Ferhat Kentel ile söyleşi

#Arşiv

Güncel birkaç yazı üzerine çalışırken, silinip gitmiş ve uzunca bir süre karanlık bir kuyuda uyuklamış geçmiş paylaşımlarını da hızlandırmayı ve kişisel arşivimin tamamını bu sayfada bir an evvel toplamayı hedefliyorum. Bunun bazı zorlukları oluyor elbette, ki bunlardan en önemlisi de zaman. Birçok metnin veya deşifrenin üzerinden yeniden geçmek ve neredeyse hepsini redakte etmek gerekebiliyor. Ama daha önemlisi, en yakını 13 yıl öncesine ait bu içeriklere güncel şerhler düşme ihtiyaç ya da zorunluluğu…

İnsan, değişiyor. Bundan gocunacak değilim. Bırakın “her devrin dilini” konuşmayı, “zamanın ruhu” gibi bir romantizmle bile düşüncelerimi eğip bükme ferasetsizliğine düşmemeye gayret ettim hep. Tabii insan aynı zamanda aldanabiliyor, aldatılabiliyor da. Bu, devletin içine kendi elleriyle, her istediklerini vererek yerleştirdikleri kadrolarla çıkar çatışmaları başlayınca “aldatıldık” diyenlerin yaptığı gibi bir yalan ve çarpıtmayla aklanmıyorsa, bir sorun teşkil etmez diye düşünüyorum. Bugünlerde yeniden kör topal ve bence eskisinden çok daha belirsiz, plansız ve şuursuz şekilde başlatılmaya çalışılan “açılım” girişimini ele alalım. İlk teşebbüs üzerine Eylül 2010’da kaleme aldığım “Namerdin ‘barış’ masası” başlıklı yazıyı yeniden yayına hazırlamaya çalışırken nasıl bir tongaya düştüğümüzü, düşürüldüğümüzü net bir biçimde gördüm. Aynı durum, bu söyleşide değindiğimiz “Ergenekon Davası” sürecinde de yaşandı. AKP’nin, “statüko” ve hatta “derin devlet” olarak nitelendirdiği yapıları ortadan kaldırmak gibi bir kaygısı olmadığını ve aslî amacın bunların kontrolünü ele geçirmek olduğunu yıllar içerisinde tecrübe ettik. Bakınız, kendilerine yönelik olarak açılan “kapatma davası” esnasında feveran edip çok geçmeden DTP (sonra BDP, sonra HDP ve bugün Dem Parti) hakkında aynı dava açıldığında büründükleri kılıksızlık da AKP’ye dair çok işaret veriyormuş aslında. Ama bu ülkenin ve burada yaşayan barış yanlısı insanların ezeli hasreti olan eşit yurttaşlık ideali konusunda o kadar heyecanlanmıştık ki, tüm tereddütlerimize ve kafa karışıklığımıza rağmen umutlanmadan edememiştik.

Değişim, yanılgı, tuzak, hayal kırıklığı ya da başka bir dolu şey… Bugün belki bambaşka değerlendirebileceğimiz, farklı yanlarına bakabileceğimiz tecrübeler… Arşiv, bazan her şeyi daha iyi kavramamızı sağlayan işaretler koyabiliyor önümüze. En çok da bu nedenle değerli buluyorum dönüp geçmişe bakmayı. “Bilgelik, kendi aptallığından sağ çıkmanın ödülüdür,” demiş Brian Rathbone. Bilgelik makamına henüz erişememiş olsak bile, hem daha sağduyulu hem de daha temkinli davranmayı öğrendiğimize inanıyorum.

Söyleşiyi yeniden okurken, çok özlediğimi fark ettiğim Ferhat Kentel’e mahsus selam ederim…

E.D., Aralık’24 – Çanakkale

AKP hakkında açılan davayı ve sonucunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yargı mı aklandı, AKP mi?

Kesin olan bir şey varsa, o da yargının aklanmadığı… Yargı, en basit ifadesiyle, AKP’yi “kapatamadı”. AKP’yi kapatmanın getireceği maliyeti göze alamadı. İşin bu tarafı toplumsal değişmenin geldiği boyutu gösteriyor. Statik bir devlet fikrinin tezahürü olarak yargının üstlendiği ideolojik boyut, toplumun taşıdığı değişim arzusu karşısında çaresiz kaldı ve AKP’yi kapatamadı. Ama AKP’yi aklamamak için elinden geleni de yaptı. “6-4-1” yani “10’a 1” şeklinde ortaya çıkan skorla AKP’nin cezaya müstahak bir parti olduğunu ilan etti. Ama galiba zaten önemli olan, AKP hakkında mahkemenin verdiği karar değil; AKP’nin -ya da başka bir partinin- mahkum edilmesi veya aklanması toplum nezdinde ortaya çıkabilecek bir karar… Buna da toplumsal güç ilişkileri ve demokrasi bilinci karar verebilir ancak.

