#Arşiv
Bugün, 13 Aralık. Erdal Eren’in, yaşının büyütülerek idam edilişinin yıldönümü. 44 yıl geçmiş. Dile kolay. Abimiz olamayacak kadar kardeşimiz kalan bu güzelim insan yaşasa, 61 yaşında olacakmış bugün. Dile bile kolay değil.
Bu yazının içerisinde adı geçen bir yazım var(dı): “Beni neden dövdün baba?” Bulamadım, ne yazık. Bulsam, onu paylaşacaktım. Aslında bir serinin üçüncü ve son yazısıydı ve başlıktan da anlayabileceğiniz üzere, şiddete maruz kalarak büyüyenlerin dönüp kendilerine gadredenlerin gözünün içine baka baka o soruyu sorması lüzumundan dem vuruyordu: Beni neden dövdün?
Serinin ilk iki yazısı mevcut ve dediğim gibi, üçüncüyü de bir şekilde çıkaracağım ortaya. Hannibal’in dediği gibi yani: “Ya bir yol bulacağız, ya bir yol yapacağız.”
Yazının içinde fark edeceksiniz, o üç yazılık seri bitmiş ama zulüm bitmemiş ve dolayısıyla bunu o seriye ekleme ihtiyacı hissetmişim.
“Peki. Mesele neymiş? Yani bu yazı içerisinde anılan bütün mevzulardaki sözde hassasiyet neden kaynaklanıyormuş? Devlet neye aşeriyormuş?
‘Laiklik’! Öyle mi? Yani, dünyanın hiçbir yerinde karşılığı bulunmayan türden bir laiklik? Öyle mi? Korkarım, öyle!”
Bu cümle bizzat yazıdan alındı. Burada bir noktanın üzerinde adeta tepinmek istiyorum ki, beynini vücudunun farklı yerlerinde taşıyan insanlar tarafından manipüle edilmeyeyim: Laiklik, tam da bugünlerde bir kere daha tecrübe ettiğimiz üzere, özellikle bizim yaşadığımız coğrafyada, yitirmemek için canımızı fedaya hazır olmamız gereken bir değerdir. Ama işe laikliğin gerçekten ne olduğunu öğrenerek başlarsak daha sağlıklı olur diye düşünüyorum.
Uzattım, biliyorum ama öyle gerekti.
Buyursunlar,
E.D., Aralık ’24 – Çanakkale
* * *
Gökte bir öküz varmış, adı Pervin;
Bir öküz de altındaymış yerin.
Sen asıl iki öküz arasında
Tepişmesine bak şu eşeklerin…
ÖMER HAYYAM
Dünya ama daha çok Türkiye, yeryüzünde yalnızca benim haberimin olmadığı, geri kalanların ise bilip bana “çaktırmamak” için var güçleriyle uğraştığı saçma sapan bir kamera şakası gibi. Herkesten şüpheleniyorum bu yüzden.
Çevremizde, altımızda, üstümüzde olup biten bu saçmalıkların devasa bir şaka değil de gerçek olduğunu kabullenmek bile daha fazla cesaret, enerji ve zaman gerektiriyor kuşkusuz. Bu yüzden “şaka” olduğuna inanmak, belki de yapılacak en sağlıklı şey. Hakikaten tüm bu karmaşayı dikkate alıp kimsenin tanımadığı bir filozof edasıyla bunlara karşı tavır alarak bir şeyler söylemek, yazılar yazmak, eleştirmek, yermek bile çok komik duruma düşüyormuşum gibi bir his yaratmaya başladı bende nedense. Sadece kendi gözümde olsa bile. O kadar bayağı ve ilkel ki yaşananlar, bir şeyler söylemek, dünya kurulduğundan beri, çoğunluk tarafından bilinmese veya inkâr edilse de “doğru” olduğunu en azından sizin bildiğiniz şeyleri aptalca yeniden tarif etmeye girişmek, haddinden fazla ince bir davranış oluyor bazan. Söz söylemek yani, yazmak falan… Mesele de bu ya zaten. Söz söyleyip yazarak dahil oluyorsunuz o karmaşaya. Sussanız kurtulabileceksiniz belki, “Sanane” deseniz kendi kendinizi yatıştırıp, sıyrılabileceksiniz. Ama bu kamera şakasını “politik”, “psikolojik” ve “sosyolojik” açılardan ciddiye alarak siz de bir şekilde dalıyorsunuz bu cendereye işte…
Türkiye çok büyük; eskisi kadar farklı renklere sahip çıkmayı beceremese de hâlâ çok renkli ve kalabalık, değişik bölgelerde yaşayan bu kalabalıklar arasında da çok keskin toplumsal farklılıkların barındığı (ya da barınmaya çalıştığı) bir ülke.
