Hasr-ı Meram

Her yıl bir defa okumayı alışkanlık haline getirdiğim, “Yeraltından Notlar” kitabındaki Dostoyevski tespitini birçok insan bilir: “Her şeyi tam anlamıyla algılamak bir hastalıktır.”

(Halen devam eden bir tecrit durumuna yansımalarına da bir gün kısmen değinmek istediğim bir dönemde) Bir haber sitesinde editörlük yapıyor, yazılar yazıyordum. Kimileri bir burjuva şımarıklığına benzetebilecekse de, tam bu süreçte gitgide hastalanmaya başladığımı fark etmiştim. Çok kritik bir noktada da, bundan emin oldum artık ve kopuşum da gecikmedi.

Devlet, küçücük bir çocuğu öldürmüştü. Kim bilir kaçıncı kez. Ailesi, yakınları, bunu kendi kimliklerine de yapılan bir saldırı olarak algılayanlar ve vicdanı ciddi anlamda yara almış herkesi dağıtmıştı bu katliam. İlk değildi, son olmayacaktı, insanlara hakikati tez elden ve mümkün olduğunca yüksek sesle anlatmak gerekiyordu, hepsi tamam. Ama bir an kendimi şöyle bir sahnenin içinde buluverdim: Bir yandan haber metnini yazıyor, ölü bir çocuğun fotoğrafını düzenleyip yeni bir format vermeye çalışıyor, en çarpıcı başlığı arıyor ve bunu bir an evvel yayına girmek için elim ayağıma dolanmış şekilde uğraşıyordum. Bunu bir “iş” olarak yapan insanlar vardı. Haberi iletmek, üstelik erken ve doğru iletmek onların vazifeleriydi. Üstelik bu da çoğu zaman birkaç kişinin ortaklığıyla yapılırdı. Kısaca, onların nasıl bir haletiruhiyeye büründüklerini bilmemekle beraber, bunun benim “mesleğim” olmadığı da açıktı.

Bu düşüncelerin o an henüz sirayet etmediği bir acelecilik içinde didinirken bir an durdum. Bir çocuğun vahşice katledildiğini söyledim kendime. Karşımda fotoğrafı olan çocuk. Doğrudan gözlerimin içine bakan. Haberi evvela kendime verdim, yeniden. En baştan. Hikâyeye dönüşen kirli bir hakikatin korkulukları gibi göründü birden, masamdaki her şey. “Bir çocuğu öldürdüler,” dedim. Bir an değil, uzun süre durmam gerektiğini söyledim. Ama yine de çekilmedim geriye. Hazırladığım metni yayınladım ve sonra çıktım dışarı.

Yaptığım şeyin beni artık mekanikleştirdiğini, hiçbir şey hissedemez hale getirdiğini, üzülsem de, kahrolsam da olanlara, o olanların sanki mesleki kavramlardan ibaretmiş gibi içime temas bile etmeden geçip gittiğini fark ettim. Bazan kalmak gerekiyordu, bunu söyledim. Kalmak gerektiğini kendine söylemeden kalmak ama. Kalakalmak yani. Kalabilmek. Hiç kıpırtısız. Yaşamanın asıl alametleri bunlardı çünkü. İnsan olmanın da. Hiçbir statünün üzerine gölge düşüremediği bir sınırdı orası. O yürek orada sıkışmazsa, her şeyleri mekanikleşmiş olanlardan müteşekkil koca bir kalabalığın içinde neye baksak ona dönüşüyorduk. Bunu anladım. Kendimde anladım. Öğrenmenin en iyi yoludur bu.

