Onur Sırrı Gönül’le bir Beşiktaş söyleşisi

Futbol tutkusunun peşine takılarak tam yirmi iki ülkeyi arşınlayan, oynamayı bırakarak izlemeye ve anlamaya gayret ettiği bu sporun adeta röntgenini çeken, sıkı da bir Ajax taraftarı olan Britanyalı yazar Simon Kuper, 1994 yılında yayımladığı kitabına isim ararken galiba hiç zorlanmamıştı. Bir kitap ismi olarak uzun sayılabilirdi ama konuyla ilgili hakikati özetleyen en kısa cümle de olabilirdi bu: “Futbol Asla Sadece Futbol Değildir.”

Değildi. Hayatın içerisinde olan her şey vardı futbolun içerisinde. Belki de bu yüzden, Türk Sineması’nın sevgiyle andığımız yapıtlarından biri olan “Dar Alanda Kısa Paslaşmalar” filminde, Savaş Dinçel’in olağanüstü bir şekilde can verdiği Hacı karakteri şöyle diyordu bir yerde: “Hayat, fena halde futbola benzer.” İyi edebiyat okurlarının başucunda mutlaka bir eseriyle boy gösteren Albert Camus fırsat buldukça futbol maçları izlemeye kaçıyor, beşiği “İngiltere” olan bu sporu tıngır mıngır sallama işini hayli iştahlı yapan Güney Amerika’nın önemli yazarlarından Eduardo Galeano o muazzam eseri “Gölgede ve Güneşte Futbol”u kaleme alıyordu. Kazanmak, kaybetmek, ama hepsinden önemlisi oynamak, oyunda olmak, oyunda kalmak, bir takım olabilmek ve mümkünse öyle kalabilmek. Birçok spor, onları profesyonel olarak yapanların hayatlarına baktığınızda da kolaylıkla görebileceğiniz üzere büyük emekler, büyük zorluklar, büyük fedakarlıklarla gelişip güzelleşiyor.

Futbol, dünyanın her yerindeki taraftarlık kültü(rü) nedeniyle zaman zaman kimi çevrelerde antipati yaratsa bile temelde yine her spor gibi çok ciddi özveriler gerektiren bir alan. Ama ne yazık ki, başta biraz önce söylediğim şey nedeniyle “oyunda kalmak” her zaman mümkün olamıyor. Her toplum, geneldeki yerleşik anlayış ve yaklaşımlarının benzeri bir taraftarlık hali geliştiriyor kaçınılmaz şekilde. Sadece bu kadar değil ki: Hemen her konuda hakim olan zihniyet, “futbol borsada değil, arsada güzel” diyenlerin kalbini fazlasıyla kıracak ölçüde bu alana da sirayet ediyor. Her geçen gün endüstriyelleşen bu “sektörün” yöneticileri de ülke yöneticilerine “fena halde” benzer bir hale geliyor ya da daha doğru ifadeyle, futbolu yönetenler de ülkedeki herrrr bir şeyi yönetmek isteyenler arasından çıkageliyor.

Okuyacağınız söyleşi her ne kadar Beşiktaş özelinde yapılmış görünse de Türkiye’nin futbol atmosferini, futbol “kültürünü” ve garabetini birçok anlamda ele almayı hedefleyen bir vaade soyunuyor. Her şeye rağmen, üstesinden gelebiliriz diye düşünüyorum.

Bu söyleşiyi iyi bir Beşiktaşlı olan Onur Sırrı Gönül ile tam da Beşiktaş eski başkanı Hasan Arat’ın istifasının ardından yapmıştık ve ben ilk sorumdan o da ilk yanıtından itibaren biliyordu ki, sonsuza kadar konuşsak da bitmeyecek bir içerikle karşı karşıyaydık. Ancak şundan eminim ki, “Futbol asla sadece futbol değil” ve biz de futbol konuşurken bütün bir memleketi, gezegeni konuşacağız ister istemez.

O zaman, sözü ona bırakalım: Buyursunlar!

