Banayasa

Kalemi ne zaman elime alsam, başka bir şey çıkıyor. “Başka bir şeyden” kastım, gündelik meşgaleler falan değil tabii, bu tuhaf ülkenin manyak meşguliyetleri…

Deniz Göktaş tahliye ediliyor meselâ; bırakın tutukluluğu, iddianamesi bile olmayan bir “suçtan” ötürü tutulduğu cezaevinden, bir masadaki karşılıklı konuşma esnasında sembolik olarak “salıveriliyor”, sonra hemen diyorlar ki: “Tutuklandın.” Gerisin geriye hücreye dönüyor Deniz anlamsız bir koridor yolculuğunun ardından ve içeri vardıktan bir süre sonra haber geliyor: “Hani seni bunca zamandır içeride tuttuğumuz suçlamalar vardı ya, işte onların iddianamesini de hazırladık, onlardan da tutuklandın!”

Tam kalemi elime alıyorum, hooop, Üsküdar Belediyesi de bir hileyi şeriyye ile el değiştiriyor. Öyle ince bir hesap ki, tutuklananlar yetmeyince hızlı bir “transfer sezonu” açılıyor, ne kadar eksiltilirse eksiltilsin bir türlü azınlığa düşürülemeyen partiden, tam da “yeteri kadar” üye istifa edip öbür partiye geçiyor ve en az İstanbul kadar canlarını acıtan Üsküdar’ın yönetimi el değiştiriyor. “İstanbul kadar” dediğime bakmayın, Üsküdar’ın acısının Recep Tayyip Erdoğan için ne kadar büyük olduğunu biz Üsküdarlılar daha iyi biliriz. Kendi mahallesini bir rakibe kaptırmadı Erdoğan, KADIN bir rakibe kaptırdı. O günden beri Emniyet Mahallesi’ndeki evinde kaldığı gecelerde, gözüne uyku girmediğinden adınız kadar emin olabilirsiniz!

Bunları yazmak için kalemi elime alıyorum, bir konuşma çıkıyor karşıma. Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in anlattıklarını dinliyorum: “Bunu ilk kez açıklıyoruz. Transfer edilen 3. üye, Ayhan Aydın… Rozeti taktıktan sonra bir telefon açıldı kendisine, hüngür hüngür ağlayarak, ben ve vekilimiz Suat Özçağdaş’ın duyacağı şekilde ‘Savcı beni tehdit etti, engelli oğlum var, onlara kim bakacak, eşim var, onlara kim bakacak? Beni tehdit ettiler, ben bunlara teslim oldum’ dedi. Ağlayarak telefonu kapattı.”

Korkuyu, geleceksizliği, insanların canlarını bile değil de canlarından öte canlarını nasıl bir koz olarak kullandıklarını görüyorsunuz di mi oynadıkları iğrenç kumarın masasında?

Salaklığıma doymayayım, birkaç kere duyurusunu yapmaya kalktım yazının. Tam kalemi elime alıyorum, bir arkadaşım yazıyor, öbürü arıyor, “Yakacaksın başını!” diye. Bu, en önemsizi… Onlara söylediğimi sizden de saklamayayım: “1) Tutuklanacak kadar ‘meşhur’ değilim, 2) Sonuç öyle bile olsa, bunlara sessiz kalan bir insanın utancından daha büyük bir ceza olmayacaktır bana ya da oğluma.”

Savaş epey alçakça yürütülüyor ve o alçaklığa ortak olamayız hiçbir koşulda. Bizim çıkabileceğimiz en yüksek tepe, cürettir olsa olsa…

Ne yazmıştı Deniz: “Bazen hücrede zimmetli çakmağı kaybedince ya da kütüphaneden aldığım kitaba bir şey olunca dışarıdaki refleksimle çok geriliyorum ama sonra ‘napacaklar bir daha hapse atamazlar ya’ diye kendimi rahatlatıyordum. Atabiliyorlarmış!”

Atabiliyorlar!

Çünkü burası Türkiye. Pardon, “Yeni Türkiye”. Burada “mantık” yerçekimi gibi; AKP ya da hadi açık açık söyleyelim ismiyle, Recep Tayyip Erdoğan canı istediği an parmağını şıklatır ve gravitasyonu askıya alır. Deniz, “Moby Dick bitti” diye haber veriyordu, “iddianamenin” nihayet hazır olduğunu ve 28 Eylül’e tarihlenen ilk duruşmayı ama Moby Dick ne yazık ki bitmedi henüz ve bitecek gibi de görünmüyor.

