Sebahat Tuncel ile söyleşi

#Arşiv

Sebahat Tuncel, benim hayatımda ilk oy verdiğim insandır ve sadece bu nedenle bile önemliydi benim için. Ama onun Türkiye politikasındaki varlığının kudreti ve önemi de asla yadsınamaz. Kısa süre önce duyurduğum “Arşiv” paylaşımlarına da onunla yaptığım bu röportaj ile başlamak istedim. Bu “uzaktan” söyleşiyi yeniden okurken, onun gibi zihinlere ne kadar ihtiyacımız olduğunu yeniden fark ettim. Sebahat Tuncel, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay ve tüm siyasi tutsaklara özgürlük çağrımızı her gün, her yerde dillendirelim, onları yeniden kucaklamak için daha çok direnelim.

EMRE DURSUN – Temmuz ’24

Önce DTP’nin kapatılmasıyla başlayalım isterim. Kürt partileriyle, İslâmi gelenekten gelen partilerin kapatılma tecrübeleri oldukça yoğun ve belki statüko karşısında bu anlamda son derece ‘eşitler’. Her ne kadar AKP, özellikle söylem düzeyinde İslâm vurgusunu yaymadan yol alsa da kadrolarının bu geleneğe mensup insanlardan oluştuğunu ve tabanının da en çok bu niteliğini sahiplendiğini söyleyebiliriz herhalde. Kendileri de bir kapatma davasıyla karşılaşmış AKP’lilerin, DTP’nin kapatılması sürecinde normalde karşı olduklarını söyledikleri o sisteme yeterince tepki göstermemiş olmasını nasıl yorumluyorsunuz? AKP, Kürtlere ve Kürt siyasi partilerine ‘diğerlerinden’ ne kadar farklı? 

Son sözünüzle başlayalım, mesele Kürtler olunca birbirlerinden farkları yok ne yazık ki. Parti kapatmalar tarihine de baktığımızda bunu çok net görüyoruz. Sistem kendisine muhalif olan ve ‘tehlike’ olarak gördüğü partileri kapatarak muhaliflerin sesini kısmak, hatta kesmek istemiştir. Kürtlerin haklarından, özgürlüklerinden bahseden partiler Türkiye’deki inkâr ve asimilasyon politikalarını açığa çıkardıklarından; sistem için ‘en tehlikeli’ partiler ilan edilerek bugün çok tartışılan 12 Eylül darbe anayasasına dayanılarak (HEP’ten DTP’ye kadar) birçok parti kapatılmıştır. TİP’in1 kapatılma gerekçesinde de Kürt halkının haklarından bahsetmesi yatmaktadır. Bu sistem hem solu kendisine tehlike olarak görmekte hem de “şeriatçı” diyerekten İslâmi gelenekten gelen partileri de bu tehlikeli olma durumunda görmektedir. Tüm bunların nedeni Türkiye’de demokrasinin olmamasından kaynaklıdır. AKP’ye de kapatılma davası açıldığında sistem karşısında bir ayar yapıldı. AKP için önemli olan kendisini kurtarması idi, o nedenle DTP’nin kapatılmasına bırakalım karşı çıkmayı, kapatılması için öncülük etmiştir. Bu bir çelişki değil mi diye sorabilirsiniz? Meselenin özü, Türkiye’de farklılıkların reddidir. Bu ret ve inkâr, anayasa ile güvence altına alınmıştır. Bu açıdan Kürt sorunu karşısında bu partilerin (AKP de dahil) birbirinden farkı yoktur. Bugün Kürt halkının 30 yıldır yürüttüğü demokrasi ve özgürlük mücadelesi inkâr, imha ve asimilasyon politikalarını boşa çıkarmıştır. Bu nedenle artık Kürtlerin talepleri karşısında zorlanan Türkiye, demokratikleşme konusunda adım atmak zorundadır. Bugün AKP’nin iktidarda olması bu rolün AKP tarafından yerine getirilmesini zorunlu kılıyor. 

