Mutlak Buhran

24 yıllık AKP iktidarı süresinde hayatımıza çok fazla şey girdi ve birçok şey de bir daha geri dönmemek üzere kaybolup gitti. Gidenlerden birçoğunu artık anımsamıyoruz bile.

Anca öyle tuhaf bir hülya ya da baştan aşağı halüsinasyon içindeyken kimi Eurovision’u hatırlayıveriyor meselâ ansızın. Biraz detaycı ise spikerin söylediklerini bile duyar gibi olup sırıtabiliyor: “Ve işte can Azerbaycan’dan ülkemize tam puan geliyor,” diye bir çığlık koyuverirlerdi hani ve bundan beş dakika sonra sanki bambaşka bir şeyden söz edermiş gibi donuk ve tiksinti dolu bir sesle, “Yunanistan’dan Güney Kıbrıs’a tam puan çıkıyor, hiç şaşırmadık tabii ki!”

Kabul edelim ki saçma, çelişkili ama eğlenceliydi.

Kimisi kış saatini hatırlayıp iç geçiriyor bir başka köşede, kimi okul önlüklerini… Kimi şehirlerarası trenlerin vagon restoranlarında rakısını yudumlayarak yol alamamaktan mustarip, kimi müzik festivallerinin ve daha birçok sanat etkinliğinin yasaklanmasından. Neredeyse hiçbir üniversitede mezuniyet yürüyüşü ya da bahar şenliği diye bir şey kalmadı meselâ.

İnsanlar bu ülkede yıllarca piyango bileti alırken, sabahleyin zengin olabilecekleri hayalini kurarak beklediler yeni yılın ilk dakikalarını. Olamadılar ama hayalleri bitmedi. Her yıl “hiç değilse bir çeyrek” de olsa alıp “Hadi bakalım!” diyerek yine de ceplerine koydular o biletleri. Çünkü isabet etmesi, bir ihtimaldi.

Ya da emekli ikramiyesiyle bir ev ya da araba alınamayacaksa bile, en azından büyük bir kısmını karşılayabilecekleri hayalinden de aynı şekilde sıyrıldılar. Emeklilik ikramiyesine gelene kadar aylık maaşla hayatta kalma seçeneği bile ortadan kalktı zaten. Bir ara “Asgari Ücret” diye bir hesap vardı “twitter”da: Ayın ilk günü saat 09.00’da “Mayış yattı,” diye yazar, 09.01’de de “Mayış bitti,” diye haber verirdi. O vakitler buna tebessüm etmek, her şeye rağmen imkân dahilindeydi. Artık değil.

Elbette çok daha büyük ve derin sorunlar, sancılar var ama sanıyor musunuz ki onlar kendiliğinden o denli büyük ve derin oldular? Birçoğu eskiden de vardı zaten ama o zaman iyi kötü bir reçete de vardı. Hastalığı tümüyle yok etmese de ağrıyı dindiren, tatlı bir rutine dönüşerek bağımlılık yapan “keyif verici” ilaçların olduğu reçeteler: Sokak müzisyenlerinin enstrümanlarından ya da çıplak seslerinden dökülen nağmeler, kafelerin önüne atılmış masalardaki “kızlı erkekli” insanların kahkahaları, minibüslere zam geldiğinde beş gün boyunca radyo programlarında söylenen insanlar, yemekhane zamlarında çın çın öten üniversite kantinleri, daha neler neler…

Bir “volümümüz” vardı.

Dedim ya, çoğunu unuttuk. Şimdi birkaç tane sayayım dediğimde bile bir boş teneke sesi yükseliyor hafızamdan.

Hayatımızdan çıkan şeylerin çoğunu unuttuk unutmasına da, bence daha kötüsü hâlâ var olmaya devam eden ya da hayatımıza yeni giren şeyler karşısındaki müthiş kayıtsızlığımız. İyisine de, kötüsüne de iyi kötü bir tepki veremiyoruz karşılaştıklarımızın. Veriyorsak da, bir sıkımlık bir şey, o kadar işte.