Evet, “yerli ve milli” Ahab, tayin ettiği günün geldiğine ikna olduğunda bazı düşmanlarının peşini bırakabiliyor (biraz) ama intikam hırsıyla takip ettiklerinin sayısı hiçbir şekilde azalmadığı gibi, hızla artmaya da devam ediyor. Yol aldıkça, hatta “kelle” aldıkça doyuma ulaşacağına daha da azgınlaşıyor. Hep daha fazlasını istiyor, kendisi ve kendisinden olanlar (bu parantez konjonktüre göre genişleyip daralabiliyor) dışındaki herkesin peşine düşüyor ve tuhaftır, hepsini yakalayacak bile olsa ruhu huzura ermiyor. Yanında yöresinde pek Starbuck kalmadı artık (hiç oldu mu, ondan da emin değilim çünkü hepsi ancak onun yanından sürgün edilince az buçuk konuşmaya başlıyor) ama dışarıdan seslenenleri zaten öteden beri duymuyor. Ama Ahab’ın fıtratı budur ki zaten, hatırlamadınız mı?

Peki Deniz Göktaş’ı şikayet edenler arasında Recep Tayyip Erdoğan’ın da olduğunu gördünüz mü?

İşte komedinin, mizahın ve trajedinin tam olarak kesiştiği o şahane noktadayız. Bütün siyasi kariyerini toplumsal hatları yara yara açmaya, kutuplaştırmanın ekmeğini suyunu bandıra bandıra yemeye, halkı her gün bir diğerine karşı “kin ve düşmanlığa” bilemeye borçlu bir siyasetçi; sahnede stand-up yapıp şaka anlatan bir çocuğa “Beni kin ve düşmanlığa tahrik etti” diye dava açıyor! Hayat kısa, Franz Kafka uçuyor! Bari şu adama dinlencesinde huzur vereydik biraz. “Ulan az bile yazmışım, kafama sıçayım!” diye döne döne bi hâl oldu garibim.

Erdoğan’ın bu “davacılığı” nasıl bir konjonktürde cereyan ediyor, biliyorsunuz değil mi?


Anlatayım: Ben Erdoğan’ı ve partisi AKP’yi, iktidar oldukları 3 Kasım 2002’den beri ne zaman görsem “yeni anayasa” diye geveliyorlar. Meclis uzlaşısıyla yapma fırsatı geliyor, yapıyorlar, kendileri uymuyorlar, “ama yine yine” diye mızmızlanmaya başlıyorlar. Kesenin ağzını biraz açıp, “yetmez ama evet” diye aperatif bir “demokratlık” satmaya başlayan “solcuları” da önlerine katarak büyük bir PR ile yapma fırsatı yakalıyorlar, bir zaman sonra karşı olanlardan bile önce kendileri huylanıp, “Lan şunu nasıl unuttuk Bülent, bu anayasa da evet ama yetmez,” diye kıvranmaya başlıyorlar. “Hadi ulan baskın basanındır” deyip, tepeden inme yapıyorlar, onu da çiğneyip paspas ediyor ve yeniden “anayasa” diye vızıldanmaya başlıyorlar. Bize gelene kadar, kendi içlerindeki çelişki nedeniyle infilâk etmeleri gerekir ama maşallah çelik gibi sinirleri var yani! Hiçbir şey olmuyor.

Geyik de hep aynı: “Milletimize layık yeni ve sivil bir Anayasa!”

Abi bence bize “layık” olmasıyla bu kadar dertlenmeyin ya. Kendinizi bu kadar hırpalamayın! Siz yapın kendinize göre bir urba, bizi bir şekilde sığdırırsınız zaten ona ama yeter ki sizin işiniz görülsün… Diyeceğim ama diyemiyorum çünkü zaten anlatmak istediğim o. Bize zaten gelmiyor ama kendi yaptıkları kendilerine de yetmiyor! Madem öyle, şu anayasayı bi boy büyük yapın da, seneye de kullanalım en azından. Çünkü yine başlayacaksınız vızıldanmaya, belli!

Ya da yapmayın yahu! Kim diyor size “anayasa” yapın diye? Toplumdan feryat figân böyle bir talep mi var yani? Cimer’e şey mi yazıyorlar meselâ: “Sayın Cumhurbaşkanım, halihâzırda yürürlükte olan anayasamızın yetersiz olduğunu düşündüğüm için derin bir keder içindeyim. Bu yaramıza merhem olsa olsa siz devletli başkanımızdan gelecektir. Rabbim sizi ve anayasamızı başımızdan eksik etmesin. Sizi etse bile anayasamızı etmesin çünkü siz de bilirsiniz ki devlet kutsaldır ve devamlılık esastır. Anayasa bizim turuncu çizgimizdir. Allah rahatlık versin.”