Bunu “zenginlik” olarak kabul etmek isterseniz, emin olun yapabilirsiniz. Ama “fukaralık” olarak görmekse emeliniz, bunu da pekâlâ yapabilirsiniz.
Bu ülkede hâlâ kız çocuklarını okula göndermeyen dingil “babalar” yaşıyor. Onların hemen paralelinde kızlarını okula göndermeyi benimsemiş babalar var ama onların kızları da ilkokuldan üniversiteye kadar okudukları bu okullarda “laiklik açısından” aşağılanıyorlar.
Bu ülkede sokaklarda el ele dolaşan, parklarda diz dize oturan gencecik sevgililere hâlâ kötü gözle bakan “insanlar” var. Öte yandan elde var, şu andaki hükümet sözcümüz çok sayın Cemil Çiçek’in “Flört eden liseli kızlar fahişedir” şeklindeki muhteşem açıklaması. Sözün üstünden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun, bu zihniyet en fazla ne kadar değişmiş olabilir diye de meraklanmadan edemiyor insan. Ama Hükümet Sözcüsüdür, amenna! Yani düşünsenize, “liseli kızlar” kendi kendilerine “flört” etmediklerine göre, bugün hemen hepimizi direkt ya da dolaylı olarak “fahişelikle” ya da “pezevenklikle” itham eden bir yaratık, hükümetle millet arasındaki ana köprü. Yiyen geçsin…
Bu ülkede kendileri için talep ettikleri giyim kuşam özgürlüğünü, kendisi gibi giyinmeyenler ve düşünmeyenler için kısıtlamayı savunanlar var. Mayolu kadın bilboard’larını “Giydirin şunu!” diye örtmeye kalkışan Kadir Topbaş gibi “topbaş” belediye başkanları ve öte yandan “Çok rica edicim, benim minime karışmasınlar yane, onlar gidip türbanlılarla uğraşsınlar öncecikle!” diyen, neydi, “elit-orta-sınıf-paldır-küldür” kadınlar var. “Geriye gitmek” istemedikleri için ilerlemeye de körü körüne set çeken kadınlar. Bir güzeller bir güzeller ki, düşman başına!
Bu ülkede heykellere sarkıntılık edecek kadar kantarın topuzunu kaçırmış ve “Öyle sanatın içine tükürürüm” diye Ankara’nın göbeğindeki heykelle ağız dalaşına girişen Melih Gökçek gibi sivri zekâlı belediye başkanları var. Düşünsenize, zavallı heykelciğin de Ankaralıların da hiçbir suçu ve günahı yok. Zira Melih Gökçek’ten önce kimsenin aklına heykelin “şeyi” gelmemişti! Sizce kim daha “sapık”?
Bu ülkede yapılan 1 Mayıs mitinglerinde, “Biz önde duracaz, çünkü sizden daha solcuyuz” diye birbirinin kaşını gözünü patlatan özgürlükçü ve eşitlikçi “solcular” var…
Bu ülkede, “Ben vatanı senden daha çok seviyom lan, benim bayrağım daha kırmızı, seninki yavruağzı!” diye “vatan için” cinayet işleyen sağcılar var…
Bu ülkede Alevi ya da Sünni cenahta, “Yananlardan mısın, yakanlardan mısın” şeklinde sorulan soruya, hâlâ saf saf cevap vermeye utanmayan insanlar var: “Yüzyıllardır bu topraklardayım, demek ki nerede durursam durayım hem yananlardanım, hem yakanlardanım” diyemeyecek kadar birbirine benzeyen geri kafalı insanlar…
Bununla birlikte bu ülkede birbirlerine aşırı derecede katı önyargılarla yaklaşan, tartışarak bir ortak noktada asla buluşamayacakmış gibi görünen farklı düşüncelere mensup, türlü türlü, çeşit çeşit, delik deşik insanlar var…
Aslında hatırlarsanız ben bu konuyu “Beni Neden Dövdün Baba” yazısıyla bitirmiştim… Üstelik bitmeyeceğini de bile bile, bitmesi gerektiğine, en azından bir süre bittiğine inanmak istemiştim, ama olmadı. Zira aynı şiddetle dayak yemeye devam ediyoruz hâlâ. Eşek sudan gelinceye kadar da bu dayak sürecek gibi görünüyor. (Seneca’ya selamlar.)