Seninle bir önceki söyleşimizi, Hasan Arat ile Serdal Adalı’nın yarıştığı kongre öncesinde yapmıştık. Hasan Arat ismi, sporun içerisinden gelen bir figür olması sebebiyle bir heyecan yaratmıştı ve enikonu umutlanmıştık. Tümüyle farklı cenahlara mensup isimler olduğunu biliyorum ama 20 yıllık Aziz Yıldırım döneminin sonunda Ali Koç da benzer bir heyecan yaratmıştı meselâ Fenerbahçe camiasında. Bu heyecan ve umut hâli sanırım kulüplerin, taraftarların içinde bulundukları durumla ilgili biraz ve herhangi bir değişikliğin mevcut durumdan her halükârda daha iyi olacağı inancıyla. O zaman, Hasan Arat öncesindeki durumu nasıl özetlersin ilk olarak?

Bir kere, Beşiktaş’ın uzun süredir yaşadığı sportif ve malî kriz her sene katlanarak arttı.

Bu noktada başkanların tercihi, çözüm önerilerinin afakî olması ile beraber sıkı malî denetim ve Beşiktaş’ın giderek sıradanlaştırılması da bu yangına taşınan farklı odunlar oldu. Geçen yıllara rağmen malî durum düzelme yönünde gitmediği gibi takıma dahil edilen sıradan futbolcular da uyum sağlayıp verimli olamayınca, malî külfetler çok daha fazla artmaya başladı. Beşiktaş her sene büyük bütçeler harcayarak takımlar kurdu ve bize her defasında “Bu sene tarihimizdeki en kötü sene mi?” diye sorduracak kadar derin bataklıklara saplandı. Bu noktada seçilmiş olan başkanlar adeta bir kangrene dönüştü. Futboldan anlamamaları, kulübü atanmış kayyımlar gibi yönetmeleri, başarısızlıklarından ziyade yarattıkları çıkışsızlık ve iletişimsizlikle ciddi bir buhran yaratıldı.

Hasan Arat’ın ortaya çıkışı da bu karanlık silsilenin en sancılı dönemine tekabül ediyordu sanırım… Tam o süreçte kulüp ve taraftarlar yeni başkan ve yönetimden ne gibi beklentiler içerisindeydi?

Evet, Hasan Arat her şeyden önce “taze bir nefesti”. Bir kere eski bir sporcu. Beşiktaş’ın sporcusu. Bu, “Beşiktaş’ı Beşiktaşlılara emanet etme” noktasında herkese bir güven ve ümit verdi. Ümit vermesini şöyle açıklayabilirim: Erozyona uğrayan Beşiktaş kimliğinin kırılganlaşması, kulübün bir kulüp olarak geleceğinin sorgulanması noktasında, tam da başkanlar IMF eliyle atanmış Kemal Derviş gibi çaresizlik içinde seçilmeye başlanmışken, “Bu kulübün içinde birileri var ve bu kulübe sahip çıkıyorlar: Biz bitmedik, Beşiktaş koca bir camia ve gerektiğinde görev alacak bizden birileri de var,” dedirtti Hasan Arat.

Bizimle iletişim kurdu bir defa. “Beşiktaş’ın mallarına çöküyorlar,” dedi. İşbirlikçi olarak görülen yönetimlerden vurdu bizi. “Peşkeş çekilen mallarımız, tesislerimiz var, ben bu malları yedirtmem, kulübe sahip çıkarım!” dedi. Önceki yönetimi afişe etti. Genelde ortaçağda savaşan düşman kuzenler misali başkanlar görevi devraldığında kendilerine ihanet edildiğinden bahseder ama çok da ne olup bittiğini, niye öyle olduğunu ifşa etmez. Yarın bir gün yüz yüze bakacaklardır ve hepsinin yediği bir naneler vardır elbet. Çamur atılır ama ne işler karıştırıldı da bu kulüp bu hâle geldi, senin ne dahlin vardı, bu paralar nerede açıklanmaz. Kamuoyu için bir şov yapılır, sistemli ve derin bir eleştiri gelmez. “Becerememiştir” önceki yönetim, “beceriksizdir”, “abilerine de ayıp etmiştir”. Hasan Arat ise açıkça cephe aldı ve yağlamanmış olduğumuzu gösterdi. Kendisi “temizdi” herhalde ki, buna cesaret etti. Bunları da kenarda köşede açıklamadı üstelik. Koca koca organizasyonlarda slaytlarla, ekranda gözümüze soka soka yaptı.