AKP sizce yıllanmış statüko egemenliğini tamamen ortadan kaldırmak mı, yoksa o sistemin yeni egemeni mi olmak istiyor? 

Evet, AKP yeni egemen olmak istiyor. Bu nedenle Türkiye’nin demokratikleşmesi için gerekli olan yeni demokratik sivil bir anayasa hazırlanması yerine, bir paketle halkların karşısına çıkarak demokratik anayasa, demokratik cumhuriyet taleplerini ötelemek istiyor. HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nde yapılacak değişikliklerin özü de AKP’nin kendi iktidarını güçlendirmesi önündeki engellerin kaldırılmasından başka anlam ifade etmemektedir. 

‘Demokratik Açılım’ sizde nasıl bir tat bıraktı? Yapılmak istenen gerçekten bir ‘demokratik açılım’ mı, yoksa AKP de kendi Kürtünü, Alevisini, Ermenisini mi yaratmak istiyor? 

Biraz önce ifade ettiğim gibi başta Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin yıllardır verdiği mücadele ve emek artık farklılıkların inkârını imkânsız hale getirmiştir. Yine uluslararası gelişmeler, Türkiye’nin AB müzakere süreci, 21 yy.’da farklılıkların kendi kimlik ve kültürlerini yaşamasının ve yaşatmasının önemine; yani çok kültürlülük politikaları karşısında Türkiye’nin de kendisini değiştirmeye zorlamaktadır. Ancak bu değişim Türkiye’de farklılıkların özgür iradelerini kabul ederek, buna göre bir politika oluşturmaktan ziyade devletçi bakış açısıyla sizin de belirttiğiniz gibi devletin Kürdü, Alevi’si, Laz’ı yaratılmak istenmesiyle sürüyor. Bu daha çoğaltılabilir. Bu nedenle demokratik değişim sözde kalıyor. Bu yüzden de demokrasi ve özgürlük taleplerini yükseltenlere bütün bir öfke duyarak, bu kesimlerin mücadelesini terörize etmeye çalışarak bastırmak istiyor. Özgür Kürdü, özgür Alevi’yi, özgür kadını tehlikeli olarak görüyor. 

“PKK’yi devlet de çok seviyor aslında” diyebilir miyiz? Şu nedenle: Kürt siyasal hareketlerinin tümünü ortadan kaldırmak için ‘PKK’yle ilişki halindeler’, ‘örgüt propagandası’ gibi argümanların kolaylarına geldiğini düşünüyor musunuz? Yoksa, Kürtlere yönelik antidemokratik uygulamalara, her koşulda bir bahane bulacak kapasiteleri var mı sahiden? 

Yıllardır Kürtlerin kendi özgür iradeleriyle demokrasi ve özgürlük mücadelesi yürütmelerini sistem kabul etmemektedir. Bu nedenle bir yandan PKK’ye karşı hem askeri olarak hem siyasi açıdan tüm gücünü kullanarak yok etme yolları izlemekte, bunu başaramayınca da PKK’yi başka yerlerle ilişkilendirmeye çalışmaktadır. Bugün Kürt siyasal hareketlerinin zayıf olması veya olmamasının nedeni PKK değil, sistemin kendisidir ve bu siyasal hareketlerin kendi politikalarının sonucudur bana göre. Bu hareketler bugüne kadar yürüttükleri politikalarla ne yazık ki sistemin ekmeğine yağ sürmüşlerdir. Burada önemli olan bence Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin tanınması, kimliğinin, kültürünün tanınması ve anayasal güvenceye kavuşturulması konusunda tüm Kürtlerin ortak mücadele etmesidir. Gerekli olan da budur. Parçalı duruş her zaman devletin işine gelmiştir. Bugün yanlış politikalar nedeniyle devlet hâlâ kendi Kürdünü yaratma arayışını sürdürmektedir. Kaldı ki mesele Kürt olunca, onun siyasal yaklaşımı, düşüncesi pek önemli olmuyor. Çanakkale Bayramiç’te, Bursa İnegöl’de, Hatay Dörtyol’da linç girişimiyle karşılaşanların büyük bir kısmının partimizle ilişkisi yoktu. Ancak onların da yardım istedikleri ilk parti BDP oldu. 