Anımsamamak ne mümkün Edip Cansever’i… Diyordu ya:

“Gelmiyor içimizden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.”*


Biliyorsunuz, bundan bir süre önce, memleketteki siyasetin kronik tıkanıklıkları yetmezmiş gibi bir de adliye koridorlarından seke seke sahneye fırlayan hunili bir tabir beliriverdi karşımızda: “Mutlak butlan”! Bundan önce, duyduğumda kulağımda, söylemeye çalıştığımda ise damağımda bir gıdıklanmaya sebep olan “İstikşafi görüşmeler”i hatırlıyorum bir de. Bakalım bizi daha hangi gizemli ve lüzumsuz maceralar bekliyor?

Efendim, hukuk kitaplarında “baştan itibaren hiç doğmamış, yok hükmünde sayılan” işlemler için kullanılan bu soğuk ve sevimsiz terim, iktidar yargısının elinde ana muhalefeti kilitlemeye yarayan bir sihirli değneğe dönüştü tabii hemen. Kurultaylar yapılmış, sandıklar kurulmuş, partinin iradesi tecelli etmiş ama bir mahkeme salonunda tek bir kalem darbesiyle sanki o gün hiç yaşanmamış, o irade hiç gösterilmemiş gibi yapıldı. Siyasete dışarıdan kayyum atamanın, kurumsal hafızayı geçmişin o donuk noktasına hapsedip muhalefeti kendi içinde bir kaosa sürüklemenin “hukuki” etiketiydi bu aslında. Bir partinin kendi kaderini tayin hakkı, iki dudak arasından çıkan ve “Siz aslında yoksunuz ve bi kere bilem olmadınız” diye Burhan Altıntop kafasıyla yazılmış bir mahkeme ilamıyla elinden alınıverdi.

Tabii ki bu, Erdoğan rejimi için hiç de yabancı bir oyun planı değil. AKP iktidarı, sadece sandıkta değil düşünce ve eylemde de yenemeyeceğini anladığı tüm rakipleri için yargı ambalajlı bu tasfiye protokolünü her zaman devreye soktu ve artık bunu bir gelenek hâline getirdi. En başta Selahattin Demirtaş’ı yıllardır dört duvar arasında tutarak geniş bir seçmen kitlesinin siyasi temsilini hapseden anlayış; Kürt illerinde sandıktan çıkan her belediyeye kayyum atayarak halkın iradesini yok saymayı kendi “yerli ve milli” yönetim biçimine dönüştürdü. Ekrem İmamoğlu’na karşı açılan abesle iştigal davalar, siyasi yasak cendereleri ve uydurma soruşturmalar hep aynı tedirginliğin ürünüydü. (“Tedirginlik” diyorum hâlâ, saf gibi.) Karşısında toplumsal bir dalga yaratan, neşe ve umut vaat eden her rakipten, ya mahkeme salonlarında verilen hapis kararlarıyla ya da gece yarısı kararnameleriyle atanan kayyumlarla kurtulmayı seçti.

Ama şunu konuşalım ve “O”nu da analım şimdi:

Erdoğan, siyasi hayatının en kırılgan zamanlarındaki kırılmalardan birinde nasıl bir CHP Genel Başkanı’ndan “el” aldıysa, bugün hem kendisi hem de rakiplerinin o kariyerin “zirvesinde” olduğunu kabul ettiği günlerde de yine aynı şeyi yaşıyor ve Baykal’dan sonra bir de Kılıçdaroğlu basiretsizliğinin ekmeğini yiyor. Hem de kaçıncı defa!

Ancak son zamanlarda yaşananlar, Kılıçdaroğlu’na oy vermek zorunda kalırken dahi onu hiçbir zaman yeterli, becerikli ve basiretli bulmayanların bile elini ayağını kesecek türdendi kuşkusuz. CHP Kurultayı’nda Özgür Özel’e demokratik yollardan kaybettikten sonra, herhalde Türkiye Siyasi Tarihi’nin en pespaye davranışlarını ardı ardına sergilemeye başlayan Kılıdaroğlu, bu ülkenin Erdoğan’dan daha fazla bilendiği bir figüre dönüşmekten hiç ar etmedi. Hem Ankara hem de İstanbul’da, kiraları nedeniyle bile utanması gereken “irtibat ofisleri” kurarak bir tür derin CHP hatta bence AKP’ye dönüştü.