“Ben futbola karışmam,” dedi. “Futbolu, futbolu bilen, içinden gelen Beşiktaşlılara emanet edeceğim,” dedi: İşte, Feyyaz Uçar ve Samet Aybaba… Bir Beşiktaşlı için daha iyi ne olabilirdi ki!?

Bununla beraber, Beşiktaş’ta üyelik skandalları patlamıştı. Seçimleri manipüle etmek için kitleler hâlinde üyelikler yapıldığı ortaya çıkmıştı. “Bunları tek tek ifşa edeceğim,” dedi.

“Kulübün medyasını güçlendireceğim, kapanan televizyonumuz açılacak ve vizyoner bir yayın anlayışı izleyecek. Daha önceki deneyimlerden farklı olacak. İletişimi bilen kişiler başında olacak,” dedi. Daha önce medyaya sızdırılan manipülatif bilgiler ve futbolcu transferleri ile ilgili özellikle menajerlerle kurulduğu söylenen karmaşık ilişkiler ve başkaca “karanlık komisyon” iddiaları vardı. Beşiktaş taraftarı da Beşiktaş’ın, “renkli” medya tarafından ele alınış şeklinden rahatsızdı. Yönetim birtakım gazetecilere karşı açıkça cephe alırken, “Artık iletişim şeffaf ve kulübün kontrolünde olacak, eskisi gibi bilgi sızmayacak,” dedi. Bir Beşiktaşlı olarak fırçasını da kaydı bir gazeteciye canlı canlı ve yüreğimize su serpti.

En çok gözardı edilen şeylerden bir tanesi şu, ki bence bizi çok iyi anlatıyor: Hasan Arat parası ve sermaye gücü ile başkan olmadı. Vizyoner projelerle geldi. “Burası Beşiktaş, kimsenin parasına ihtiyacımız yok, kendi söküğümüzü dikeriz,” dedi. Bunun yarattığı hissi tarif edemem. Bize yeniden bir kulüp olduğumuzu hissettirdi: İçinde yüzbinler, milyonlar olan koca bir kulüp! Kimsenin eline bakmayacak, kimseye mahkum olmayacaktık!

“Ben sporcuyum, altyapıyı güçlendireceğiz, tüm branşlarımız dünya standartlarına gelecek,” dedi. E zaten potansiyelini bu anlamda yeteri kadar kullanamamış bir kulübüz ve geçmişte de özkaynak sistemimizin güçlü olmadığı zamanlarda büyük başarılar elde edemedik asla. Hep altyapıdan ve “Beşiktaşlı” futbolcularımız oldu. “Altyapı,” dedi, kalbimizden vurdu! 

Stadyumdaki ses probleminden dahi bahsetti yahu! “Akustik kayıp var, stadın üst kısmına bir uygulama ile projeye uygun olacak şekilde bu sorunu çözeceğim,” dedi. Dortmund’un “sarı duvarı” gibi bir “Kara Duvar” yapacağız dedi. “Stadyum canlanacak, BİZ olacağız,” dedi. Yani dedi de dedi…

Olmadı mı?

E oldu mu!? Zaten en can yakan kısmı da bu ya: Yüz bin kere yapılsa aynı seçim, yüz bin kere Hasan Arat’ı desteklerdik yukarıda saydığım verilerle. O yüzden, bu ihanet “Sen de mi Brütüs?” dedirten bir ihanet oldu. Sen de bunu yaptıysan, e ölelim zaten Brütüs! Ölmek değil bana acı veren, senin elinden ölmek!

Şimdi tabii günümüz sosyal medyasını, çok fazla kafadan ses çıkmasını göz önünde bulundurduğumuzda, her açıklama, her yayın aklımızı berraklaştıracağına daha da bulandırıyor. Elbette bütün süreci tane tane anlatan çok değerli insanlar da var ama öte yandan hâlâ neler olduğunu anlamayan bir dolu insan da var… Biz de en azından senin aracılığınla kendi üzerimize düşeni yapıp bir fotoğraf çekelim istiyorum. Biraz önce ne denli büyük bir heyecan ve umut fırtınası yarattığını harika özetlediğin Hasan Arat döneminde, Beşiktaş’ta neler oldu? 

