Suret ve Sırat

HAFIZANIN RAFLARI II

Bütünde gördüğümüz ilk şey, hikâyenin tonlarını belli oranda taşısa da, aslında bize yolun kendisiyle ilgili en az doğru bilgiyi verecek şeydir. İnsan açısından düşünüldüğünde, yüzdür bu. Kendi halinde bir çizgiye bile sayısız mana, yol ve yazgı atfedilebilir; suret, sırat kadar kes(k)in tarif edilebilir, bir yüz bir anda bütün anlarımızı kuşatıp, bizi sırlı ve sınırlı bir zindana hapsedebilir. Genelde en az sır veren şey, bizim için “her şeye” en kolay dönüşen şeydir.

Okumakla barışırken, bu eylem hayatıma bir daha ayrılmamacasına yerleşirken bir el arabasındaki eski kitaplarla, bir kırtasiyenin en üst ve en karanlık katında bana en yakın olanı bulma arasındaki yolculuk uzun sürdü. Önce  kırtasiyeden, beni başka kitaplara da yönlendirebileceğini umduğum kitapları alıp okuyor, sonra elimde küçük bir listeyle sahafın karşısına dikiliyordum. Bu ikinci kısımda esas değinilecek ve benim bakışımdaki dönüşümü de esas gerçekleştiren yazar ve kitap başkaysa da, bahsettiğim süreçte iki isim önemlidir: Cezmi Ersöz ve Ahmet Altan.

Benim çocukluğumla ilkgençliğimin kesiştiği dönemde Cezmi Ersöz’ün, sonradan onu okuyan birçoklarımıza aslında haksız bir biçimde anlamsız görünen bir anlamı vardı. Bu çelişki belki kısmen anlaşılabilir. Ersöz aynı zamanda aşırı derece yoğun “duygusal” metinler yazıyor ve her duygusallıkta da olduğu üzere, deva bulamadığı takdirde bunlar çok ağır ve onarılamaz bir melankolinin kucağına düşüyordu. (Bu, melankoli kötü bir şey demek değil, en başarılı melankolik Oğuz Atay’dır. Çünkü onun romantizmi realizmden hiç ayrılmaz –“Hikmet paranoyak değil ama. Gerçekleri görebiliyor.”, bu yüzden de anlayana, daha belalıdır aslında.)

“İçime gir ama sigaranı söndürme” adında bir kitabı bulunan Ersöz’ün, aynı vakitlerde Leman dergisinde yazdığı köşesinde “Gözünün içinde kamera var sevgili” gibi bir yazı başlığıyla karşılaştığınızda, ‘teknolojinin’ de ufak ufak sirayet ettiği bu ağır ve (özür dilerim) basit melankoliden bir noktada yorulabiliyordunuz.

Ben Cezmi Ersöz’ün bu tarz kitaplarını da okudum ama bana en iyi gelen kitabı da, “Son Yüzler” oldu. Belli başlı mesleklerin son temsilcileri ile yapılmış röportajlardan oluşan bu harikulade kitap; hem orada anlatılan insanlar, onların günden güne daralan varlık sahaları, hem de onların aktarılışındaki dil, özen bakımından beni ciddi şekilde etkilemiş, “portre” çizmenin büyüsü sarmıştı etrafımı.

Ahmet Altan ise, yine romanlarından ziyade deneme kitapları ile karıştı yoluma. Bu denemelerinde büyük yazarları, onların hayatlarından kesitleri, kahramanlarını ve yarattıkları kahramanlar, o kahramanları yerleştirdikleri fonlarla yazanın kendi hayatı arasındaki paralellikleri çok başarılı bir şekilde aktarır Altan. Bunu yaparken size o kitapları ve hayatları merak ettirir. İnsan ruhunun türlü çalkantılarını da konu alan diğer türdeki denemeleriyle, bahsettiklerim arasında bir köprü uzanır. En sıradan insanın dahi haddinden fazla karmaşık ruhu anlaşılabilirken, “yaratan” insanların çalkantılarının çok daha dehşetli olabileceğine; sanki her güne bir kere daha boğulmak için uyanırlarken etraflarındaki insanları da sıklıkla boğabileceklerine, yazarların ve sanatçıların “bizden farklı” canlılar olduklarına sizi bir şekilde ikna eder. Daha doğru bir anlatımla, bu hakikati kabul etmeyecek, buna ikna olmayacak hiç kimse o kitapların ve onları yaratan bu zor insanların arasında uzun süre soluk alamaz zaten. Kendisi de yazar olan Ayn Rand gibi biri çıkıp, “Nabokov sapık ayol!” diyebilir mesela.

Sait Faik Abasıyanık,
Sait Faik Abasıyanık, “Bulamayan”

Bir yüz çizmek, bir şehir tasarlamak, koskoca bir dünya kurmak… Zaten var olan bir yüzü anlatı yoluyla canlandırmak, ruha, taşa can üflemek, pencereye bir benlik katmak… Ve hepsinin ucunu çoğunlukla açık bırakmak, kendi düşünü tarif ettiği insanların algılarını teker teker bu oyuna katmak, kudretine ortaklaştırmak… “Herkesin bir Raskolnikov’u var” dedirten türden devasa bir oyun; tek bir yüzden ve bedenden ibaret olmayan, milyonlarca hayal gücünün enerjisiyle yaratılan sayısız, ölümsüz kahraman. Mona Lisa bir tek yüz, Madam Rosa milyonlarca. Adı edebiyat olan, dünya içre ve dünyadan azade yeni bir dünya. Daha büyük ve daha özgür bir dünya.