Ergenekon sürecinin neredeyse başından sonuna dek bir “sol tavrı” tartışması sürüp gidiyor. AKP karşıtlığının bu konuda tavrı belirleyen başlıca etken olması sağlıklı mı sizce “sol” ve “solcular” için?

Tabii ki Ergenekon meselesinde AKP’ye karşı olmakla oluşan bir tavır hiçbir şekilde sağlıklı olamaz. Türkiye’de birçok konu turnusol kağıdı işlevi görmeye başladı. Ergenekon da onlardan biri. Çünkü Ergenekon çok sayıda karanlık meseleyi yeniden düşünmemize neden oldu ve bütün bunlar -beğenelim beğenmeyelim- AKP iktidarı döneminde gerçekleşiyor. Yani aynı anda hem AKP’yi hem de bütün o meseleleri birlikte düşünmek ve tartışmak zorundayız. Bu da çok basit bir iş değil ve tabii ki, bütün bu durumdan tek bir sonuç çıkarmak mümkün değil. İşte galiba solun bir kesiminin yaptığı değerlendirme ve aldığı tavır solun paradoksal biçimde hem pozitivist hem de cemaatçi -dolayısıyla totaliter- özelliklerini açığa çıkardı. İşte sol içinde, kendini yenilemeyen ve cemaatçi bir nitelik kazanmış bazı kesimlerde, neredeyse “düşmanımın düşmanı dostumdur” basitliğine indirgenmiş bir tavır ortaya çıktı bu süreçte… Ama belki de buradan hayırlı bir sonuç çıkacak. Türkiye’de şimdiye kadar olmadığı kadar sol ve solculuk bugün büyük bir iç hesaplaşmayla karşı karşıya kalmış durumda. Büyük teorilerin, büyük tahlillerin yanına, ilk defa ortodoks sol cemaatin gözlerinin görmediği yeni duyarlılıklar, ahlak tartışmaları, vicdan muhasebeleri eklenmeye başladı. Yani solun içindeki birçok insan başkalarının meselelerini de hissetmeye başladı. Aynı zamanda şimdiye kadar kendilerini “sol” kelimesiyle anlatmayanlar arasında da ilk defa “sol” kelimesinden, “sol” duyarlılıktan ilham alınmaya başlandı. Yani küçük bir cemaat dışında, sol’un artık cemaat olarak kalması mümkün değil; artık “içiçe geçişler” zamanındayız… Tabii bu da cemaatleri korkutuyor ve korkutmaya devam edecek; bu içiçe geçişler cemaatlerin daha da sertleşmesine neden oluyor.

Bir başka tartışma da “AKP’nin samimiyeti”. Neden bu kadar sorgulanıyor bu partinin samimiyeti? Neredeyse her alanda yaptığı ve yapmadığı şeylerden bu kadar sorgulanmasının nedeni ne olabilir? Ve tabii, sorgulayanlar çok mu samimi?

AKP’nin samimiyeti tabii ki tartışılabilir. Her parti için yapılabileceği gibi… Ama AKP’nin bence samimiyetinin tartışılmayacağı konu “İslamcılık” meselesidir. Yani AKP’yi “takıyecilik”le suçlamak hem bu partiyi hiç anlamamak hem de islamcı hareketi anlamamak demektir. Ama aynı zamanda toplumsal hareketleri ve onların değişim süreçlerini anlamamak demektir. Çok karmaşık olan toplumsal olguları analiz edemediğimiz, yani kendi kafamızdaki şablonlara uyduramadığımız zaman, başvurduğumuz oldukça basit bir yöntemdir bu; yani kafamızda bir teori (ya da görüntüler, kelimeler, kavramlar vb.) vardır ve pratik bu teoriye uymuyorsa, pratiğin sahiplerinin yalan söylediğini iddia ediveririz. Aslında AKP sadece bir Türkiye partisidir. Türkiye modernleşmesinin bir ürünüdür ve bu modernleşmenin bütün izlerini taşımaktadır. Yani popülizm, klientelizm gibi ikitdarı garantileyen yöntemler AKP’de de bol miktarda vardır. Ama aynı zamanda her parti gibi AKP de 1980 sonrasında format değiştiren kapitalizme bağlı olarak yükselen yeni sınıfların bir asansörüdür. Bu asansör kim binerse, yukarı taşıyan bir asansördür; yani islamcı falan olmaya gerek yoktur; ama bindiğiniz zaman AKP’li olursunuz, DP’li, AP’li, CHP’li MSP’li, MHP’li olduğunuz gibi… Ve bu da Türk siyasetinin tipik bir mekanizmasıdır. Yani sonuç olarak AKP, küreselleşen kapitalizme uyumlu herhangi bir partidir. Toplumsal mobilite içinde yükselen, daha da yükselme arzusunda olan ve “kendi tabanı” olan bir kesim vasıtasıyla iktidarını sürdürmeyi arzulayan, her türlü yolu mübah görerek, çevresinin çıkarlarını gözeten bir partidir.

