Hep birlikte!

Bukalemun bir hayvan olarak güzel. Bir hayvan olarak ama. Biliyor musunuz, bulunduğu yerin rengini alması yeteneğinden değil, korkusundanmış. Bir tehlike sezinlediğinde görülmemek için her ne ile temas hâlindeyse onun rengini alarak kamufle edermiş kendisini. Böylece, sonunda canını kaybetse bile en azından biraz zaman kazanırmış. Biz bukalemun değiliz.

Akrep bir hayvan olarak güzel. Çok güzel. Fakat dokuz köyde meşhur bir tabiatı var. Onuncu köye gitse dedikodusundan tanırlar. On birinci köyde kendine akreplik öğretenle karşılaşır. Biz akrep de değiliz.

Yılan bir hayvan olarak güzel. Üstelik görkemli de bence. Cümle âleme yer ile yeksan bir noktadan bakarken, diz çöktürür her bir nesneyi. E biz yılan da değiliz.

İnsanız biz. İnsanlığımızın acısını kâinattan türlü yöntemlerle çıkarırken çamuru da hep hayvanlara atan insanlar. Bilinci olmayan hayvanların içgüdüsel davranışlarını ve enikonu tabiatlarını kendi insanlığımızın çamuruna kalkan eyleyen insanlar. Kedi nankörmüş, tilki kurnazmış, sırtlan şöyleymiş, çakal böyleymiş. İnsan? “Eşref-i mahlûkat.” Oldu.

Tünediği damdan bazı yavrularını aşağıya atan bir leylek gördüm geçenlerde. Sonra bir de buna yapılan yorumları gördüm ki, ne siz sorun ne ben söyleyeyim aslında ama söyleyeceğim elbet: “Böyle anne olmaz olsun”, “ne istedin çocuklardan”, “bakamayacaksan neden doğurdun”? Arkasından gülücükler, espriler, şakalar…

Tohum atarız toprağa, bir süre sonra filizlenip fideler verir. Tohumu öyle serperiz ki, biri tutmazsa en azından biri tutar diye, cömertçe. E toprak bizden daha cömerttir. Bir bakmışız, aynı yataktan üç tohum filizlenmiş. Fideler büyüdükçe çarpar birbirlerine. Biri büyür gider, biri güdük kalır. O fidelerden bazılarını söküp çıkarırız yerlerinden. Başka bir yere dikme şansımız yoksa da vedalaşırız ne yazık. Leyleğin yaptığı budur. Besleyebileceği kadarını tutabilir yanında. Diğerlerine dermanı yetmez. Biz leylek değiliz.

İnsanı insan yapan aklı, beyni, bilincidir; hepsini ıskaladı desek vicdanı ve merhametidir diyen insanlarız. Konuşabiliriz. Anlatabiliriz. Sallayabiliriz. İnsanlığımız üzerine sayısız methiyeler düzebiliriz. Kendimizi bir ağaçtan üstün sayabiliriz. Bir çiçekten. Biz çiçek değiliz.

İnsanız biz. Bütün kötülüklerin ebeveyni. “Yeryüzünün hastalığıyız”, Ulus Baker’in dediği gibi. (Ulus Baker de değiliz.) Teşhisimizi göt cebimizde taşıyoruz. Hastalıklarımızı da. O çok övündüğümüz aklımızı, beynimizi, bilincimizi, vicdanımızı ve merhametimizi de göt cebimizde taşıyoruz. Bazen orada unutuyoruz. Başka bir pantolon giyip de çıkınca sokağa yani hayata, bir de bakıyoruz ki, aaaaa beynimi evde unutmuşum! Tüh, vicdanım şu an çamaşır makinesinde. Öyle.

İnsanız. Sırf bu yüzden bile suçluyuz zaten ama aynı zamanda suç ortağıyız. Dostoyevski değiliz ama onun dediği gibi aslında, her nerede her ne oluyorsa hepsinden sorumluyuz. Çünkü hiçbir şey yapmasak susuyoruz. Susmasak duruyoruz, durmasak beddua ediyoruz. Neler yapmıyoruz ki şu vatan için: Kimimiz ölüyoruz, kimimiz “tweet” atıyoruz.*

Hep birlikte bir çocuk daha öldürdük. Her gün hep birlikte bir çocuk, bir kadın, bir adam, bir işçi, bir hayvan, bir ağaç, bir çiçek daha öldürüyoruz. Çünkü insanız ve kendimize yakışanı yapıyoruz.

Her şey kendisi olarak güzel, insan kendisi olduğu için çirkin.

Utanmadan yaşıyoruz.

EMRE DURSUN
8 Eylül ’24, Grünberg

* Orhan Veli’nin, “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ Kimimiz nutuk söyledik” dizelerine atıfla…

Leave a Reply