Bir insan kendi yaptığı, kendi değiştirdiği, kendi meclis çoğunluğuyla onayladığı ve bunu fırsat buldukça tekrarladığı mevcut Anayasa’ya bile uymuyorsa, neden ısrarla yeni bir anayasa ister? Ahmet Hamdi Tanpınar ne diyordu? “Saatlerin kendisi değil, ayarları mühimdir.” Metinlerin ne yazdığı önemli değil ki zaten sizin için! Anayasa Mahkemesi (AYM) bir karar veriyor, yerel mahkeme “Ben seni tanımıyorum” deyip omuz silkerek çayını içmeye devam ediyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) “ihlâl” kararı veriyor, yukarıdan bir ses “Bizi bağlamaz, hamlemizi yapar işi bitiririz” diye kestirip atıyor.

E madem uymayacaksınız, madem kendi imzaladığınız metni bile bir kâğıt parçasından ibaret görüyorsunuz, yeni anayasayı ne yapacaksınız? Recep Tayyip Erdoğan Müzesi’ne mi  koyacaksınız? (Öyle bi müze varmış!)

Doğrusunu söyleyelim de başımız orada kalsın: Erdoğan bir Anayasa falan istemiyor, Erdoğan bir “BANAYASA” istiyor! (Fiilen bunu da halletti zaten.)

Öyle bir metin olsun ki; maddelerin hepsi “Ben” diye başlasın, “ben” diye bitsin. Yargı sadece ona alkış tutsun, muhalefet sadece izin verildiği kadar nefes alsın. Mizahçılar şaka yapmadan önce dilekçeyle izin alsın. Sadece onun iktidarı ve koltuğu garantide olsun, gerisi tufan!

George Orwell’ın “1984”ünde meşhur bir slogan vardır: “Özgürlük Köleliktir, Savaş Barıştır.” Bizim güncellenmiş versiyonumuzda ise durum şu: “Muhalefet Suçtur, Eleştiri Hainliktir.” Bitti!

Aksini düşünen, ses çıkaran, komik bir şey söyleyen, gidişata “Bir dakika” diyen herkes soluğu içeride alıyor. Çiğdem Mater’den Can Atalay’a, Selahattin Demirtaş’tan Osman Kavala’ya ve nihayet Deniz Göktaş’a ve elbette nicelerine kadar uzanan o devasa listede suçlar farklı gibi görünüyor ama özü tek bir yere dayanıyor: Erdoğan’ın keyfini kaçırmak.

Çünkü evet “Anayasa” yerinde durmuyor, durduğunda dahi bazı uydurma “suçlar” oraya bile uymuyor ama “Banayasa”ya aykırı bütün bunlar.

Deniz Göktaş’ın “Napacaklar, bir daha mı atacaklar?” saflığı (saflık falan yok tabii, müthiş zeka var orada!) aslında bu ülkede makul kalmaya çalışan herkesin yaşadığı o illüzyonu gösteriyor. “Herkes” sanıyor ki bir hukuk sisteminin tabanı, tavanı, bir mantık sınırı vardır. Oysa “Banayasa” rejimlerinde sınır yoktur. İsteyen iki kere de tutuklanır, beş kere de… Yeter ki yukarıdan bir düğmeye basılsın. Kaçıncı müebbeti yedin hiç anlamazsın!

Ama herhalde akıl baliğ olan herkes farkında ki, bu ülkenin ihtiyacı olan şey süslü laflarla ambalajlanmış ve zaten yürürlüğe girdiğinde de evvelâ yürürlüğe sokanların uymadığı “Yeni Anayasa” yalanları değil. Bu ülkenin ihtiyacı olan tek şey; yasaların tek bir adama değil, herkese eşit işlediği, iktidarın hukukun üstünde değil altında durduğu, kimsenin attığı bir tweet ya da yaptığı bir şaka yüzünden hücreye atılmadığı gerçek bir adalettir.

O adalet gelene kadar da, biz “Banayasa”nıza uymayacağız! Şaka yapmaya, yazmaya, eleştirmeye, sizinle eğlenmeye ve sonunda hepsini don lastiğiyle yüzünüze fırlatmaya devam edeceğiz!

Siz ne yapacaksınız?

Tehdit mi edeceksiniz? Ceza mı vereceksiniz? “Birkaç kere” tutuklayacak mısınız?

Peki…

Görüşmek üzere!

EMRE DURSUN
Eylül ‘26, Çanakkale

Leave a Reply