Dolayısıyla, söz konusu olan hikaye şudur: “İslamcılık” gibi otoriter modernleşmenin gayri meşru ilan ettiği bir yoldan yürüyüp, muhalefet ederek gelen AKP Türk modernleşmesinde sıra dışı bir güzergah oluşturmuştur ve iki kutuplu dünyanın sona ermesine paralel olarak artan kafa karışıklığımızda, birçok konuda zihinsel konforumuzu bozmuştur. Bu, ikili kutuplar halinde düşünmeye alıştığımız, yerleşik ve hâkim teorilerimizin, değerlerimizin, inançlarımızın dayandığı zeminin sarsılması anlamına gelmiştir. Ve tabii ki yukarıda değindiklerime paralel olarak, bu zemin kayması sırasında pek de ciddiye alınmayan, hor görülen, aşağı sınıf ve kültürlerden olan insanların, statikleşmiş sınıf ve kültür dengelerini altüst etmesi, yerleşik modernistler tarafından kolay kabul edilebilir bir şey değildi. İşte bugün entelektüel, ideolojik ve tabii ki sınıfsal otoriteleri sarsılanların itirazı söz konusu ve onlar da mücadelelerini kültürel düzeyde veriyorlar. Başka türlü yapmaları mümkün değil zaten; kapıcınızın bir gün apartman sahibi olduğunu öğrendiğiniz zaman, “kutsal mülkiyete” laf edemeyeceğinize göre, onun kıroluğuna, yobazlığına ve hırsızlığına laf edebilirseniz, zevahiri de kurtarmış olursunuz. Yani sonuç olarak, AKP ve onun samimiyeti tabii ki sorgulanmalı ve alt toplumsal sınıfların çıkarlarının başına gerçekten ne geldiği sürekli sorulmalı… Tuzla tersanesine giden bir Bakan “Her şey kontrol altında” diyorsa, tabii ki bu “kontrollu demeçlerin” samimiyeti sorgulanmalı… Ama belki daha da çok samimiyeti sorgulanması gereken başkaları da var… CHP gibi geçen yüzyılın partileri, siyasal ideoloji ve hareketleri, yani teoride ve ideolojide iktidarlarını kaybedenler AKP’nin samimiyeti meselesine kafayı takarken, aslında cemaatlerini, küçük iktidarlarını savunuyorlar…

Şimdi artık kapatılmasa da Anayasa Mahkemesi tarafından ve zaten başkanın da bizzat ağzından “uyarıldı” AKP. Başörtüsü konusunda bundan sonra nasıl bir tavır izleyeceğini düşünüyorsunuz ya da doğrusu, neler yapmalılar bu konuda?