Sonra diğer durakları geldi bu algılayışın. Daha evvelden zaman zaman dillendirilmiş, bazan da saklanmış bir gerçeğin daha ayrımına vardım. Bahsettiğim işi genel olarak yapmaya başladığımda henüz 22 yaşındaydım, bu bahsettiklerim olurken 24. Sadece iki yıl yetmişti beni tüketmeye ama öte yandan, belki o yaşta, belki de hâlâ, herhangi bir şeyi “yönetmenin” benim karakterime uygun olmadığını da öğrenmiş oldum ve bir daha da kalkışmadım böyle bir işe. (Ama ne bahsettiğim “işin” pozisyonu ne de benim durumum, “Ya ben kimseye emir veremiyorum” gibi bir yaklaşımla özetlenemez. Şöyle diyeyim: Zayıftım bu anlamda ama, kimseyi incitememek değildi bu, aksine, hayatımda insanları en yoğun şekilde kırdığım, kırabildiğim dönemdir o dönem. Kendimi bir tür “başı çeken” olarak hissetmeye başladığım an bambaşka ve nobran birine dönüşmek, çok mu alakasız olur bilmiyorum ama “iktidarına güvenmek” diye de anlatılabilir. Hiçbiri değilse bile, şu aşikârdı: Bir ekibe liderlik etmek beni bencilleştirmiş, hoyratlaştırmıştı ve bu da, bir “itiraf”, en azından çok yeni bir itiraf sayılmaz. Ne kadar açık anlatabildim, bilmiyorum.)

Akşamleyin Taksim’de, Ceylan için kocaman bir “vicdan zinciri” oluşturuldu, meydandan Tünel’e kadar. Daha önce görülmemiş bir eylem ve gövdeydi bu. Sonunda bütün insanlar yeniden meydana toplanmaya başladıklarında, eylem çağrısını yapan partinin üyeliğe davetlerine, dergi sattıklarına şahit oldum; eve döndüğümde ise eylem haberinin tıpkı benim gibi biri tarafından “kurulduğuna”. Haber bir çocuğun öldürüldüğünden çok, o ölü çocuğa sahip çıkan partiyi işaret ediyordu çünkü. Haberin bulunduğu sitenin linki, bütün üyeleri, sempatizanları tarafından sosyal medyada paylaşılmaya başlandı, çoğaldıkça çoğaldı, neredeyse hiç kimse haberi başka bir kaynaktan aktarmıyordu, müthiş bir propaganda malzemesine dönüştü. (Bana göre.)

Örgütlü dostların birçoğu bu noktada benden ayrılacaklardır. Beni, vicdan gibi soyut bir kavramın alanına düşmüş olmakla, bu tür acıların pratiğini çok daha fazla yapmış insanların mücadele birikimlerine, propaganda faaliyetlerine, örgütlenme yöntemlerine apolitik bir yafta yapıştırmakla suçlayacaklardır belki de, bilmiyorum. Bilmiyorum da, umursuyor muyum peki? Hayır!

Berkin’in ardından “ah”ın bile yekten çıkamadığı anlarda “Ah! üzerinde oynanan oyunlar da” oldu. Birincisi, o “ah”ın gayet süslü püslü hashtag’lere sarılı, fotoğraflarla bezenmiş ve olayın hemen ardından düşmeye başlayan samimiyetsiz halleri. İkincisi ise, bunu yapamayıp, sadece içten bir “ah” diyenleri “hafif”, “basit” bulan yaklaşım.

Dikkat ediyor musunuz,  en kara haberin bile kendisi mühim değil artık, onu bizim duyurmamız mühim. Nasıl çıkarcı bir profesyonelliktir bu? İnsan, bu denli kurgu tahakkümü altında nasıl kendisi olarak kalabilir, kalsa, o suretten nasıl bu denli şikâyetsiz olabilir? Ölüm haberlerinin bile kolaylıkla bir reklama dönüşebildiği yer mi yani bizim hayalini kurduğumuz? “Bizi acılarda akraba ettiler” demişti, “herkesin hakkını herkese geri vermekten” söz eden güzel kadın. Biz o gövdeden azade kalmışız, ne yazık. “Herkesin hakkı”, kendi heybemizin içinde küçücük kırıntılara dönüşmüş.

Bildiğim bir tek şey var: Hiçbir şeyin bu kadar sunileşmediği maziye olan kocaman hasrete rağmen, biz o maziyi zerre kadar hak etmiyoruz. Doğrusunu biliyoruz aslında, kötü olan bu zaten, ama yapamayacak kadar da sahteleşmişiz aynı zamanda. Yine o geçmişin hayran olduğumuz suretlerine (bunca pragmatizm bataklığına batmamış herkese) yönelen bu derin hayranlık, suretimizin tam ortasında devasa bir yarığa dönüşüyor sadece.

Çünkü gerçek ağıt, provasızdır! Gerçek olan hemen şey gibi…

E.D., Mart ’14, İstanbul-

Leave a Reply