yazmak

bilen bilir, hikâye denen şey her zaman gerçekten daha kalıcıdır. nasıl yaşanmış olursa olsun, bir anın, bir olayın hikâyesini siz nasıl anlatırsanız, sizde de, dinleyenlerde de o an hep öyle kalır. dilin resmettiği, mürekkebin nakşettiği gibi… küçük küçük, sakin sakin anlatıldıkça hikâyeler, gerçeği bastırır. o hikâyeye sizin biçtiğiniz kelimeler bir olur, aslının parçalarını bir bir silip süpürür ve hikâyeler gibi insanın kendi geçmişi de, hikâyesi nasıl yazıldıysa öyle kaydolur hafızaya. dinleyenler, okuyanlar, duyanlar inansa da, inanmasa da… (inanan biri bulunduğu sürece, gerçek olmayan hikâye yoktur. -paul auster)

kimin, neyi, nasıl anlattığına pek de aldırmadan yazardım ben evvelden beri. sanki benim elimden çıkan o yazı, aslında yazı yazmayı öğrenmemden çok daha önce başlamış bir şey gibiydi. ben daha doğmadan önce. yazmakla ilgili değildi yazmak, bakmakla ilgiliydi daha çok; yaramaz bir çocuk gibi her deliğe burnunu sokup içeriyi gözetlemek, sonra içeride ve dışarıda hep bakmak, bakakalmak ve sonra, alışkanlık halini alınca bu, görmeden duramamakla ilgili… daha da ilginci kalemi eline aldığın an dünyanın en kudretli adamı gibi, sanki öğrenmeden bilmekle ilgili… böyle yazarken yazarken bu bilmecenin cevabını verdi bana wittgenstein: “yazarken bazen elimi izlerim hayretle, meğer neler biliyormuş elim…” ruhun ya da belleğin değil yani, elin içindeki terin oyunu. yine, onun hakikati. bir tür, elçilikti benimki.

hem, dünya üzerinde görüp görülebilecek her şeyle, herkesle konaklamakla ilgili bir şeydi yazmak; istediğini reddedebilmek ve istediğine sahip olabilmekle ilgili, çakılıp kalmak ve çekip gidebilmekle ilgili. en son, alfabeyle ilgili! alfabe hiç olmasa da ben bu kelimeleri bir yerden bulup çıkarabilir, bu cümleleri yeniden kurabilirdim sanki. sanki ben doğmadan önce, yeryüzünde bir fikir bile değilken hani, bana daha o zamandan yapılmış bir haksızlığa, dudaklarımı ısıra ısıra, boğazımı yırta yırta, etimi kese kese itiraz eder gibi. bir başka zaman ise içimde yeryüzündeki bütün insanların içindekinden bile fazla bir neşe varmış da, bütün dünyaya, bütün insanlara, herkese ama herkese bu neşeyi dağıtmalı, paylaştırmalıymışım gibi. anlıyorsun di mi? ışıklı bir şey yani, aynı zamanda zifiri. çoğu zaman hançeri kendine saplayıp, etin içinde usul usul çevirmek gibi… ölümcül bir şey yani, bir o kadar hayati…

düşünsene, bir çakıl taşı aşık olsa bir karıncaya ne derdi? kelebek biraz sonra öleceğini bilse, ne yapmak isterdi mesela en son? nasıl olurdu tavşanın pişmanlığı? dili olsa en çok hangi şarkıyı söylemek isterdi bir dilsiz, şöyle bağıra bağıra? bir balık, hani bir yunus diyelim mesela, onca neşeyle ömrü boyunca hiç kimseye sarılamamanın kaderini lanetler miydi? nereye kaçabilirdi olağanüstü gücünü kullanmak istemeyen boğa? zakkum ağacı, dünyada her daim zehriyle var olmanın kem lanetini dese dese nasıl derdi? bir şeyler yazabilse son nefesinde, nasıl bir vasiyet bırakırdı geriye ölen o dünyadaki en son dinozor?

işte öyle planlı programlı ders saatlerinden evvel bunlara verdim ben kendimi. sonra bir de başka bir boka yaramıyorsan paranı bununla kazanmanın yollarını aramak, bazen bulmak ve kazanmak, bazen aradığın yollarda savrulmak, kaybolmak, sonra yeniden ortaya çıkmak, gidip en olmadık insanlara aşık olmak ve sonra yine kaybolmak, bu işin koltuğuna oturduğunda kıçın yine yeri öpmesin diye boyundan büyük laflar etmek, zeka göstermek, etiket sunmak, düşeş atmak, kazanmak, güçlü olmak, hani en azından güçlü görünmek diyelim ve beğenilmek, nefret edilmek, tüm bunları yaparken ortalıkta pek görünmemek, görünmez olabilmek. görünmek zorunda kalmak, ortaya çıkmak, sobelenmek ve yeniden saklanmak. hep.

herkes bilmez, bunların hepsi bir araya gelince, yani “yazmak” senin için “yaşamak” olunca artık, o kalemi eline almak demek dünyanın bütün dağlarında, tarihin bütün ordularıyla, hepsiyle ve aynı anda savaşmak gibiydi… “cenk etmek” hani… böyle bir derdi olmayana ise, anahtar deliğinden gözetleyene, cenk etmek denilen belaya yanaşmayana da bu dünya azaltıcı, eksiltici, öldürücü, çoğu kez intiharî bir şeydi…

2007, İstanbul

One thought on “yazmak”

  1. bazen de susmanın en enterasan halidir yazmak.. bazen ölmektir. yazmak hatırlamak demektir. anılar hep iyi değildir. anılar hep yaşar .. utanmadan.

Leave a Reply