KaçakRadyo5: Fatma’nın Eli

Akdeniz’in, Orta Doğu’nun ve Anadolu’nun ortak hafızasında Fatma’nın Eli (Hamsa); kötülükten koruyan, derman olan, evi ve ruhu bir arada tutan şefkatli bir kalkandır. Yalnızca coğrafyalarda mı? Hayır… Dinlerde de öyle, ki biliyorsunuz dinlerin hepsi de ne hikmetse aynı coğrafyadan çıkmıştır.

Müslümanlar onu, Hz. Muhammed’in kızı Fâtıma’ya atfeder, Yahudiler Miriam’a, Hıristiyanlar da Meryem’e… Oysa bu sembol ilk kullanıldığında daha “kimseler yoktu” ortalıkta. Bugün “İlâhi Dinler” olarak anılan hiçbir din henüz bilinmiyordu. Fatma’nın Eli vardı ama: Mezopotamya’da, Kartaca’da, Yunan’da, Kuzey Afrika ya da İber Yarımadası’nda. Gebe Rhea, İda Dağı’nda bir elini yere bastırıp ıkınarak doğurmuştu Zeus’u mesela… 

Bugün bile, anılan bütün bu coğrafyalarda ve dahi daha fazlasında gezdiğinizde birçok yerde görürsünüz onun simgesini. Anadolu’da, özellikle de yapılan çanağın çömleğin, ocağın, binanın üzerine basar bir kadın elini, o el orada durur sonsuza dek, bereket ve şifa getirsin, hasedi, gözü, “nazarı” def etsin diye…

Ne güzel anlatmış “dunyanin butun sabahlari” Ekşi Sözlük’te: “Anadolu’da hanımlar yoğurt mayalarken, turşu kurarken, hamur yoğururken, evin geçimi iyi olsun diye ocağa şeker atarken, hasta olan kimsenin sırtını sıvazlarken, ‘El benim elim değil, Fâtıma Ana’nın eli’ diyerek başlar ve bitirirler.”

Eh, bize de değdi bir “Fatma’nın Eli”, ne mutlu ki… Efendim, karşınızda Fatma Sezen Yıldırım, nam-ı diğer “Minik Serçe” ama şanı, namını aşan bir güzel: Sezen Aksu.

En temiz, en can alıcı, en felsefi yerden, manifestodan başlayalım madem:

Bu sayıda, sadece onun yazdığı şarkılar var çünkü konumuz onun “eli” zaten. Aslında bazı şarkılarda da başka yorumculara yer vermiştim ama sonra hem onları, hem de şarkıları çıkardım, neden bilmiyorum. Hem zaten Sezen’i bir kerede tüketmek gibi bir niyetim de olmadığı için her bulduğumu ve sevdiğimi gömmedim buraya. Yine de, yeterince doyurucu bir liste olduğuna inanıyorum.

Peki neden “Fatma’nın Eli”? Çünkü Sezen Aksu’nun bir mimar inceliğiyle yazdığı sözler de tam olarak bu işlevi görüyor. Onun sözcükleri zihnimize düştüğü anda içimizdeki fırtınalı deniz duruluyor ya da tam tersi, durgun deniz dalgalanmaya başlıyor. Ama her halükârda bir nimet gibi hayatımızın ortasına düşmüş bu eşsiz kadının eli, şefkatle alnımıza dokunuyor. 

Fatma’nın Eli’nin beş parmağını temsil eden beş derin duraktan geçeceğiz ama şunu söylememe izin verin lütfen: Sezen’in elinde daha fazla parmak var…

Buyursunlar:

Gövdeyi tutan, elin temelini oluşturan başparmak Sezen’in kaleminin hangi vuruşuna denk gelir diye düşünürken, cevabı bulmakta hiç gecikmedim doğal olarak: O vuruşta hiç kuşkusuz ve evvela, sarsılmaz aşk vardır. Bakın, “aşk tanımı” demiyorum, sarsılmaz ve saf aşk diyorum. ÖNCE!

Çünkü sadece yazdığı değil, yaşadığı aşk(lar) da uyduruk masallardan ibaret değildir. Sezen’de aşk yakıcıdır, öğreticidir, cesurdur. “Fatma’nın Eli”, aşka düşen insanı düşmekten korumaz, düştüğü için kınamaz, düştü diye vurmaz, aksine düşmenin güzelliğini, o yaradan doğan hikmeti fısıldar ve hatta haykırır. Bu duraktaki şarkılar, insanın tutkuyla sınandığı ve o tutkunun içinde kendi özünü bulduğu ilk mühürdür.