Ne yapabileceklerini bilmiyorum. Muhtemelen korkuyla karışık, önlerini açmak için karma yöntemler deneyecekler. Bir yandan devlet içinde Ergenekon temizliğine paralel olarak ortaya çıkacak yeniden yapılanma içinde ortalığı fazla ürkütmeden küçük adımlar atacaklar. AB yolunda yeni girişimler beklenebilir örneğin. Ama onlar için en önemli düğüm noktası Kürt sorunu olmaya devam edecek. Bu konuda inisiyatif alıp almayacaklarını, gerçekten sivil ve barışçı bir çözüm için uğraşıp uğraşmayacaklarını, örneğin DTP’nin kapatılmasına karşı tavır alıp almayacaklarını, askeri otoriteyle gerekirse takışmayı göze alıp alamayacaklarını bilmiyorum. Ama kendi adıma, tabii ki bu memleketin bir vatandaşı olarak, hem başörtüsü konusunda hem de Kürt meselesinde, 301. madde gibi bu memleketin Hrant Dink gibi bir evladının hayatına malolan bir meselede ve her alanda insanın insan gibi yaşayabilmesi için özgürlükleri genişletecek bir irade göstermelerini istiyorum. Ya da şöyle söyleyeyim; öyle bir şey olmalı ki, başörtülü insanı okula sokmamanın, Kürtçe konuşan bir insanı otobüsten indirmenin, tarihte resmi ideolojinin dediğinden başka şeyler oldu diyen insanların mahkum edilmesinin sadece ve sadece vicdansızlık ve de aptallık olarak kabul edilebileceği bir siyasal kültür istiyorum… AKP bu yönde çaba gösterir mi bilemem ama ben istemeye devam ederim…

Sizce “kapatılmama” kararı bir “uzlaşma sonucu” verilmiş olabilir mi? Yani hâlâ aktif olan “bir yerlerin” ya da “birilerinin” çabası söz konusu mudur?

Şüphesiz, bir sürü çaba söz konusu olmuştur. Dışarıdan ve her anlamda (kapatma, kapatmama veya uzlaşma) gelen çabaların yanı sıra, bizzat Anayasa Mahkemesi üyeleri de -bu çabalardan bağımsız olarak- bizzat bu memleketin vatandaşı olarak bir partinin kapatılması halinde ne tür sonuçların ortaya çıkacağı üzerine bol miktarda kafa yormuşlardır. Ama bu “kapatmama” kararı bana bir uzlaşmadan ziyade, daha önce söylediğime bağlı olarak, bir “kapatamama” kararı gibi geliyor. Bu kararı, bizzat insanların iradelerinin ötesinde, daha çok soyut ideolojik bir kavganın tezahürü ve sembolleşmesi olarak görüyorum ben. Yani devlet otoritesinin, toplumsal değişim karşısında kapatmayı becerememesidir. Yani otoriter modernleşmeci devletin dili ve onun “hukuk” görüntüsü altında verdiği siyasal ve ideolojik mücadele artık yetmiyor. Ama zevahiri de kurtarmak istiyor; “Bak, çok kızdım ha! Ayağını denk al!” gibi fırçalarla kendi yukarıdaki “kutsal baba” pozisyonunu yeniden üretmeye çalışıyor… Ama çocuklar maalesef çok haylaz; “Tabii baba, sen büyüksün” deyip, kendi bildiklerini yapmaya devam ediyorlar.

Ergenekon, ülke içinde bunca zamandır böylesine aktif terör eylemleri düzenlerken, güvenlik güçlerinin ve o çok övündüğümüz istihbaratımızın pasifliği ya da habersizliği anlaşılabilir bir şey mi? Yoksa “derin devlet” dediğimiz şey, aslında devletin kendisi mi?

Önce sorunun ikinci kısmından başlayayım. “Derin devlet” dediğimiz şey, devletin kendisi olmasa bile, devletle iç içe olan, devletin hem kontrol edebildiği hem de edemediği bir parçası… Bu türden örgütlenmeleri herhangi bir basit siyasal karar gibi düşünelim. Hiçbir siyasal karar, o kararı verenlerin öngördükleri sonucu mutlak olarak doğuracak diye bir kural yok. Hatta tam tersine, her zaman “beklenmeyen sonuçlar” ortaya çıkar. Örgütler de böyledir. Bir iddia veya dava için ortaya çıkar ama örgütün içine atlayanlar, o “asansöre” yolda binenlerle birlikte, örgüt yolda değişir ve başlangıçtaki hesaplar bambaşka hesaplara dönüşür. Teşkilat-ı Mahsusa’dan beri Türk devletinin içinde her zaman bu tür örgütlenmeler oldu. Yani istihbaratımızdan bağımsız değildi bunlar. Ama kimler bindi dediğiniz zaman herkesi görebiliriz içinde. Her dönemde farklı eğilimler şu veya bu ölçüde o örgütlerde etkili oldu. Varlık Vergisini, 6-7 Eylül olaylarını, 68’in cuntacı örgütlenmelerini, kanlı 1 Mayıs 77 ya da Maraş olaylarını vs. düşündüğünüz zaman, modernleşmeci CHP’nin de, sağcı Demokrat Parti’nin de, en devrimci solcuların da, MHP’lilerin de bulaştığını görürsünüz. Yani bir amaçla -gayrimüslimleri kovup, sermayelerine el koyup millileştirmek, darbe yapmak vb.- siz örgütü kurdunuz ve eylemi planladınız, ama bu örgütün ve amacın ne yöne doğru gideceği tamamen toplumsal dinamiklere bağlıdır. Dolayısıyla ortaya “beklenmeyen sonuçlar” çıkar ve siz yeniden, yeni ittifaklarla yeniden örgütlenirsiniz. Sonuç olarak, devletin derinden derine yazmaya çalıştığı bir hikaye vardır ama bu hikaye sadece onun içindeki üç-beş aktörün ya da kliğin hikayesi değildir. Bu, daha ziyade -toplumsal gerilimlere ve çatışmalara bağlı olarak- devlet içindeki güç ilişkilerinin tezahürüdür. Bu yüzden, o güç ilişkilerinde güçsüz olanlar bazı şeyleri bilirler ama konuşmak ve etkili olmak için yeterli kadar güçleri yoktur. Ama sonra zaman değişir, yani toplum değişir ve o güçsüz olanlar hikayeye yeni sayfalar eklerler…