Geçtiğimiz günlerde Bülent Arınç, AKP-BDP ilişkilerini kastederek iletişimsizlikten yakındı ve “Ahmet Türk olsaydı konuşabilirdik” dedi. Ahmet Türk varken sahiden konuşuyorlar mıydı ya da siz Arınç’a küs müsünüz? Amaç ‘iletişim’ mi yani gerçekten, yoksa yine ‘bahane’ mi? 

Bu aslında AKP’nin gerçek yüzünü görmek açısından oldukça önemli. DTP olarak parlamentoya girdiğimiz günden partimizin kapatıldığı güne kadar; yani 2,5 yıl boyunca AKP iktidarı bizimle bırakalım görüşmeyi, eş başkanımız sayın Ahmet Türk’ün elini bile tutmamıştır. Bu tüm kamuoyunun bilgisi dahilindedir. Yine partimizin ve kamuoyunun zorlamaları karşısında başbakan eş başkanımızla görüşmek zorunda kalmış, o zaman da başbakan olarak değil, AKP lideri olarak görüşmüştür. Biraz önce de ifade ettim, partimizin kapatılması için AKP öncülük yapmıştır ve sayın Türk ve sayın Tuğluk’un milletvekillikleri düşürülmüştür. Ben de Bülent Arınç ve AKP’nin ne kadar ikiyüzlü bir politika yürütüp yürütmediğinin kararını size bırakıyorum… 

İki şey soracağım: ‘Her şeye rağmen’ diyerek de olsa, canınızdan bezerek de olsa Meclis’te siyaset yapıyor olmaktan memnun musunuz? Ve diğer siyasi partilerin size olan yaklaşımları ve genel zihniyetleri arasında bir fark görüyor musunuz? 

Biz herhangi bir siyasi parti değiliz. Halklarımızın umutlarını, özlemlerini yüklenerek girdik parlamentoya. Halklarımıza barış, demokrasi ve özgürlükler konusunda mücadele sözü verdik. Bu nedenle parlamentoda olmayı bir sorumluluk olarak ele alıyoruz. Bildiğiniz gibi DTP kapatıldığında ‘geri çekilme’ karar aldık, o zaman aydınlardan halkımıza, sayın Öcalan’dan kadın örgütlerine kadar çok çeşitli kesimler parlamentoda kalmamızın önemine dikkat çektiler. Biz de tekrar kararımızı gözden geçirerek, sayın Ufuk Uras’ın da partimize katılması ve yeniden bir grup oluşturmamızın mümkün olması ile yeniden parlamentoda kaldık. Bunun Türkiye demokrasisi açısından da parlamenter zeminde mücadeleye devam etmek açısından da önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye sorunlarına yaklaşımımız, Kürt sorununa, kadın sorununa yaklaşımımız diğerlerinden çok farklı bir noktada; o nedenle bize yaklaşımlarında AKP, CHP ve MHP çoğu zaman aynı saflarda oluyor. Bizim için önemli olan emekçilerin, kadınların, halklarımızın partimize olan yaklaşımıdır. Biz kendimizi, temsil etmeye çalıştığımız ötekilerin sesi olarak, demokratik ana muhalefet olarak görüyoruz. 

Anayasa referandumundaki tavrınız net: Boykot edeceksiniz. Ama ondan önce hazırlık sürecini öğrenmek isterim: Hem maddelerin oluşturulması hem de Genel Kurul’a sunulması esnasında izlenen yol ve tavır hakkında ne düşünüyorsunuz? 