Önce tek cümle: Vaatlerle gerçekleşenler arasında kesişen hiçbir şey olmadı! 

“Bu takım hep Kasım’da havlu atıyor, bu kabul edilemez,” dedi, yine Kasım’da havlu attık ve maalesef bu dertlerimizin en küçüğü! 

Skandal transferler yapıldı. Ederinin açıkça çok üstünde ödemeler yapılarak korkunç transferler hem de. Tabii dedik ki, futbolun başında Samet Aybaba var. Bu adama “Futbol Takımları Genel Koordinatörlüğü” emanet edildi. “Bir bildikleri vardır herhalde, beklemek lazım,” dedik. Futbol Şube Sorumlusu Feyyaz Uçar. Kolay mı? “Bu adamlar Beşiktaş’ın parasını yedirtmez, gereksiz transferler yaptırmaz,” dedik. Hem başkan da sporcuyken formasını elinde yıkardı, öyle değil mi? Olmayacak futbolculara parayı çarçur etmez!

Bekledik, bekledik, bekledik. Beşiktaş’ın malları geri gelmedi, tesislerimize yenileri de eklenmedi. Zamanla Samet Aybaba ortadan kayboldu. Takım bu esnada sürünüyordu ki, Feyyaz da az görünür oldu. Yavaş yavaş o da silindi ve kimse bize bir şey anlatmadı. “Kulüpten bilgi sızmayacak,” denmişti de “hiç bilgi verilmeyecek” denmemişti! 

Sonra öğrendik ki hiç de kurumsal bir akılla falan yönetilmemiş Beşiktaş. Transferler panikle yapılmış. Scout ekibimiz nerdeymiş, var mı yok mu bilen yok! Oyuncu satsın diye görevlendirilen bir arkadaş, hiçbir oyuncu satamadığı gibi gelecek oyuncuları da kendi belirlemeye başlamış. Samet Aybaba tümüyle sindirilmiş, Feyyaz Uçar bypass edilmiş. Para harcamaya hevesli bir yöneticinin şahsî kaynakları kullanılmış. Medya ve İletişim Grubu Koordinatörü Okay Karacan’ın ve Futbol Takımları Genel Koordinatörü Samet Aybaba’nın anlattıkları dehşet ötesi! Birtakım yöneticilerin gereksiz yetkileri sonucu yapılan saçma uygulamalarla, kimin neyden sorumlu olduğunun belli olmadığı kaotik ve dedikodu üzerinden dönen bir yapı oluşturulduğunu görüyoruz. Kişiler arası ilişkilerin anlık değişikliklerle her şeyi belirlediğini, medyanın ve taraftarın önüne konulan Beşiktaşlı sorumluların hiç de “sorumlu” olmasına müsade edilmediğini, insanların itibarsızlaştırıldığını, gerekli imkânların verilmediğini görüyoruz.  

Bazı insanların itibarsızlaştırıldığından söz ediyorsun ve ben daha fazlasını üzülerek sormak istiyorum: Beşiktaş’ın itibarı? Bu süreçte yaşananlar sence kulübün itibarını nasıl etkiledi? Ya da etkiledi mi?

Hiç olmadığı kadar! Samet Aybaba’nın imzasını bilgisi dışında karanlık transferlerin altına atmışlar. Fahiş transferler gırla giderken kulüp çalışanlarının maaş ve ücretlerini ödememişler. Sağlıklı bir interneti, bilgisayar altyapısını ve çalışan email adreslerini iletişimden sorumlu kişilerden esirgemişler. İlişkilerini kullanan bir haber portalı, bilgilere direkt içerden erişerek yaptığı haberleri kulüpten çaldığı görsellerle yayımlamış! Samet Aybaba’nın üstüne, görev tanımı futbolcu satışını kolaylaştırmak olan sözde bir “yetkili” getirilmiş, geldiği anda bir futbol direktörü olarak faaliyet göstermeye başlamış. Bu durum Aybaba’ya ve taraftara açıklanmadığı gibi, bir de asıl yöneticiler olarak bilinen kişilere mobbingle el çektirilmiş. “Mali işlerden sorumlu” bir yönetici kamp yapılacak yerden transfere kadar her şeye karışmış. Daha say say bitmiyor ama bunları herkes biliyor artık! Başkan adaylarından Hüseyin Yücel’in seçim öncesi bazı açıklamaları da bir soru işaretine yer bırakmadı zaten.