Adana’nın Kozan ilçesindeki bir okulda “24 Kasım Öğretmenler Günü”nde, yapılan yarışmalarda başarılı olan öğrencilere ödülleri verilecek ve bu nedenle bu öğrenciler sahneye davet ediliyor. Aralarında Tevhide adında başörtülü bir genç kız var ve bu kardeşimiz de kompozisyon birincisi. Ancak vali ve binbaşı durumdan, daha doğrusu “türbandan” rahatsız oluyorlar. (Tekrar söylüyorum: Kız bir kompozisyon birincisi. Bu da demek oluyor ki, hepsinden önemli benim için. Tavır belli olduğuna göre kalmak istemeyenler, sayfanın sağ üst köşesindeki X kutusuna tıklayarak kendi işlerine bakabilirler.) Tam ödülünü alacağı esnada okul yöneticilerden biri geliyor görüntüye. Bacak bacak üstüne atıp oturduğu yerde öküzlemesine yayılmış, eliyle kapısına dayanmış dilenciyi kovar gibi bir hareket yaparak “İndirin onu aşağıya” diyor. “Yetkililer”, Tevhide’yi sahneden kovuyorlar ve genç kız ağlaya ağlaya aşağıya iniyor. Henüz 16-17 yaşlarında ve tanrının o uğursuz adaletinin yeryüzündeki temsilcileri, belki de o kızı intihara sürükleyebilecek kadar onurunu kıran hoyratlıklarıyla saldırıyorlar. Tevhide’nin “hocasına” söylediği bir söz var ki, yıllardır hiçbirimizin dilinden düşmüyor: “Hocam, bu yaptığınız çok büyük haksızlık…”
Bence de bu yaptığınız çok büyük haksızlık hocam… ve hatta sayın Binbaşı, sayın vali, değerli milletvekilleri, saygıdeğer başkan, fevkalâde “kitlesel” Genelkurmay Başkanı, “değişken” Başbakan ve çok sayın “girişken” Cumhurbaşkanı: Çok büyük bir haksızlık bu yaptığınız.
“Kızlar doğmayı reddediyor” diyordu Amin Maalouf “Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl” kitabında; çektikleri acılara karşı kadınların böyle bir tavır aldığını iddia ediyordu. Alfonso Cuaron da “Children of Men” filminde doğmayı reddetmeye başlayan çocukları anlatıyordu bir anlamda. Gerçekten de, en azından bu ülkede doğmayı reddetse ya bu çocuklar artık. Diş bileseler ya tanrıya. “Doğmak istemiyoruz”, “‘İki öküz arasında tepişen eşeklerin’ cenderesinde boğulmak istemiyoruz”, “Daha doğar doğmaz ‘Sen bu vatana borçlusun’ diyen ‘senetli’ bir cumhuriyete gözlerimizi açmak istemiyoruz” deseler ya. “O mübarek topraklarınız sizlerin olsun ey ‘Etrak bi-idrak’lar*, biz sizin topraklarınızı istemiyoruz” deseler ya. Direnseler ya tanrıya, “Sen de kimsin be?” deseler ya. “Öyle oturduğun yerden hepsi birbirinden farklı kitaplar yazıp insanları birbirine düşür, ondan sonra da bu bir sınav de, ben o sınava girmiyorum” deseler ya. Allah’la, hem de şöyle göğüs göğüse çarpışsalar ya şu çocuklar artık, “Koruyamadığın bir dünyaya bizi neden gönderiyorsun?” diye kafa tutsalar ya.
Ben bir baba değilim. “Hümanist” de değilim ben. İçi boşaltılmış kelimeleri sevmediğim gibi pek sevmem insanları da. (Beni kim sevsin di mi?) Ama insanlardan ölesiye nefret ederken bile bütün çocukları çok seviyorum ve bu yüzden de artık bu ülkede yaşadığım müddetçe baba olmak istemiyorum. Benim 17 aylık bebeğime tecavüz edenlerin kirli ülkesine bir kurban daha vermek istemiyorum. 12 yaşındaki kardeşimi, “terörist” olduğu gerekçesiyle 13 kurşun sıkarak öldürenlerin yeni cinayetlerine ortaklık etmek istemiyorum. 17 yaşında, eli silah değil kalem tutan kardeşimin, kaleminin şimdiden kırılmasına alkış tutmak istemiyorum. Uğur Kaymazların kaymadığı, Tevhidelerin haksızlığa uğramadığı, topraklarından evvel evlâtlarına sahip çıkmayı becerebilen bir ülkede yaşamak istiyorum ben. İşte bu yüzden, nüfus cüzdanımın üzerindeki “T.C.” ibaresine baktığımda hiçbir şey hissetmiyorum.
