Şavkar Altınel, Oğuz Atay ve ‘hırlamak’

Tutunamayanlar
Tutunamayanlar

“Oğuz Atay denince aklıma ilk gelen başarısızlık oluyor. Yarattığı kahramanların ‘tutunmak’ konusundaki dillere destan başarısızlığından değil, Atay’ı -ya da daha doğrusu, okuduğum tek yapıtı Tutunamayanlar’ı- sevmeyi başaramamış olmamdan söz ediyorum. Bana göre Tutunamayanlar bir küçük burjuva krizinin, mühendis olmanın, ‘salon salomanje’lerde yaşamanın, ‘bir kadınla iki çocuğun sorumlu saymanlığı’nı yapmanın hikâyesi. Bunda bir sorun yok; bir Flaubert bu malzemeden büyük bir roman çıkarabilirdi. Ama Atay; Flaubert değil, çok etkilendiği belli olan modernistlerden biri de değil, her şeyden önce de ‘kendisi’ değil. Başkahramanına ‘Özben’ soyadını vermiş olabilir, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. Daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi. Yusuf Atılgan ya da Tezer Özlü’nün benzer krizlerinden yola çıkarak yazdıklarını otantik bulup severek okuyabilmeme karşılık, Atay gözüme sığ ve yapay görünüyor. Ama suç onda mı, yoksa bende mi?”

Geçtiğimiz Haziran-Temmuz sayısında Oğuz Atay konulu geniş bir dosya yayımlayan Notos dergisinde yer bulan bu görüşlerinden sonra ciddi eleştirilerle karşılaşan Şavkar Altınel’in, tantananın ardından, “Atayistler ve ben” başlığıyla Radikal’e yazdığı mektubu kaç defa okuduğumu hatırlamıyorum. Bunu yaparken de sık sık, Notos’taki o ilk ve ‘olaylı’ görüşünü açıkladığı sözlere dönme ihtiyacı hissettim. Çünkü Altınel, Atay’la ilgili savunduğu kendi görüşlerinin ‘ölçülü’ oluşuna karşılık, gelen tepkilerin ‘ölçüsüzlüğünden’ dem vuruyor; kendisini naif ya da sert eleştirenlerin, demokrasilerde yadırganmaması gereken açıklamasına aslında bir ‘eleştiri’ getirmediklerini, sadece ‘hırladıklarını’ ifade ediyor.

Öte yandan Altınel, iki şeyi iyi öğrenmiş: Birincisi, bu tür durumlarda var olan (varsa eğer) mağduriyetin daha da sulandırılması. İkincisi de, bu sulandırılmış mağduriyetin, kişinin yüksek zekasının kıvrımlarına bağlanarak oluşturulmuş fıskiyeden saçıldığına emin olacağımız bir espritüelliğe; her şeye rağmen ayakta kalan, acıları olgunluk, saldırıları incecik bir tebessümle karşılayan mağrurluğa iyice yedirilerek perçinlenmesi!

“Türkiye’de, duymak istemediğimiz şeyler söyleyenlerin kasıtlı olarak ve çoğu kez de yabancı güçlerin yönlendirmesiyle hareket ettiği hepimizin bildiği bir gerçektir,” demiş mesela Altınel.

Kendisinin görüşleri ölçülü veya ölçüsüz olsun, onu eleştirenler ‘hırlamış’ ya da hırlamamış olsun; olayın öncesinden ve oradaki lisandan haberdar olmasam, özellikle bu cümleyi gördükten sonra elimde, “Ben de Şavkar’ım, ben de Altınel’im” yazılı bir pankartla kendimi sokağa atmam işten bile olmayacaktı. (Evet, abartı sanatıma da, mizahi zekama da Altınel’in son günlerdeki katkılarını yadsıyamam.) Çünkü her şeyden önce bu ülkede, insanın insana dehşetine tanığım. Burada ideolojilerin de pek bir tavır değişikliği getirdiğine en azından ben, en azından bugüne kadar denk gelmedim. (Yerleri biraz farklılaşmaya başladığında, illa silah ya da yumurta kuşanılarak değil, sadece temelsiz ve ivedi bir-iki lafla kimlerin kimlerin hiç edildiği sabittir. Parmaklarına mürekkep lekesi düşmemiş uyduruk heves sahiplerinin, yıllanmış ustaların isimleri üzerine çizik atarkenki o pervasızlıkları en yakın örneklerdir.) Ama Altınel hem ilk açıklamalarında, hem de daha sonraki mektubunda kendi kullandığı dilin densizliğinden; insanların yerleşik beğenileri ya da algılarını alaya alan veya aklına geleni esirgemeden söylemek marifeti gibi görünen hallerinden, bu küskün Don Kişot sitemleriyle kurtulamaz sanıyorum.