Candan Erçetin, bu şarkı için ne demişti: “Benim duyduğum en güzel aşk şarkısı.” Ben aynı şeyi söyleyemem çünkü sözkonusu Sezen… Yine de tam yerine rast geldi:

Geleceği, uzakları ve özlemi işaret eden parmak… Sezen Aksu, bu coğrafyanın en büyük “hasret” şairidir. Ayrılığın, gidenlerin, geride kalan hatıraların ve zamana yenik düşen anların yani “kaybolan yılların” rotasını çizer. İşaret parmağı uzaktakini gösterirken, Sezen’in sözleri bize o uzaklığın aslında kalbimizin tam içinde olduğunu hatırlatır. Geçmiş ya da gelecek… Ama hasretin bütün o yakıcılığı, onun kalemiyle bir cezaya değil, olgunlaştırıcı bir iç yolculuğa dönüşür.

Dönüşsün:

Elin en uzun, en derine (!) uzanan noktası, ruhun kuyularına inen o hüzün durağıdır. Değil midir? Bu durak, Fatma’nın Eli’nin en derman arayan yeridir. Toplumsal yaralardan bireysel yıkımlara, kayıplardan hayal kırıklıklarına kadar bu coğrafyanın sinesinde biriken tüm keder, Sezen’in sözlerinde kelimelere kavuşur. Şu kadar söyleyeyim: O yazmasaydı, belki de bazı acılar içimizde sessizce çürüyecekti. Biz yazmadık ama onun yazdıklarını bazan bir gül bazan da bir ok gibi kullandık. Nihayet onun kalemi, hüznü bir ağıt inceliğinde söze dökerek yükümüzü hafifletti. “Yol arkadaşımızdır”, Sezen…

Aşkın (çok emin değilim ama) ve aidiyetin simgesi olan yüzük parmağı, Sezen Aksu’yla birleştiğinde benim aklıma, onun bu toprakların insanıyla kurduğu o kopmaz sadakat bağı geliyor. Yoksa bu parmağı es geçebilirdik bile ama o, sadece bireysel duyguları anlatmakla kalmayıp kentlerin sokaklarını, vapurların sesini, eski yazları, kolektif neşelerimizi ve dertlerimizi de birbirine bağlamadı mı? Yoksa hâlâ mağarasından çıkıp da onu bir kere dinlemeyen, onunla coşmayan, onunla ağlamayan var mı? 

Bakın bakalım bi:

Sonunda geldik o parmağa: Narin ama tamamlayıcı… “Minik Serçe” unvanına da göz kırpan bu parmak, Sezen’in kalemindeki o bitmeyen yaşama sevincidir en çok. En koyu karanlığın ardından gelen bir kahkaha, en ağır acının içinden sıyrılan bir umut kırıntısıdır. “Her şeye rağmen” diyen o muzip, dirençli ve zarafet dolu sestir. Fatma’nın Eli, bu son parmakla gözyaşımızı siler ve bizi yeniden dans etmeye, yeniden sevmeye davet eder. Yaş, mevsim, vakit, koşul dinlemeksizin… Hem de nasıl!

Spotify tayfadan bir şey kaçırmayacak mıyız sandınız?

Yok ya!

Sıradaki şarkı, Aysel Gürel’in “Ünzile”si ile birlikte bu toprakların en güçlü feminist metinlerinden biridir bence.

Çok isterim, binlerce kez dinlediyseniz bile sanki ilkmiş gibi en baştan, can kulağıyla dinlemenizi…

Buyursunlar:

Tam da bunu anlatmak istemiştim başta: Bakın, “Fatma’nın Eli” bitti. İnananlar için daim olsun elbet. (Sevgili Ceyda’nın müthiş tabiriyle) “Bizim Fatma”nın eli ve parmakları ise saymaya ve yazmaya devam ediyor hâlâ.

Sevaba da günaha da aynı anda çağırıyor üstelik… Ama diyor ki öte yandan: “Ne beni değiştir ne bana uy!”

Hadi bakalım!