Hrant Dink, ilkokullardaki “Ali topu at” fişi için acı acı gülümseyerek “Ne olur sanki, şu Ali bir kere de Agop’a atsa şu topu?” demişti bir gün. Ardından, anısına yayınlanan “Hrant’a” kitabı aynı dilekle sesleniyordu anlayanlara: “Ali topu Agop’a at.”
Sahi ne olur Ali şu topu atsa Agop’a? Delal’le Mehmet oturup konuşsa şöyle karşılıklı? Tevhide başındakinden değil başarısından dolayı hak ettiği üzere ayakta alkışlansa? Ne olur sanki artık daha güçlü ve korkusuz çocuklar yetiştirsek biz? Onları yaşamlarının en keskin dönemeçlerinde çelme takıp düşürmesek? “İn o sahneden” demesek de “Çık sahneye, anlat ne geliyorsa içinden” diyebilsek? Ne olur biz gerçekten artık çok sevsek çocuklarımızı? Lafla değil de sahiden çok sevsek?
Onlar dışlandıkları zaman değil sahiplenildikleri ve yüreklendirildikleri zaman bu vatanın kurtulacağını anlayabilsek, ne olur? Sonra korkusuz çocuklarımız olsa bizim de, onlarla birlikte biz de cesaretlensek, büyüsek, yeşersek… Ne olur?
Bakın size bir şey söyleyeyim mi, “başımızdaki” bu karaktersiz adamlar olmasa hayatta bölünmez bu ülke biliyor musunuz? Yalnızca DTP’lilerin dokunulmazlıklarını kaldırmak için gayet “uyumlu” bir şekilde işbirliği yapan şu sözde rakipler olmasa, bu halkın içinde rekabetin, düşmanlığın zerresi barınmaz. Dava dosyalarındaki lakaplarına göre Cumhurbaşkanımız “sahtekâr”, Başbakanımız “kalpazan”! Ama sadece DTP’lilerin dokunulmazlıkları kaldırılıyor. Hırsızlar mesaiye devam edecekler yani.
Rekabet olsa da, bu vatana hayırlı bir yarış var demektir orada o zaman. Farklılıklar geliştiriyor, renklendiriyor demektir. Biz, hiç büyümediğimiz kadar büyüyoruz demektir.
Ben Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsaydım çok utanırdım kendimden. Ben, benim yerimdeyken de utanabiliyorum kendimden. Yaptığım bazı şeylerden dolayı hiç bağışlamıyorum kendimi mesela. Ama Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam herhalde boğazıma kadar battığım bunca kirlilikten, rezillikten ve utançtan geberirdim. Değişmek güzeldir. Ortaçgil “Ben değişmezsem ben olamam ki!” dememiş mi ve yine “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” sözü de evvelden beri kulağımızın dibinde değil mi? Ama bu Recep Tayyip Erdoğanınki “değişmek” falan değil! Bir Başbakan düşünün, başörtülü bir eşi var bu adamın. Ahmet Necdet Sezer bu Başbakan’a “eşli resepsiyon” için “tek kişilik” davetiye gönderiyor ve bu Başbakan paşa paşa gidiyor o davete. Ben olsam o “tek kişilik” davetiyeyi elime alır, eşimi de yanıma alır giderdim o resepsiyona. Yapamadın mı? O zaman alacaksın o davetiyeyi, çağıracaksın basın mensuplarını, herkesin gözü önünde cart diye yırtacaksın onu; “Resepsiyonunuz başınızda paralansın” diyeceksin, gitmeyeceksin oraya. Neden yapamadın bunu? Ne zamandan beri Cumhurbaşkanları insanların eşlerini de seçme yetkisine sahip? Cumhurbaşkanları ne zamandan beri insan onurunu ayaklar altına alma hakkına sahip? “Ben türbanlı bir kadına da aşık olabilirim, bir hayat kadınına da aşık olabilirim ve ben o kadını kabullenip evlendiysem de onu kabullenmeyecek her türlü sistemin içine ederim” diyemedin mi? Kendi eşine yapılan bu hakarete ortaklık etmeye utanmadı mı Sayın Başbakan?