Kendi adıma söylemem gerekirse, Şavkar Altınel’in “Tutunamayanlar” romanını ya da genel anlamda Oğuz Atay’ı beğenmemesi benim için bir sorun teşkil etmiyor. Özellikle edebiyat anlamında fena halde kıskanç biri olduğum için, Altınel’le aynı görüşte olanların sayısının artmasını bile dilerim hatta. Çünkü beni rahatsız eden şeylerden biri de, beyefendinin dürüstlüğü aslında! Ben bu dürüstlüğü asıl bu kitabı, bu yazarı hiç bilmemiş, okumamış veya sevmemiş; ama yine de koltuk altına sıkıştırma ihtiyacı hisseden tribün okurlarından beklerdim evvela. O yüzden maalesef, atan bir, karşılayan sıfır!

Devam etmeden önce şunu söylemeliyim: “Tutunamayanlar”a, tutunamayanlardanım. Ama kitabı ya da yazarını ‘sığ ve yapay’ bulduğumdan değil, Oğuz Atay’ın bilinç akışıyla da, bunca kevgir imtihanına rağmen melankolisiyle de yarışamadığımdan. Ancak, Atay’ın öyküleriyle birlikte “Tehlikeli Oyunlar” romanının gözlere, dimağlara ve yüreklere işlenmeyeceği bir dünyanın hiç kuşkusuz, ‘sığ ve yapay’ olacağına da aynı oranda inanırım. Tıpkı, “Tutunamayanlar”ı hakkını vererek okumuş insanların, bu roman için düşündükleri gibi…

Benim asıl problemim (ve galiba bütün o ‘hırlayanları’, hırlayacak kadar öfkelendiren şey de aynı) “Ses ve Öfke” romanı çıktığında ortalığı ayağa kaldırıp, William Faulkner’ın bir tür ‘kötü tohum’ olduğunu söyleyip, sonradan göklere çıkardıkları bu yazarı yerden yere vuranlar ya da Marcel Proust’un bizzat öz kardeşi de dahil, “Kayıp Zamanın İzinde’yi okuyabilmesi için bir insanın ya hastalanması ya da bacağını kırması gerektiğini” düşünenlerin bile, bu görüşlerini açıklarken kullanmadıkları türden küstah bir dili Altınel’in rahatlıkla kullanabilmesi ve burada hiçbir sorun görmemesi. En büyük densizlik ve talihsizlik ise, mektubuna aynı espritüellikle iliştirdiği şu cümlede yatıyor: (‘yabancı güçler’ şakasının devamı olarak: “Resmî tarihin doğrularını sorgulayanlar için böyle olan bu durumun resmî edebiyat tarihinin doğrularını sorgulayanlar için başka türlü olması elbette beklenemez.”

Altınel’e yönelik eleştiri ve ‘hırlamaların’ ardından destek için konuşan çevirmen ve yazar Toros Öztürk’ün, “Şavkar Altınel’e sarf edilen sözlere en çok Oğuz Atay bozulurdu” çıkışından ilhamla hemen şunu söyleyeyim: Bunu duysaydı, en çok Oğuz Atay ‘hırlardı’!

