu’nun en büyük eserlerinden biri olan “Lüküs Hayat” oyununa Cemal Reşit Rey olağanüstü bir müzik yapmıştı. Oyunun afişlerinde bu şarkının sözleri “Ekrem Reşit Rey” imzasıyla yer aldı ama tiyatrodan çıkan ödenek Nâzım’ın hakkıydı. Çünkü bugün bile birçok insanın ezbere bildiği o muazzam şarkı sözlerini, Muhsin Ertuğrul’un “ricası” (muazzam dayanışması) üzerine Nâzım Hikmet yazmıştı:

Plak dönüyor ama bu bölüm bitti.

Görüşmek üzere… 

EMRE DURSUN
Haziran ‘25, Çanakkale 

Leave a Reply