Peki Fatma’nın Eli, yeri geldiğinde lafı gediğine koymaktan üşendi mi? Haşa!

Bakınız, ben ömrümde daha ağır bir hakaret ve dahi küfür görmedim, duymadım: “Sen her su veren ele açan kolay çiçek.”

Fatma’nın altıncı parmağı tam da budur işte: Hem cennetten hem de cehennemden kovulmayı göze alan cüret. “Yetim” gibi hissetse de, bunu (bu kez de Hrant Dink’in deyimiyle) “yaygara yapmadan” sırtlayan cesaret…

Başparmakla işaret parmağının kesiştiği yere geldik şimdi… Aşk hâlâ orada ama yönünü değiştirmen gerek artık. Bunu yaparken de hem Sezen tutkusu hem de Sezen şefkatiyle yapabilmek büyük maharet elbet. Çünkü Sezen, aşkı bir mülkiyet olarak görmemiştir hiçbir zaman, kendini olduğu kadar sevdiğini de kendi hakikatinde özgür bırakır. Hayatın somut duvarlarına çarpan tutku, tam kederin içine yuvarlanacakken onu geçici bir hüzün sığınağına alır ve “yavrucağım” diyerek teselli ederek anlatır bu şarkıda ortak hakikati.

Madem şifa dağıtıyor Fatma’nın Eli, nasıl yapacak bunu peki? Reddederek mi, kaçarak mı, gizleyerek mi, kibirlenerek mi? Yoksa? Varoluşunun bütün hallerini kabul ederek mi? Sezen’in buradaki sözlerinin gücü ağlamayı sadece bir hüzün göstergesi değil; öfkenin, nefretin, aşkın, sevincin ve kederin yani insanın yaşadığı tüm duyguların patlama noktası olarak tanımlamasında yatıyor. “Ağlamak” burada pasif bir kırgınlık değil, bu “gelip geçici dünyada” var olmanın, hâlâ hissettiğini haykırmanın coşkulu ve insanca bir yoludur. Ne diyor: “Var olduğundur, var olduğundur.” Bu parmağın dokunduğu yer, insanın üzerindeki tüm kabukları atıp kendi hakikatiyle çıplakça kucaklaştığı yerdir.

Kucaklayalım:

Kaçıncı parmağa geldik, iki elin parmaklarını da bitirdik mi unuttum. Olsun, avuç içine geçeriz. Yani insanın en kendi olduğu yerlerden birine. Burası, insanın artık ne başkasına ne de kendine yalan söyleyebildiği; geçmişin vicdanda patladığı o en çıplak ve sert hesaplaşma meydanıdır. Hatırlayın, avcumuzu açarız hakikati anlatmaya karar verdiğimiz zamanlarda.

Şarkı, insanın geçmişiyle, birbiri peşi sıra dizilen günahlarıyla ve en çok da “pembe bir hayal” uğruna kendi eliyle yarattığı o büyük yıkımla yüzleşme çığlığıdır. Efsaneye sırt verirsek yine, “Fatma’nın Eli” sembolü, felâketlerden koruduğu kadar, ortasındaki o kadim gözle insanın kendi içindeki karanlığı, yaptığı hataları ve zaaflarını da netlikle görür, gösterir ve serer ortaya.

Sezen’in Eli bu şarkıda yarayı hemen sarmak için değil, önce o yaranın neden açıldığını, o zincirlerin kalbe nasıl vurulduğunu insana idrak ettirmek için harekete geçer. Geçmiş, bir intikamcı gibi kişinin karşısına dikilmişken; Sezen’in kalemi, yalan duygularla başlayan her ilişkinin eninde sonunda en güzel duyguların katiline dönüşeceğini muazzam bir veda ve reddedişle ilân eder. Karşısındakini “en büyük günahın bedeli” olarak tanımlamak, aslında insanın kendi zaafına vurduğu en ağır tokattır. Değil midir?

“Hata”, Sezen’in Eli’nin şifaya giden yolda sunduğu en acı ama en gerekli merhemdir: İnsanın pembe yalanları, sahte sevgileri ve zihnini kemiren geçmişi tamamen reddedip özgürleşebilmesi için önce kendi hatalarının bedelini ödemesi gerekir zira. Sezen Aksu, bu dizeleşmiş iç mahkemeyle bize öğretir ki, gerçek temizlenme, sahte pembelikleri reddedip kendi hatalarının sorumluluğunu mağrurca üstlenmekle başlar.