Bir insanın, hele de bir edebiyatçının Oğuz Atay’ı, “resmî edebiyat”ın içinde resmetmesinden daha acıklı, daha acınacak bir durum olabilir mi? (Diyelim ki Altınel, ‘resmî edebiyat’ derken, ‘yerleşik algıyı’ kast etmiş olsun; peki ama, Oğuz Atay’ın ölünceye dek nasıl bir kalabalık tarafından tukaka edildiğinden de haberdar değil mi?) Bütün bunları bu kelimelerle, bu pervasızlıkla söylerken Altınel’in hâlâ ‘hırlamayı’, kendisini eleştirenlere yakıştırması da başka bir aymazlık.

Türkiye’de, en masum görüşün bile dillendirilirken nasıl bir öfke manifestosuna dönüştüğüne; insanların dillerinde, çok daha kötüsü içlerinde bu nefretin nasıl kolaylıkla kök salabildiğine, bazan anlık çıkışların nasıl yıllanan kan davası güdümüne dönüştürülebildiğine şaşırıyor değilim asla. Sadece, edebiyatın başka bir yurt olduğuna inanıyorum. İnsanın bütün çıkmazlarına, hırslarına, karanlık ve aydınlık yanlarına, zaferlerine ya da mağlubiyetlerine adlarını ve anlamlarını vermiş bir söz atlasının öfkesinin de, nefretinin de, bütün diğer sınırlar içinde karılmış topluluklarınkinden farklı olduğunu biliyor, bundan sonra da öyle olması gerektiğini düşünüyorum. İki edebiyatçının karşıtlığı, iki güdük politikacının polemiği kadar ucuz görünüyorsa gözümüze, orada insanla, dille ilgili değil sadece, edebiyatla ilgili de bir sorun var demektir. ‘Sığ ve yapay’ bir durum bu noktada kolaylıkla söz konusu edilebilir, ama o zaman bunun da ilk muhatabı Atay değil, bizzat Altınel olabilir. Bununla baş edebilecek mi?

Altınel, ‘demokratik ve ölçülü görüşlerini’ bizimle paylaşırken dilinin üzerindeki nefret tortularını biraz temizleyebilmiş olsaydı; “Tutunamayanlar”a ve Oğuz Atay’a yönelik eleştirilerine ‘ölçülü’ yaklaşmak ve hatta bunlardan bir şeyler öğrenmek, üzerine düşünmek imkânı bulabilirdik. Ben hâlâ Şavkar Altınel’in, kendisinin ezilen perdesinden sıralayarak sözde mağduriyet mağarasında yankılattığı gibi, “Oğuz Atay’a duyduğu kıskançlıktan gözü dönmüş, hırs dolu, ün peşinde koşan bir İngiliz ajanı” olduğunu düşünmüyorum, ama daha kötüsü var: Bence Altınel, bundan da derin bir nefret duygusundan mustarip. Aksi halde, “okuduğu tek Oğuz Atay yapıtı” olduğunu söylediği “Tutunamayanlar” romanı hakkında konuşurken, söylevinin ucunu yazarın ruh dünyasına kadar götürebilmesinin o genel nefret duygusundan daha korkunç bir açıklaması var demektir ve onun ne olduğuna benim aklımın sınırları mümkün değil, yetmiyor: “Başkahramanına ‘Özben’ soyadını vermiş olabilir, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. Daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi.”

Altınel zahmet edip başka yapıtlarını ya da direkt günlüğünü okuyabilseydi, “bir yerlerden duymuş, öğrenmiş” dediği işaretleri de, karakterlerini Oğuz Atay’ın nasıl ilmek ilmek ördüğünü de, ‘nereden duyup gördüğünü’ de bizzat öğrenebilirdi. Ama, Erdal Öz Ödülü kazanmış bir yazar bize, gayet anlaşılabilir ‘Oğuz Atay’ı beğenmediği’ fikrinden çok daha kötü olan, Oğuz Atay’ın hiçbir kitabını okumadığı haberini veriyor. Korkarım bu da, “resmî eğitimin” bir tahribatı! Ve Altınel rahat olsun, bu konunun ‘dış mihraklarla’ da bir ilgisi yok, kimsenin reddedemeyeceği kadar kendi ürünümüz!