Anayasa Mahkemesi’nin önünde bundan sonra bir “kapatma davası” daha var. Bu kez hedef DTP. Ve bu partinin hukukçu kurmaylarından sayılan Hasip Kaplan, “Bizim davamızın AKP davası gibi yürüyeceğini ve sonlanacağını sanmıyorum” diye bir açıklama yaptı. “Ama onlar başka” anlayışının kronik bir rahatsızlık hâlini aldığı malûm. Peki nasıl ve ne zaman sonlanacak bu yaklaşım?

Valla bilmiyorum. Dediğim gibi vatandaş olarak, tabii ki AKP’den DTP’nin kapatılmasına karşı en azından siyasi bir tavır almasını; ırkçı, şiddete başvuran ve nefret söylemi yayan partiler dışında parti kapatılmalarına karşı çıkmasını bekliyorum. AKP’den vatandaş olarak bunu beklesem de, esas olarak bu konuda toplumsal muhalefetin ve duyarlılığın daha önemli olduğunu düşünüyorum. Yani iş toplumsal aktörlere düşüyor; onlar kendi aralarında birbirlerinin özgürlüklerini savunmayı öğrenebilecekler mi, öğrenemeyecekler mi? Diğerlerini, ötekileştirilmiş kesimleri tanıyan, onlara sahip çıkan bu öğrenme yeteneği geliştikçe bu kronik rahatsızlıklar da sona erecek herhalde… Ve bana göre, umut verici bir şekilde, böyle bir dinamiğin mayası iyiden iyiye tuttu gibi geliyor.

Türkiye’deki solculara yapılan en büyük eleştirilerden biri de “elit tavır”. Irkçılığa karşı sesini yükseltenlerin, Türkiye’deki insanların yaşam kaliteleri arasındaki uçuruma karşı kayıtsız kaldıklarını düşünüyor musunuz? Ya da bir öncelik tercihi midir yapılan? Yani “önce şu ırkçılığı halledelim de, sonra yoksulluk-açlık meselesine döneriz” gibi mi?

Tabii, Türkiye’de hâkim solculuğa yapılabilecek en önemli eleştirilerden biri elitizmdir. Bunun nedeni de solculuğun teorik ve ideolojik kökenlerinde yani modernizmde yatıyor. Dünyayı bilim ışığında değiştirebileceğine inanmış olan, kendini, kendi aklını merkeze koyan ve bu akla sonsuz derecede güvenen bir solculuk bu… Bu kadar aşırı güven tabii ki, her zaman -son tahlilde- çuvallamaya mahkum. Bu durumda da hayal kırıklığı kendinde bulduğu “süper insan”ı elitistleştiriyor; diğerlerini de “hiçbir şeyden anlamayan zavallı yaratıklar” olarak görmesine neden oluyor. Halbuki biraz tevazu hiç fena olmaz. O zaman kendi dışındakilerde -mesela kalbiyle düşünenlerde- de başka gerçeklikler olduğunu görüp, onlarla “karşılaşarak” zenginleşebilir. İşte eğer bu karşılaşmanın asıl olan olduğunu kabul edebilsek -solcuların yanısıra başkaları da kabul edebilse- “sıralama-öncelik” meselesinden de kurtulmuş oluruz. Bu, herkes her şeyle aynı anda uğraşacak anlamına gelmiyor tabii ki, ama başkalarının uğraştığı meselelerin -başörtüsü, yaşam kalitesi vb.- de saygı duyulacak meseleler olduğunu anlayabiliriz.