Biz parlamentoya girdiğimiz günden bugüne Türkiye’nin yeni sivil ve demokratik bir anayasaya ihtiyacı olduğunu ifade ettik. Özellikle AKP’nin başlatmış olduğu açılım sürecinin başarıya ulaşmasının da Türkiye’nin temel sorunu olan Kürt sorununun çözümüyle alakalı olduğunu ve partimizin bu konuda her zaman çözümden yana, her türlü çabayı göstereceğini ifade ettik. Ancak AKP hükümeti Türkiye’nin başta Kürt sorunu olmak üzere, demokratikleşmesinin önünde engel olabilecek sorunların çözümünde herhangi bir adım atmadı. En son AKP’nin hazırladığı Anayasa değişiklik paketinin bu haliyle sorunları çözemeyeceğini ifade ettik ve pakete ilişkin 3 başlıkta partimizin görüşlerini paylaştık. Biri mevcut pakete ilişkin önerilerimizdi. İkincisi, bazı yasal değişikliklere ilişkin, örneğin %10 barajının düşürülmesi, TMK’nın kaldırılması, siyasi partiler yasasının demokratikleştirilmesine ilişkin önerilerimizi sunduk. Üçüncü olarak da anadilde eğitimin önünde engel olan 42. maddenin değiştirilmesi, zorunlu din dersinin isteğe bağlı hale getirilmesi için 24. maddenin değiştirilmesi ve Anayasa’nın başlangıç ilkesi olan 66. maddedeki vatandaşlık tanımının Türkiye’nin çok kimlikli ve kültürlü yapısı dikkate alınarak yeniden düzenlenmesini önerdik. Bu değişikliklerin Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından önemli olduğunu ve yeni bir anayasanın zeminini hazırlayacağını ifade ettik. Ne yazık ki AKP hükümeti hiçbir önerimizi dikkate almadan kendi paketini referanduma götürüyor. Bu durum bizim yeni bir anayasa talebimizden çok uzaktır, o nedenle demokratik hakkımızı kullanarak sandığa gitmiyoruz. Boykot ediyoruz. 

Bu anayasa bizi 12 Eylül’den kurtarır mı, yoksa ısrarla karşı çıkanların söylediği gibi 12 Eylül’ün ömrünü mü uzatır? Nasıl bir şey çıktı sizce ortaya? 

Bu paketin miadını doldurmuş anayasanın ömrünü uzatmaktan başka hiçbir anlamı yoktur. Bugün meydanlara çıkan liderlerin konuşmalarını izlediğimizde de durumun ne kadar vahim olduğunu görüyoruz. Şimdi Başbakan “12 Eylül’le yüzleşmek” diyor, 12 Eylül’le yüzleşmek öyle yaparak olmaz. 12 Eylül darbesi sadece 80’de kalmadı, darbe sonrası hazırlanan 82 darbe anayasasıyla her alanda kurumsallaştırıldı. Darbenin kuralları anayasal kural haline getirilerek toplum baskı altında tutulmaktadır. Devletin tüm kurumları darbe anayasasına göre şekillenmiştir. O nedenle 12 Eylül ile yüzleşmek isteyenler, darbe anayasasına sarılmaz. AKP bugün sıkı sıkıya darbe anayasasına sarılarak ömrünü uzatmaya çalışmaktadır. 

Sebahat Hanım, Ergenekon’a ne oldu? Hâlâ birileri tutuklanıyor ama, o davanın sağlıklı ilerlediğini düşünüyor musunuz? Derin devlet bitiriliyor mu, yoksa ‘işlerinin bittiği kişileri’ tasfiye mi ediyorlar? 

Türkiye’de derin devlet varlığında herkes hemfikir, yalnız Ergenekon davası bu derin devleti ortaya çıkarma çabasından ziyade derin devleti gizleme çabasıdır. En son emekli askerlerden Atilla Kıyat’ın itiraf ettiği gibi faili meçhuller bir devlet politikasıydı. Ancak Ergenekon’la ifade edilen devlete dokunmadan devlet içerisinde bir çete varmış gibi, ayrı bir örgüt varmış gibi yargılama yapılmaktadır. Oysa Türkiye’nin gerçek anlamda derin devletle yüzleşmesi bu zihniyetten arınmasıyla mümkün olacaktır. 