Üstlenelim mi?

Şimdi gelin, sembolün sınırlarını biraz daha yukarı çekelim, elin bittiği ama hayatın kan gibi akmaya devam ettiği o en hayati noktaya gelelim: Bileğe… Bir insanın yaşadığını anlamak için parmaklarına değil, bileğine dokunursunuz. O nabız durmadıkça, fırtına ne kadar koparsa kopsun hayat devam ediyor demektir. (Yaşanan her şeye “hayat” denilip denilemeyeceği tartışılır tabii.)

Sıradaki şarkı, Sezen’in o hiç durmayan, her defasında yeniden atmayı başaran nabzının şarkısıdır. “Hep aynı yalnızlık, aynı tanıdık telaş” dese de, kaçıncı yıkım olursa, o yıkım ne kadar ağır olursa olsun o bilek atmaya, o kalp “aşka vurgunum ben” diyerek kan pompalamaya devam eder. “Fatma’nın Eli” bu şarkıda sembolik bir figür olmaktan çıkar; insanın her yenilgiden sonra kendi bileğinden tutup kendi kendini doğrulttuğu sakin bir kudrete dönüşür.

Hadi bu kez de parmakların boğumlarına gidelim: Zamanın tozunun, gündeliğin, emeğin, terin en çok biriktiği yere…

Bu şarkı bir çığlık mıdır? Çığlıktır, evet… Ama öyle büyük dramların, devasa fırtınaların ya da teatral haykırışların, samimiyetsizliğin şarkısı değildir. Aksine, sıradan bir günün akşamında, akıp giden ömrün tozu dumanı arasında beliren o en yalın, en insani ve belki de en savunmasız arzunun sesidir. Sezen’in her zamanki doğallığının sesidir.

“Fatma’nın Eli” sembolünü çoğunlukla, dışarıdaki kötülüklerden koruyan sert bir kalkan olarak görmüştür, ona anlam yükleyen insanlar. Oysa bu şarkıda o el, kalkan olmayı bırakır; avucunu hafifçe kapatıp, parmak boğumlarının arasında kalan o ufacık hatırayı dökülmesin diye saklamaya çalışan bir korunağa dönüşür.

“Bilirsin unutulmak dokunur ya her insana” der meselâ… İşte burası, Sezen’in o efsanevi dürüstlüğünün tezahürüdür. Kibir yapmaz, “seni unutmam” diye büyük laflar etmez ya da gurur zırhının arkasına saklanmaz. İnsanın en temel varoluşsal korkusunu, o çocuksu inceliği pat diye masaya koyar. Silinip gitmekten, bir başkasının hafızasında hiç yaşanmamış gibi yok olmaktan korkar.

Bu kez dizelerde biraz daha gezelim, çünkü konuşasım var sanki benim de: “Bilir misin, seni gerçekten sevdim / Sevdiğim daha birçok şeyin arasında / Bir tek seni seçtim…” Meselâ bu dize, bence en olgun aşk tanımlarından biridir. Aşkı dünyadaki tek şeymiş gibi abartmaz çünkü hayatın içinde seveceği başka şeyler de vardır. Ama bütün o ihtimallerin, bütün o hatıraların arasından bir tek onu “sebep diye bir küçük mutluluk” olarak cımbızla çeker. Sonra devam eder, kabulün içinde durmayı sürdürerek: Bir insan bir başkasının hayatını tamamen kaplayamaz, bunun farkındadır. Bu yüzden her şeyi istemez; sadece o kişinin ömründen “kendi payına düşen” ufacık bir köşeyi, unutulmayacak tek bir anı talep eder.

Velhasıl dostlar, bu şarkı, Sezen Aksu’nun elindeki o görünmez kalemle, insanın zaman karşısındaki çaresizliğine attığı en nazik imzadır.

Buyursunlar:

Az önce parmak boğumlarında yakaladığımız o mahcup, olgun ve gurursuzca fısıldayan “Beni Unutma” arzusu var ya… Hani o “Bilirsin, unutulmak dokunur ya her insana” diyen dingin kabul… Sezen, aynı elde duran kederli aynayı bir çevirir ki sonra, onu o yapan o muzip, afacan ve sitemkâr çocuk, kadın, insan yeniden dikilir karşımıza. Şimdiki şarkı, bir öncekinin sunduğu o zarif ve olgun dileğin, hayatın gerçek gürültüsüne çarpıp patlayan en tatlı, en insani sağlamasıdır aslında.