Kendini aklamak için söylediği şeyler, kulübün nasıl “Allah’a emanet” yönetilmiş olduğunu gözler önüne serdi. Bu akılsızlığın boyutları yapılanları ve bu trajediyi gülünç bir hâle getirdi. Birileri daha çıkıp açıklama yapsın da daha çok hayıflanalım, biraz daha acı acı gülelim istedik içten içe. Skandallar patladıkça patladı ve dolandırılmış olmanın verdiği anlamdan azat olmuş hafiflikle, her şeyi hazmeder bir hâle getirildik. Öfkelenemedik bile! İran’da sosyalist devrim beklerken İslâm Devrimi gören İranlı solcuların yaşadıklarını hatırlattı bu olanlar. Gülünç, ciddiye alınamayacak kadar gülünç ve kahredici bir acı, çıkışsızlık. Yeni seçim dönemi kimseyi heyecanlandırmadı bile. İnsanların inançlarını çaldılar ve umutlarımızın üzerine tükürdüler. Notts County taraftarına şaşırırdım, nasıl böyle dolandırıldılar da hiç anlamadılar, hiç mi tepki veremediler diye… Şimdi boyunlarına sarılıp öpmek istiyorum.* 

Yine başa döneyim ve tekrar edeyim: Evet, ne yazık ki hiç olmadığı kadar itibar kaybetti Beşiktaş. Bu yüzden Hasan Arat dönemi bu kulübün tarihinde çok özel bir yere sahip olacak. Bu bir kötü yönetim dönemi değil, bu taraftarın değerlerinin ve umutlarının sömürüldüğü, insanların korkunç bir hayâl kırıklığına uğratıldığı manevî bir cinayet, kitleleri düşünürsek manevî bir soykırım dönemi. 

Samet Aybaba

Senin fikrini öğrenmek istediğim için sordum ve öğrendim de ama müsaade edersen bir Fenerbahçeli olarak ben de şunu söyleyeyim: Beşiktaş, özellikle Samet Aybaba’nın dürüstlüğü ve şeffaflığı sayesinde itibarını kaybetmekten kurtulmuştur bence. Böylesine önemli bir kulüp ve camia bazı insanların yönetiminde zaman zaman sendelese de bir şekilde doğrulur ve yol almayı, yıllanmayı sürdürür. Burada da bir kulüpten ziyade yine o insanların itibar kayıplarının, bir “insan lekesinin” söz konusu olduğunu düşünüyorum. Ama tam bu noktada, Samet Aybaba ile ilgili neler söyleyeceğini merak ediyorum ve dahası iyi insanlar hakkında da bir şeyler söylemek konusunda ısrar etmemiz gerektiğine inanıyorum. Adam dönüp dolaşıp bir şekilde “feda” ortamının ya da kavramının yanına düşüveriyor… Sen ne dersin Aybaba ile ilgili?

Samet Aybaba bizim tipik halk insanı olarak nitelendirebileceğimiz, oyuncularıyla menemen yiyen bir insan. Rıza Çalımbay, Samet Aybaba gibi insanlar geldikleri yeri unutmayan, arsızca yükselmek için her şeyi yapmaya müsait olmayan, çok eğilip bükülmeyen insanlar bana kalırsa. Kendilerini ne kadar geliştirebildiklerini değerlendirebilecek yetkinlikte değilim ama karakterleri için konuşuyoruz. Burada garip olan Beşiktaş’ın işler yolunda giderken hiç aklına gelmeyen bu isimlerin, işler ters gidince “camianın evlâdı” olarak göreve çağrılması. Geliş biçimleri de gidiş biçimleri de hep aynı. Benim itirazım bu. Yoksa en iyi yönetici Samet Aybaba mıdır? Bence değildir. En iyi teknik adam Rıza Çalımbay mıdır? Bence değildir. Peki bu kadar saygısızlığı, görevdelerken bile başkan tarafından muhatap alınmamalarını gerektiren şey nedir? Ya çalışmayın ya da çalışıyorsanız normal bir Beşiktaş çalışanı ile nasıl ilişkileniyorsanız öyle muamele yapın. İdeal teknik adamlar, ideal yöneticiler için cazip olmadığı zamanlarda hemen bu isimlere koşuluyor, kafamızı suyun üstüne çıkardığımız anda da arka kapıdan kovuluyorlar. 