Hâlihazırda askerlerin siyasete müdahalesi bunca pervasızken, ‘12 Eylül’le hesaplaşmaya’ hazırlanan siyasi iktidar neden bunlarla ilgili bir adım atamıyor? Sadece ‘yerleşik sistemin defedilmesi o kadar kolay değil’ diyebilir miyiz, yoksa bir isteksizlik ya da iradesizlik var mı? AKP, askerin gerçekte ne yapmasını istiyor? 

Bu 12 Eylül anayasası var oldukça askerin siyasete müdahalesi devam edecektir. Çünkü 12 Eylül anayasası askerlerin yaptığı bir anayasadır. Askerlerin siyasete müdahalesini engellemek demokratik, sivil bir anayasadan geçer. Ancak AKP hükümeti bunu yapmak istememektedir. Yine de Türkiye, gelinen noktada değişmek zorundadır. Bu değişimde de siyasilerin cesur ve iradeli olması önemlidir. Mesele askerlerin gözaltına alınıp tutuklanması değil, askerlerin bu zihniyetle siyasete ve toplumsal hayata müdahale etme zemini ortadan kaldırılmalıdır. 

Boykotun faydalı olacağını düşünüyor musunuz? ‘Gerçek anlamda demokratik bir anayasa’ süreci için gereken şey bu mudur? Yoksa kimi kesimlerin öne sürdüğü üzere, “Önce ‘evet’ deyip, akabinde daha da iyileştirilmesi için baskıyı artırmak” mı? 

Boykot cephesi demokrasiden, özgürlüklerden yana olan ve yeni bir anayasa isteyenlerin cephesidir. Ve alternatifsiz olmadığımızı, kendi çözümümüzü oluşturmanın mümkün olduğunu göstermek açısından boykot önemli bir karar. İki kötüyü seçmek zorunda değiliz. “Biz daha iyisini yapabiliriz”i göstermek açısından da bu cephe önemli bir sorumluluk almış bulunmaktadır. Birilerinin ne dediği değil, bizim ne yapmak istediğimiz önemli. 

Başbakan bazen Erdal Eren’den Tatyos Efendi’ye, Ahmet Kaya’dan Hacı Bektaş-i Veli’ye kadar uzanan geniş bir yelpazede ağıt yakarken, AKP içinde bir de sürekli “Eyvah Kürtler geliyor, işimizi elimizden alacaklar” diye feryat edenler, “Kürtler Ermenistan sınırına dayandı” diyenler, Meclis Başkanlığı makamından ne kadar ‘Türk’ konuşulması gerektiği yönünde talimatlar verenler var. Sizce bu durum AKP içinde ‘münferit’ mi, yoksa partinin hakikati mi? 

Partinin hakikati tam da bu. Başbakan halklarımızın binbir emekle açığa çıkardığı değerleri, devrimcilerin isimlerini kullanarak asıl yapmak istediğinin üstünü örtmek istemektedir. “Tek dil, tek millet, tek devlet diyerek yola çıktık” diyen ve “Ben kadın erkek eşitliğine inanmıyorum, kadın kadındır, erkek erkektir” diyen başbakanın eşitlik ve özgürlük taleplerine cevap verebilmesi mümkün mü? Eşitliğe inanmayanın, özgürlüklere inanmayanın demokrasi getirmesi mümkün değil. Bugün devrimcilerin isimlerini anan başbakanın tavrı tam da devrimcilerin özgürlük, halkların kardeşliği ve eşitlik mücadelesine büyük bir saygısızlık ve aymazlıktan başka ne olabilir ki? 

