Hrant Dink’e…

…ve takvim kırıldı: yirmi dört nisan.
Toprakta iz var, çünkü şehir yürüdü. O eski, salaş ve handan çok bir mezbahayı andıran kanlı hanlardan birinde vuruldu an. Anda iz var; zamanın izi. Kim bilir kimden miras, paslı ama görkemli hançerini kendi kalbine vakur bir hışımla saplayıp, yarına acılı bir bakış kondururcasına, anı ve zamanı ruhunun yangınında sabitlemiş küçük çocuğun dilindeki şarkıyla birlikte erimeye başlıyor artık, kanlı hanın duvarlarındaki mumlar. Şarkı mumları eritiyor; ateş söndürüyor, kendi yangınını. Sonra bir çığlık: “Bu toprakta izim var.”
Bu toprakta izin var, duyduk. Görmedik, ama duyduk!
Bir çocuktan bir çığlık sonra: “Yatakta iz var.”
İz var yatakta. Kapı aralı. Sokak lambalarını mı kırmışlar, ne? Yağmur da yağıyor. Kaldırımlarda iz var; yağmur damlaları. Bütün Nisan yağıyor sanki, yağmur niyetine. Bir çocuktan, ama bambaşka bir çocuktan bambaşka bir çığlık daha yükseliyor işte, gecenin en olmadık yerinde: “Annemde iz var.”
İz var annende, duyduk… ve gördük, sende de var. Topraktaki iz kadar derin hem de, topraktaki iz kadar hakiki. Önce çığlığını gördük senin, sonra yüzünü duyduk. Yüzünde iz var çocuk. İnanır mısın, kendi çocukluğunun izi.
Kanlı hanın duvarları ardında yüzyıllar boyu izli sokaklar biriktirmiş bir koca şehir yürüdü bir gün. O şehir sadece bir gün durdu, bıraktı bütün işini gücünü, yürüdü. Şehirde iz var. Ne olacak, ayak izi.
O gün bugündür yankılanır durur izli sokakların isli sükûnetinde bir çığlık. Eğer dinlerseniz görürsünüz, bakarsanız duyarsınız: “O gün, bugündür!”
Yankılanır içimizde eskinin şimdiye devrettiği taptaze küflü izler. Küfle tazelenen izler.
Evinden, en azından o güne kadar ‘evi’ diye bildiği yerden apar topar alınarak bir(çok) adam; geriye izli bir yatak, izli bir kadın, izli bir çocuk, dahası, izli bir hayat bırakıp altı üstü; Nisan yağan sokağın yağmur damlaları arasında sürülerek, kanlı hanın duvarları ardında vurulur ve çığlıkları düğümlenir boğazlarında.
O gün bugündür vurulur kanlı hanlarında izli şehirlerin, vuranlardan masum adamlar.
“Bu toprakta izim var” diye bir çığlık kopar düğümünü çözüp, değer şehrin kara göğüne.
Durup izli bir çocuk, bir çocuk öylece durup bağırır işte: “Bu toprakta gözüm var.”
BU TOPRAKTA GÖZÜN VAR!
Bıraktığın gibi duruyor hâlâ, kendi izinin nabzında.
Çünkü bu bitmeyen gizli çığlığın yazgısı: çocuktan çocuğa devrolmak…
Duydun mu, son çocuk da konuştu işte: “Başka türlüsü sadece nefes almak.”