“Bir kitap okumak, bir kitap yazmak kadar zordur” demiş Goethe. Betimlemenin kudreti ve anlatının görkemi, “kendini aşan bir zekanın” mucizevi dokunuşlarıyla daha da şahlanabilir. Sancho Panza’ya kaç kişi omuz verdi, Tristram Shandy bu kadar uzun süre kafamızı şişirip asabımızı bozarak nasıl ayakta kaldı da güldürdü bizi yine, Hikmetlere kim kabahat bulabilir artık? “Ya bozkır?” Peki, Çakır?

Öyle ya, Çakır… Ben Türk Edebiyatı’nın aklımı en çok işgal etmiş, hâlâ da ara ara düşündüğüm, merak ettiğim en can kahramanlarından biriyle on yedi yaşında, bir doğum günü hediyesi vesilesiyle tanıştım. Adından, Ağustos’a bir gönderme çıkarılmış, ince bir selam devşirilmiş o hediye kitabın yazarı, edebiyatımızın gördüğü en muazzam yazarlardandır bana göre. Tezer Özlü’nün, “en çok ve en uzun inandığı” adam: Ferit Edgü ve “Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı.”

Sadece bir tane, o da yarım, silik, belli belirsiz fotoğrafı olan Çakır’ın öyküsünü anlatmak için önce koca bir albüm oluşturur anlatıcı. Çakır hiçbir fotoğrafta görmemiştir kendini, hiç çektirmediği fotoğraflardan bir albümü olur ama ve bir de “fotobiyografik öyküsü”. Fethi Naci’nin bu kitap hakkında yazdıkları harikadır: “Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, yalnızlığın romanı, dostluk özleminin, iyi insan özleminin romanı. Ferit Edgü, Çakır’ı anlatırken, su yolunda kırılan testileri anlatırken, hepimizin yalnızlığını, hepimizin dostluk özlemini dile getiriyor. Şu iyice bunaldığımız koşullarda… Ve yalnızlığa, dostluğa, iyiliğe denk düşen bir anlatımla… Bir de bakıyorsunuz… Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, günümüz Türkiyesi’nin gayriinsanileşmiş durumunun izdüşümü oluvermiş…”

(Kitapla ilgili olarak bir yerde, “çok büyük sözlerden oluşmuyor” diye bir yorum okudum. Bir süredir derdim de tam olarak bu. Sadece aforizmalara gömülmüş, yaratmaktan, canlandırmaktan gitgide uzaklaşan anlatıların egemen olmaya başladığı bir “piyasada”, Milan Kundera’nın “Roman, 21. yüzyıla yakışmıyor” eleştirisi de daha anlaşılır bir hale geliyor. Yazarken de, okurken de düş gücünü zorlamayan bir edebiyatın sıradanlaşması kaçınılmaz. Bütün o şaheserler, ortaya çıktıkları dönemin koşullarında elbette daha görkemliydiler, çünkü okurlar bu kitaplara öyle bir dünyanın içerisinde kolaylıkla dalabiliyorlardı. Çevrelerinde algılarını, düş güçlerini, emeklerini bunca sömüren bir vitrin kuşatması yoktu. Ama sabırlı ve özverili bir yaklaşım sayesinde bugün de görülebileceği üzere, boşuna “başyapıt” diye anılmayan bu kitaplardaki yaratıcılık, çoğunluğu bir genellemeyi barındıran kolaycı aforizmaların ardı ardına boca edilmesiyle “kurulmuş” kitapların her birinden fazlasını vaat ve temin ediyor. Lütfen önce söyleyene, sonra söze bakın: Einstein, “Düşlemek, bilmekten önemlidir” diyor.)

Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı kitabı ve Çakır’ın Öyküsü, yüzlere yüklenen o büyük ve kendiliğinden mananın da hakkını veren bir yere sahipti. Ve benim için okumanın yanına yazmayı da ekliyor ve bunu da Çakır’a bir albüm hediye etmek, yolunun ve insanlığının hakkını ona teslim etmek dışında hiçbir yaratıcılık iddiası taşımadan, böylesi bir tevazu ve beklentisizlikle yapmanın önemini öğretiyordu. Bunu Ferit Edgü gibi biri, kolaylıkla yapabilir.

Yazı yazan ve onlara göre yazmak için “yeterli koşulu, gerekli etiketi taşımayan” herkesi gizliden gizliye aşağılayan, bazen bunu yüksek perdeden, “herkes de yazmasın arkadaş” diye dikte eden karanlık bir ittifak vardır çoğunluğun arasında. Hayır, ben Beyoğlu’ndaki bir simitçinin defterini de arıyorum. Onun anlattığı sokakların ve yüzlerin de peşindeyim. Bu kentin sokaklarında eskiden akordeon çalmış bir kadının günlüğünün de. Çünkü bizi biz, yaşadığımız dünyayı da yaşadığımız dünya yapan, hikâyelerimizin de ortaklığıdır. Bizim eksik suretimiz bazen, farkına bile varmadığımız birinin kendi albümünde bize biçtiği yüzle tamamlanır.

E.D., Şubat ’14, İstanbul – Metroda Siesta 

Leave a Reply