Peki, CHP-MHP ve türevlerini kastetmiyorum, sosyalistler içinde referanduma ‘hayır’ ya da ‘boykot’ tavrıyla yaklaşanlara BDP’nin ‘haklı boykotunu’ karıştırmadan, ‘cunta anayasasını reddetmemek’ şeklinde yorum yapanların duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Biz 12 Eylül anayasası üzerinden yapılan tartışmaları anlamlı bulmuyoruz. Yenisini isteyenlerin eskisi üzerinde tartışma yürütmesi, eskinin devam etmesine neden olacaktır. Gönül isterdi ki tüm emek güçlerinin, sol ve sosyalistlerin üçüncü bir cephede buluşarak, farkı bir alternatif yaratarak halklarımıza öncülük edecek daha geniş bir cephe oluştursun. Sonuçta her siyasi parti, kendi politikaları ışığında bir değerlendirme yaparak karar almışlardır. Biz demokrasi anlayışımızda insanları aldıkları kararlardan dolayı yargılamak yok. Herkesin kararını saygıyla karşılıyoruz. 

İnegöl ve Dörtyol’da Kürtlere yönelik ırkçı saldırıların ardından alındığı söylenen önlemler yeterli mi sizce? Mehmet Ali Şahin, “devamına dair endişe olmasın” diyor ama devamını körükleyen siyasiler de yok değil. Endişeli misiniz? 

İnegöl ve Hatay’da yaşananlar Türkiye’de Kürt sorununun geldiği noktayı göstermektedir. Bugün linç kültürü hükümet ve muhalefet partileri CHP ve MHP tarafından da körüklenmektedir. Son bir yıldır girdikleri milliyetçilik yarışı halklar arasında çatışmalara zemin hazırlamıştır. Bu milliyetçi politikalar devam ettiği sürece, Kürt halkının hak ve özgürlük talepleri karşılık bulmadığı sürece ne yazık ki bu tür çatışmaların zemini mevcuttur. Biz Barış ve Demokrasi Partisi olarak halklarımızın karşı karşıya getirilmeye çalışılmasını çok tehlikeli bir politika olarak görüyoruz ve buna karşı da mücadelemizi yürütüyoruz. Ancak devletin, Kürt halkına karşı inkâr ve asimilasyon politikasından vazgeçmesi ve başta Kürtler olmak üzere tüm toplumsal kesimleri ve halkları kapsayacak yeni bir anayasanın temellerini atmasıyla sorunları çözebileceğine inanıyoruz. Siyasilerin görevi endişelenmek değil, endişeleri ortadan kaldırmak için sorumluluklarının gereğini yapmaktır. 

Bulanık’taki katillerin serbest bırakılması hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu ülkede cinayetlerin de mi bir ‘kimliği’ var? 

Bulanık olayı aslında bu ülkede Kürtlere karşı geliştirilen cinayetlerin devlet tarafından nasıl desteklendiğini gösteren bir örnek olması açısından oldukça önemlidir. Ne yazık ki katilleri koruyan bir yargı sistemi var. Demokratik siyaset yapmak isteyenleri tutuklayıp onlarca yıl ceza veren yargı, mesele Kürtlerin katiline gelince, katilleri serbest bırakmaktadır. Bu durum Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerinin ve demokrasinin ne halde olduğunu çok açık göstermektedir. 

Bir gün bu savaş biterse, o zaman ne yapmak istersiniz? 

Yaşamın kendisi bir mücadele. Bu sorunlar biterse yeni mücadele alanları olacaktır. Kapitalist sistemin yarattığı o kadar çok toplumsal sorun var ki bunların karşısında demokratik ekolojik ve cinsiyetçi özgürlükçü bir yaşamın kurulabilmesi için daha çok mücadele ve emek gerektiği açıktır. 

EMRE DURSUN 
Ağustos ’10, İstanbul 
Bu röportaj, Kronik Muhalif internet sitesi için Sebahat Tuncel ile e-posta yoluyla gerçekleştirilmiştir. 
* Fotoğraf – ANF

  1. Burada bahsedilen, Mehmet Ali Aybar’ın genel başkanlığını yaptığı Türkiye İşçi Partisi’dir.  

Leave a Reply