“Samet Aybaba’nın Beşiktaş’a ihanet ettiği ve kulüp mahremiyetini delik deşik ederek resmi evrakları kamuyla paylaştığı” konuşuluyor. Talihsiz açıklamalarmış! Olanları anlatmasaydı (ki yalanlanamadı hiçbiri) kulübün başına gelenleri, bu vahameti nasıl bilebilirdik!? Belki geleceğini, kariyerini de yakmış olabilir ama bunu yapması gerektiğine inanmış ve yapmış. Hesapsız ve samimi buldum açıklamalarını ve her zaman da aklımda bu niteliklere sahip bir insan olarak kalacak. Bundan sonra da kimsenin Beşiktaş’ı şimdiye kadar yönetildiği gibi yönetebileceğini sanmıyorum. Biri çıkıp “Kral Çıplak” deyiveriyor. Bence bir milât oldu.

Yavaş yavaş sona gelirken, bir başka nokta: Taraftarın genel olarak sürece verdiği tepkileri yeterli buldun mu? Sence bu süreçten kulüp, kongre üyeleri ve taraftarlar ve hatta başka camialar ders çıkardı mı ya da çıkarır mı? 

Taraftar çok sarsıldı fakat sağlıklı bir tepki verilemedi. Maalesef taraftar her ne kadar endişeyle takip etse de bu sürece dahil olamadı. Burada tabii bir modern futbol eleştirisine girmeyeceğim çünkü isteyen bir şekil dahil oluyor. Charlton Athletic mesela vaktinde stat sahipliğinden dolayı, taraftarın elleriyle küreyerek toprak yığıp zemini düzleştirdiği ve iki yana yığılan toprağın üstüne kondurulan oturaklar yüzünden “vadi” olarak anılıp öyle adlandırılan stadından ayrı düştüğünde yapabilecekleri hiçbir şey yok gibi gözüküyordu. İngiliz futbol kulübü yapısı çok öyle taraftarın dahil olabileceği yapılar değil. En nihayetinde yerel seçimlere girmek üzere bir parti kuruldu ve belediye seçimlerinde başarı elde ederek buranın tekrar stat olarak kulüp tarafından kullanılmasını sağladılar. Bu süreçte bir taraftar fonu da kuruldu ve ihtiyaçlar da böyle karşılandı. Mevcut yapılarıyla kulüplerimiz için de birçok seçenek olabilir ama bence taraftar inisiyatifi olmaması kulüpleri bu duruma düşürüyor. Günün sonunda üç beş adam at koşturuyor. Kurtarıcı bir mega başkan aranıyor. Oturulup ahlar vahlar arasında izleniyor. Sosyal medyada konuşuluyor. Maça gelip gitmek, forma almak, iyi bir müşteri profili yaratıyor ama sizi bir taraf yapmıyor. Yani “ölmeye geldiğimiz” kulübün kapısından giremezsek o tezahürat da anlamsız!

Başka camialar ders çıkartır mı bilemiyorum ama ifşa olmamak için daha temkinli davranırlar diye düşünüyorum. Şimdi yavaş yavaş “whistle blowerlar” çoğalabilir. Nitekim başka bir büyük kulübün de yasadışı bahis, kara para aklama gibi süreçlerini ifşa eden belgeler çıktı. İnsanlar konuşmaya başladılar yavaş yavaş. Bir tabu mu kırıldı bilemiyorum. Henüz çok erken net bir şey söylemek için.


Son sorum Onur ve buna istersen Beşiktaş özelinde yanıt ver, istersen genel anlamda kulüp işleyişlerine dair bir değerlendirme yap: Yönetimlerde, tüzüklerde, yetkilerde, yeterliliklerde ve aklına gelen başka kriterlerde ne gibi değişiklikler olması gerekir sence, camiaların daha sağlıklı yol alabilmeleri için?