Peki gelelim Cumhurbaşkanına… Abdullah Gül’ün kızı Kübra Gül bir Bilkent Üniversitesi öğrencisiydi bildiğiniz üzere ve diploma törenine başörtüsüyle katıldığı için yer yerinden oynamıştı o günlerde. Benim insanların kafalarına, kıçlarına bağladıkları bez parçalarıyla, giydikleri kıyafetlerle bir derdim yok. Hrant Dink yırtık bir ayakkabıyla öldü ama insan gibi yaşadı. Neyzen Tevfik daha beter, yalın ayak göçtü dünyadan ama insanlığa neler bıraktığını hepimiz biliyoruz. Mesele giyim kuşam, başörtüsü türban falan değil. Kübra Gül olayında asıl mesele şu: Kübra hanım, “Benim bu ülkede türbanlarından dolayı dışlanan, eğitim hakları gasp edilen milyonlarca akranım varken, ben babamın makam ayrıcalığını kullanarak böyle bir davranışta bulunmayı kendime yediremem” diyemedi mi? O kadar rahatsız olunan bir durumda, bu ülkenin en önemli sorunlarından birini yalnızca kendi için bir lükse çevirirken ar etmedi mi?
Peki. Mesele neymiş? Yani bu yazı içerisinde anılan bütün mevzulardaki sözde hassasiyet neden kaynaklanıyormuş? Devlet neye aşeriyormuş?
“Laiklik”! Öyle mi? Yani, dünyanın hiçbir yerinde karşılığı bulunmayan türden bir laiklik? Öyle mi? Korkarım, öyle!
“Sadece Türkler vali olabilir; Ermeni, Rum ve Yahudiler vali olamaz” zihniyeti, dünyanın hiçbir yerinde “laiklik” anlayışıyla bağdaşmaz! Çünkü laiklik, devlet kurumlarının her inanç sahibine aynı mesafede durması demek değildir. Laiklik, farklı inanç sahibi tüm vatandaşların devletin tüm kurum ve olanaklarından eşit olarak yararlanabilmesi demektir.
Ama anlaşılan ülke “yöneticileri” bu gerçeği kabul ettiklerinde, kaybedecekleri makamların sıcaklığından vazgeçemedikleri ve kolay kolay da vazgeçmeyecekleri için, daha uzun süre gerçek bir “demokrasi” ve “laiklik” anlayışının egemen olduğunu göremeyeceğiz bu topraklar üzerinde…
Ama her ne olursa olsun sizin laikliğiniz, bu ülkenin çocuklarının gözyaşlarından daha değerli değil.
Sizin uğruna öldüğünüz bayrağınız, bu ülkenin bebeklerinin babasız kalmasından önemli değil.
Sizin bir avuç toprağınız, evi başına yıkılan ailelerin acılarından önemli değil.
“Bölünüyoruz” palavraları sıkmayı bırakın artık! Siz elinizi çektiğiniz zaman bu toplum asla bölünmez, bu topraklar da bölünmez.
Hem gerçekten bölünmesin istiyorsanız, önce aklınızı başınıza toplayacaksınız ve sonra;
Sünni’nin namazına da karışmayacaksınız, Alevi’nin semahına da…
Papazın ayinine de karışmayacaksınız, hahamın duasına da…
Başkalarının “namusuna” da karışmayacaksınız, başkalarının cinsel yaşamlarına da…
Komşunuzun siyasi partisine de karışmayacaksınız, arkadaşınızın tuttuğu takıma da…
Etek boyuna da karışmayacaksınız, başını kapatanın tarzına da.
Çünkü sizin dünyada bir örneği bulunmayan o saçma sapan “laiklik” anlayışınız her ne kadar reddetse de; Melis’le Özgür de bu ülkenin evlâdı, Agop’la Delal de; Ali’yle Haydar da bu ülkenin evlâdı, Mevlüt’le Tevhide de…
Siz kabul etseniz de, etmeseniz de!
“Türkiye nereye gidiyor?” sorusu hep soruldu bu ülkede. “Türkiye nereye gidiyor”, “Türk insanı nereye gidiyor” soruları hep soruldu. Koyuna bile “ilk Türk kopya koyun” diyen tek milletiz biz dünya üzerinde biliyor musunuz? Koyunumuz bile Türk! Ama biz koyunlarla değil, öküz ve eşeklerle açtık yazıyı, eşeklerle bitirelim yine: Eşeğin birine sormuşlar “Yolculuk nereye” diye, “Valla onu ben bilmem, sopa bilir” demiş…
Hadi hayırlı yolculuklar hepimize…
EMRE DURSUN
Kasım ’07, İstanbul – Kronik Muhalif
- Etrak bi’idrak: İdraksiz (anlayışsız) Türkler