Burada Sezen’in elinin kıvrımlarında artık melankoli değil; kollarını iki yana açıp “Peki ya o ada, o kırlangıç, o şarkı da mı yalandı?” diye hesap soran, aşka takılmış o tatlı muzırlık gezinir. İnsan unutulmaktan korkar, evet, ama unutulduğunu sezdiği an dökülen o çocuksu şaşkınlık ve avarelik, Sezen’in kaleminde trajik bir yıkıma değil; neşeli bir çaresizliğe, kendi hâline bile gülebilecek bir divaneliğe dönüşür.

“Fatma’nın Eli” bu şarkıda mistik bir korunma muskası olmayı tümden bırakır artık. Annelikten çocukluğa yürür hatta yeniden. Hani bir çocuk annesinin ya da sevdiğinin eteğine yapışır da “Büyüklük sende kalsın e mi, affet!” diye hem suçlu hem güçlü bir sevimlilikle yılışır ya, işte tam da o el olur. Aşkı bir gurur savaşına çevirenlere inat; dize getirip “sen de olmazsan batar bu gemi” dedirtecek kadar aşka teslim olan, ama bunu yaparken bile o içindeki muzip parıltıyı kaybetmeyen devasa bir zarafettir bu.

Çünkü Sezen bize öğretir ki; tutunamadığımız, unutamadığımız ve sokaklarda avare dolaştığımız anlarda bile kendimizle dalga geçebilmek, aşka duyulan o en büyük, en neşeli sadakat mühürlerinden biridir.

Ne demişti Barış Bıçakçı: “Sonbahar da bir bahardır.” Öyledir elbet ama, Kaçak Radyo’nun belki de içinde en fazla konakladığım, inlediğim bu sayısından itibaren, sonbaharı resmen ilân ediyor ve ama yine de ilkbahara kadar, bu hazanda da bizi ilkbaharın içinde tutacak dokunuşlarla kapanışa doğru yol alıyorum…

Şimdi Sezen’in elindeki o çizgiler, bizi ne kıtanın gürültüsüne ne de şehirlerin ağır melankolisine götürüyor… Doğrudan o iyot kokulu, Ada rüzgârlarının kucaklaştığı, begonvillerin ve yaseminlerin sarhoş edici iklimine çıkarıyor. Kınalı’nın sokaklarından Heybeli’nin çamlarına, Burgaz’ın o dindirilmez deniz kokusuna uzanan bir muazzam iklimin sarhoşluğu bu… Aynı zamanda insanın, aşkın, dostluğun olgunluğu…

Sezen’in eşsiz kalemiyle hayat bulan bu dilek ve nağme, buruk bir veda şarkısı değil; yaşanmış güzel günlere, o kısa ama hayatın tam ortasına mühürlenen çarpıcı aşka, o aşkın anlarına açılan şık bir şükran kadehidir. İki insanın yolları ayrılsa da, o bahar seferlerinden geriye kalan neşe, dostluğun o sarsılmaz ve sıcacık limanına tahvil olmuştur. Zaten Akdenizlilik de biraz bu değil midir? Yaşanan sevdayı bir mülkiyet kavgasına çevirmeden, rüzgârın getirdiği o ilk damlayla geleceğe tebessüm edebilmek…

Bu şarkı artık gözyaşı silmiyor ya da bir ahı taşımıyor. Avucunda bir tutam begonvil, bir zerre tuzlu su tutuyor ve bugün o güzel geçmişin kahramanına, şimdi hayattaki en kıymetli dostlardan birine dönüşmüş o özel ruha uzatıyor. “Benim yerime de sev, bekletme hayatı” derken Sezen; kırgınlıksız, eksilmeyen, aksine dostlukla çoğalan o büyük yüce gönüllülüğü fısıldıyor. Bir sakız rakısının dibinde hatıralar biraz gözümüzü yaşartsa da, bu ağlayış zarafettendir, aşka ve yaşama duyulan o derin hürmettendir. Dedirtiyor. Dedirtiyor, değil mi?