Türkiye’deki kulüplerin dernek statüsü, özellikle insanları dışarıda bırakmak için oluşturulmuş tüzüklerinden ötürü, bir dernekten arzu edilen, şahsa ait olmamasından kaynaklanan o kitlesel katılıma yol açmıyordu. Bu durum dernek statüsünün ortadan kaldırılıp spor kulübü olarak tanımlanmasıyla da değişmedi. KAP ve benzeri kurumlar demek ki gerekli şeffaflığı sağlamıyor ki enteresan sponsor gelirleri, çifte sözleşmeler vs. normalleşmiş. Federasyon yasadışı bahse savaş açtığını ve UEFA aracılığıyla kullandığını iddia ettiği “Şeffaflık Tescil Teknolojisi” ile olağan dışı bahis hareketlerini incelediğini beyan ediyor. Yine yasadışı bahis siteleri formalarda taşınıyor. Bunu bir kulübe de yıkmak istemiyorum. Genel gidişat bu. Herkesin bildiği bu kulüp diğer kulüplerimizin de yakında neye dönüşeceğini gösteriyor bana kalırsa. Rekabet ve oyunun kuralları bunu gerektiriyor. Akış o yönde. Federasyon yapısı, MHK şeffaf olmayabilir, kulüpler olmayabilir, insanların çıkarları olabilir ama buna itiraz edecek olan taraftarlar olmalı. Fakat görünen o ki eğer başarıya götürüyorsa “her yol mübah” sayılıyor. Eğer bu tür olaylar Beşiktaş’ta da oluyorsa ya da olduğu ortaya çıkarsa taraftar ne yapabilir ki, sadece izleyecektir. Bunlar 20.000 TL ödeyip kulübe üye olmakla aşılacak sorunlar değil.

EMRE DURSUN
Ocak ‘25 

* 2009 yılında, kulübün eski sahibi ve o dönemdeki başkan, Notts County’yi Munto Finance adlı gizemli bir şirket grubuna sattı. Munto Finance, kulübü satın almasının ardından, kulüp için büyük bir yatırım yapacaklarını ve kulübü Premier League’e çıkaracaklarını iddia etti. Ancak, çok geçmeden, bu grubun aslında finansal kaynakları olmayan, hatta kulüp için bir dolandırıcılık planı gibi hareket ettikleri ortaya çıktı. Munto Finance, kulübü yönetmeye başladıktan kısa süre sonra, kulübün mali durumu daha da kötüleşti ve kulüp, büyük borç yükleriyle karşı karşıya kaldı. Kulübün o dönemdeki yöneticileri, Munto Finance’in sahip olduğu finansal gücü ve yatırımları göstermeye çalıştılar, ancak zamanla bu şirketin iflas ettiği ve kulübün parasal sorunlarının daha da büyüdüğü ortaya çıktı. Yaşananlar sonrası, İngiltere’nin en eski profesyonel futbol kulübü olan Notts County’nin beli uzun süre doğrulamadı. Camia şimdilerde ise kulübün ve futbolun efsaneleri sayesinde sağlıklı, güçlü bir yapılanma ile ilerlemeyi sürdürüyor. 

Konuyla ilgili daha detaylı bilgi isteyenler için: Notts County and the conman: Following your team through a football scam – BBC Sport

ONUR SIRRI GÖNÜL, 1985 yılında Kadıköy’de doğmuş, Kadıköy Anadolu Lisesi’ni tamamlamış bir kültür ve futbol tutkunu. Sofya’da Avrupa Birliği Entegrasyonu üzerine çalışmalar yaparken, aynı zamanda Kültürel Çalışmalar alanındaki akademik ilgisini derinleştirmiştir. Gönül, futbolun sadece bir spor değil, aynı zamanda bir kültür olgusu olduğuna inanan, futbolun teknik boyutlarıyla ilgili derinlemesine bilgiye sahip bir futbolseverdir. Beşiktaş’ı uzun yıllardır gönülden destekleyen Gönül, kulüp tarihindeki başkanlık değişimlerinin ve takımın 2025 sezonuna dair geleceği hakkındaki gelişmeleri, futbolun fanatiklikten öte bir toplumsal bağ kurma şekli olarak da görmekte, bu alandaki düşüncelerini sıkça dile getirmektedir.

Leave a Reply