Kropotkin “Anarşizm” kitabında, “Bilimadamlarının ve aydınların bir çoğu, devletle doğrudan bir maaş ilişkisi içinde olduğu için, yeterince özgür değillerdir” diyor. Devlet üniversitelerindeki aydınlarımızın, demokrasi mücadelelerinde önlerine nice çıktığı bilinen bir şey ama bu sindirebilir mi onları? Yani bir “sınırları”, bir “otokontrolleri” var mıdır ya da olmak zorunda mıdır?

Tabii ki, böyle bir zorunlulukları yok. Ama “insanlar”dan bahsediyoruz… Yani her ne kadar isimlerinin başında Prof., Doç., Dr. gibi ünvanlar olsa da, onlar da ay başında evine maaş götürmeye çalışan, işten atılmaktan korkan, bu memleketin sosyalizasyon süreçlerinden ve ideolojik tornalarından -üstelik sonuna kadar!- geçmiş küçük insanlar. Devlet üniversiteleri derken de “Türkiye devletinin” üniversitelerinden bahsediyoruz. E, çok kolay değil, bu ortamda fikri ve vicdanı özgür olmak. Epey bedel ödemek gerekiyor…

Klişe haline gelmiş bir eleştiri, bir isyan var: 12 Eylül, insanları apolitize etti, düşünme kapasite ve yeteneklerini baltaladı, başta gençler olmak üzere, hemen herkesi çok ciddi bir bataklığa sürükledi. Peki ama, tüm bu kısıtlama ve baltalamalardan sıyrılmış olanlar nasıl becerdi? Onlar daha mı “üst düzey zekaya” sahiplerdi? Yani sizce bu tür tecrübeler insanların gelişimlerini ne derece etkiler?

Bu soru çok zor bir soru! Ama en kestirme cevap insanların “tekilliklerinin” önemine vurgu yaparak verilebilir. Tekillik derken de çoğulluk içinde yaşanan tekil tecrübelerden bahsediyorum. Ve bu çoğulluğu göğüsleyebilecek, çoğulluğu hazmedebilecek ortam ve koşullardan, fırsatlardan bahsediyorum. İşte bütün bunlar bir araya geldiği zaman bataklığa daha az gömülmenin imkanları sağlanıyor galiba… Mesela bu koşullar ebeveynlerin tecrübesi, gidilen okul ya da sadece bir öğretmen vesilesiyle, yaşanılan şehir ya da mahalle sayesinde bile gerçekleşebilir.

Türkiye’deki gençliğin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

En azından şunu söyleyeyim: Ben kendi gençliğime kıyasla çok daha zengin bir gençlik olduğunu düşünüyorum. Tabii ki, kafaya gelmiş ve genel ezberlerle hareket eden çok önemli bir kesim var ama, en azından karmaşıklığın daha çok farkında olan, adını tam koyamasa da yeni siyaset yapma biçimlerini bizzat varoluşuyla vareden bir gençlik olduğunu düşünüyorum. Şunu da söyleyeyim; buraya kadar anlattıklarımın -karşılaşmalar, ötekini duymalar vb- kaynağı da sadece kendi tecrübelerim, okuduklarım falan değil; tam da bu genç insanların etraflarına yaydıkları ve benim de nasiplendiğim atmosfer benim zihnimi açıyor, umudumu arttırıyor.

Bu soruyu sormazsam asla tatmin olamam: Darbe olur mu?

Olmaz!

Sizi Kronik Muhalif’te görmek bizim için çok büyük bir keyif ve onurdu. Bize de bir şeyler söyleyecek misiniz?

Evet… Adınız “Kronik Muhalif”ten çok daha zengin bir tanımlama hak ediyor sanki. Bu tanımlamanın ne olabileceğini bilmiyorum ama Türkiye’de gençlik hakkında düşündüklerim, işte sizin gibi genç insanlarla umutla doluyor. Son olarak da şu: Canımı çıkardın bu sorularla! Bir dahaki sefere ben sana soracağım aynı soruları!

EMRE DURSUN
Ağustos ’08, İstanbul – Kronik Muhalif

Leave a Reply