İşte tam da bugün, Kınalı’nın, Heybeli’nin, Burgaz’ın sokaklarını birlikte arşınladığımız, “Ne yaşadık lan biz?” diye hâlâ şaşkınlık ve kahkahalarla sorguladığımız, ama “ne günah işlediysek yarı yarıya” diye de sarıp sarmaladığımız bir deneyimin başında omuz omuza durup yaşımızı, yaşlarımızı kutladığımız ânın şarkısı olarak, Deniz’le ikimizin kulağının dibinde çalıyor…

Daha bugün yazdım: “Türkiye toplumundaki en büyük sorunun ‘ergenlik’ olduğunu düşünüyorum ben uzun süredir. Buranın insanında ergenlik başlıyor fakat asla bitmiyor. Sözgelimi, 60 yaşında ‘ergen’ olur mu? Ama var. (Gerçek ergenleri seviyorum tabii, onların ayağına taş değmesin.)”

Keşke, aşk ya da dostluk ilişkilerini yaşarken de belli bir olgunluk düzeyinde kalmayı becerebilsek ama ne yazık ki her zaman mümkün olmuyor bu. Ama vakti geldiğinde o olgunluğa erişebilmek de kıymetli bence… Biz Deniz’le aynı balkonlarda çok pinekledik, aynı odalarda çok inledik ama günü geldiğinde de ne mutlu ki birbirimizin hakkını teslim ettik.

Fatma’nın ya da Sezen’in, Deniz’in ya da Emre’nin elindeki en temiz yer burası olsa gerek…

Sonbaharda ilkbaharı kutlamak hâlâ tuhaf geliyor mu size, onca şeyden sonra? Hâlâ anlamadınız mı yoksa?

Neredeyse her şeyi saydık, avucun o en dürüst meydanında durduk, bileğimizde atan o inatçı nabzı dinledik… Bazan Sezen’in o kadim sembolü aşan altıncı, yedinci görünmez parmaklarına değdik, bazan da parmak boğumlarına gizlenmiş o ufacık hatıraları avucumuzda sakladık.

Fatma Sezen Yıldırım’ın o devasa dünyasında çıktığımız bu yolculuk, sadece bir radyo listesi ya da şarkı seçkisi değildi. Bu; bu toprakların ortak hafızasına, kırgınlıklarımıza, neşelerimize, adanmışlıklarımıza ve en çok da her defasında küllerinden yeniden doğan o dirençli ruhumuza uzanan kadim bir elin hikâyesiydi.

“Sezen’in Eli”, burada bize hayatın her hâlini kucaklamayı öğretti: Aşkın imkânsız sınırlarında dururken bile dürüst kalabilmeyi, ihanetin ve hüznün ortasında “hazan”ı bir yıkım değil bir kabulleniş saymayı, gözyaşını saklamadan, ağlamayı bu kara dünyada var olmanın coşkulu bir kanıtı olarak görebilmeyi, hatalarımızla ve geçmişimizle yüzleşip pembe yalanları reddetme cesaretini ve her şeyin geçip gittiği o fırtınalarda bile, o adalar rüzgârını, begonvil kokusunu ve yaşama sevincini ruhumuzda taşımayı…

Şimdi listenin ve yayının son durağındayız. Bütün o yaşanan acıların, yarım kalmış sevdaların, dostluğa tahvil olmuş güzel hatıraların, unutulma korkularının ve avare dolaştığımız sokakların ardından; Sezen bize o en büyük ve en görkemli kapıyı açıyor: Hepsini “kutlama” kapısını. 

Arkanıza yaslanın, avucunuzun içindeki bütün hatıralara hafifçe tebessüm edin ve bu büyük hayatı ama en çok da Sezen’i yeniden kutlamaya başlayın!

Yine yeni yeniden!

Ne demiştim bu serinin ilk sayısı ve kendi “kırk birimde”?

Yayın aslında bitti ama parti yeni başlıyor! (Sydney’de tarih 28’e döndü bile ama bugün burada hâlâ 27 Eylül!)

İyi ki varsın Sezen, iyi ki doğdun “kalbimdeki Deniz”… Nice yıllara!*

EMRE DURSUN
Ağustos – Eylül ‘26, Çanakkale

* Seninle “Terazinin Hüznü”nde uzun uzun görüşeceğiz…
– Spotify listesi yayında!







Leave a Reply