“Oğuz Atay yüz binlerce okuru olan bir yazar, benim okurlarımın sayısı ise bini ya bulur ya bulmaz. Başka bir deyişle, Atay’ın okurlarının ezici çoğunluğunun benim varlığımdan bile habersiz olması gerekir.”

Orhan Pamuk “Manzaradan Parçalar”da, bir yazarın Amerika’da çok okunmasının kötü bir izlenim yaratmamasına karşılık, Avrupa’da bu durumun yazara şüpheyle bakılmasının hâlâ bir edebi çevre refleksi olduğunu söyler. Altınel’in bu girizgâhında bir ‘Avrupalı’ mantığı mı var, yoksa bambaşka bir şey mi anlatmaya çalışıyor, bilmiyorum. Ama ‘Avrupalı refleksi’yse mevzubahis, Oğuz Atay’ın bugünkü okurlarıyla kendi okurlarını kıyaslaması yanlış sonuç verir. Doğru bir karşılaştırma için, Atay’ın kitaplarının, onun sağlığındaki ‘satışlarına’ ve ‘okunurluğuna’ bakması gerekiyor. Ama eğer kast ettiği bu değilse; Oğuz Atay’ı ‘sığ ve yapay’ bulan bir yazar, derinlikli, ayakları yere basan, iyi edebiyat istiyor demektir ve iyi edebiyatın okur sayısıyla ilişkili olduğunu ima etmek bile, sahiden bir sığlık göstergesidir.

Ayrıca görünen o ki Altınel, bu nokta da dahil, birçok şeyden türlü alınganlık devşirdiği halde, beğendikleri yazarla ilgili farklı fikir belirtmekten fersah fersah taşıp, gereği olmayan bir öfkeyle yaptığı kendi açıklamalarından da alınabilecek insanlar olduğuna inanmayı nedense hiç istemiyor. Ona göre kendisi, ‘ölçülü fikrini’ söylediği için acımasızca linç edilen, kendisine ‘ölçüsüzce hırlanan’ bir mağdur ve yine her harfine sinmiş kindar tonlardan anladığım kadarıyla bu mağduriyetin onu, hayatının geri kalan kısmındaki bütün tartışmalarda ‘haklı’ kılacağına şimdiden ikna olmuş. Baskın Oran, her tarafından fışkıran ölüm tehditleriyle ilgili benzer bir alaycı dille yazılar yazdığında çarpıcı oluyor, ama biz Oğuz Atay’ı ne kadar abartıyorsak, bence Altınel de kendisini fazla abartıyor. Çünkü Oğuz Atay’ın ‘sığ ve yapay’ olduğu fikriyle başlayıp, ‘hırlamalarla’ devam eden ve ‘İngiliz ajanlarının kışkırtmalarına’ dek dayanan böyle ucuz bir anlatı, kendi kendinin değerinden yiyen bir yazarın hezeyanlarından başka bir şey ifade etmiyor. Demek ki ‘edep’ten (‘genel ahlâk’ anlamında değil) gelen edebiyat, bir edebiyata dönüşemeyen sanatsız nefretle köreliyor. “Türkiye’de onca insanın başucu kitabı olan bir roman neden benim için neredeyse itici? Atay adını duyduğumda bende okur, hatta insan olarak eksiklik olabileceği kuşkusuna kapılmadan edemiyorum” sözünün ‘ölçülü’ olduğunu öne süren bir edepsizlik ve nefret işte bu da.

İnsan eksiktir, Şavkar albayım. Yazarlar daha da eksik. Ve edebiyatlarını, dillerini ya da sanatlarını bilmem ama, eksik insanları başkalarının eksikliği ya da bütünlüğü rahatsız etmez. Ama başkalarının eksikliğinden rahatsız oluyorsanız, varın kendi bütünlüklü benliğinizin tadını çıkarın. Siz, ‘sığ ve yapay’ olmayın.

Son olarak, Oğuz Atay’a bir cevap hakkı doğduysa, o cevabını çok önceden vermişti zaten, bir kere daha tebliğ etmek isterim: “Sen anlamazsın tabii. Anlamak için insanın bazı eksik yönleri olmalı.”

Ağustos ’11, Ankara

Leave a Reply