Koltuğu adeta bir uzvu gibi benimseyişi, partinin dinamizmini ve toplumun değişim heyecanını vasat bir bürokratik zırhla hapsetti. Sandıkta kaybedildikçe koltuğa daha sıkı sarılan, kurultay delegelerinin bir kısmıyla ve genel merkez koridorlarında insan değil de artık bir tür “demirbaş” gibi dolaşan tuhaf şeylerle korunan bu anlayış, zamanla CHP’nin tepesinde bir “kayyum” oturduğu hissini yaratmaya başladı. Oysa “kayyum”, Kılıçdaroğlu için enikonu onore edici bir sıfattı! “Mal değneği”, bana daha makul geliyor.

Dolayısıyla, benim şahsen büyük ölçüde başarılı bulduğum Özgür Özel sonrası, değişimi ve umudu temsil etmesi gereken bir kurum, “kurucu parti” iddiasındaki CHP, umudun sistematik olarak törpülendiği, kurumsal hantallığın üzerine çöktüğü bir bürokrasi kalesine dönüştü. (Yine!)

Bence soy ismi en yanlış verilmiş insanlardan biri olan Gürsel Tekin ve yine bence soy ismi en doğru verilmiş insanlardan biri olan Barış Yarkadaş (çünkü kimseye arkadaş olamayacağı belli yani!) gibi türevleriyle birlikte Kılıçdaroğlu ise, Truva Atı olsa neyse, AKP’nin bir tuvalet kağıdına dönüştü.

Şimdi üşendim arşivi karıştırmaya ama en kısa zamanda paylaşırım sizinle, Teşkilât-ı Mahsusa mensuplarından birinin kendi yöntemleri ve kendi kullandıkları kişilerle ilgili ettiği bir söz vardır: “Bazı insanlar taharet bezine benzer,” der, “onlarla en pis şeyi temizlersiniz ama uzun süre de saklayamazsınız.” Aslında bu, devletin, kirli işlerde kullanıp sonradan bizzat kendi eliyle yok ettiği insanları tanımlamak için söylenen bir sözdür ama görünen o ki, Kılıçdaroğlu en uzun süre kullanılan taharet bezi olmayı gözüne kestirmiş. Hayırlısı olsun!

Bütün bunlardan sonra, Özgür Özel’den çok cesur olduğunu düşündüğüm bir karar geldi ve “Yeni Parti”ye uzanan yol ayrımının temelleri, tam da bu çıkmaz sokakta atıldı. Tabanın sesini duyuramadığı, meşru itirazların genel merkez duvarlarına çarpıp geri döndüğü bir vasatta; değişim talebi artık parti içi bir reform arzusu olmaktan çıkıp yeni bir hat çekme zorunluluğuna dönüşmüştü çünkü. Koltuk ısrarına karşı biriken o tıkanmış enerji, sonunda eski kabuğu yırtmak zorunda kaldı ve bu, hele de hantal Türk Siyaseti’nde hayli önemli bir karardı.

Ancak şimdi elimizde sadece hantal bir AKP değil, bir de atıl bir CHP var. Kusura bakan baksın ama TİP ve Dem Parti’nin şu sıralar ne yaptığını ben asla anlamıyorum. Yani “hashtag hashtag eylemişler dünyayı, bir kuru twitten gayrı nem kaldı” diyesim geliyor açıkçası.

Ama şimdi Kılıçdaroğlu ve biricik sempatizanlarıyla CHP’yi orada bırakıp da “Yeni Parti”yi selamlarken bütün dertlerden arındık mı yani? Bu siyasi kilitlenmenin bedelini sadece partililer mi ödedi dersiniz? Hiç sanmam.

Alternatifin bile kendi içinde bir çıkmaza dönüştüğü her an, iktidarın ekmeğine yağ sürdü. Baksanıza “Yeni Parti”ye bir. Hangi “yeni”? Duygu “yeni” değil, coşku “yeni” değil çünkü zaten coşku yok! Partinin kuruluş bildirisi bile devasa bir sinir krizinden ibaret çünkü artık başka bir dil, başka bir yol yok. “Umut” dediklerinde tüylerimiz diken diken oluyor, mutluluktan bahseden zaten yok. “Gelecek” derken kaşları çatık insanların çünkü yaratılan tahribatı elli yıldan önce gidermenin bir yolu yok. Ama bu onların kabahati değil. Bu, mutlak buhran!

İktidarın açgözlülüğü ise en az Kılıçdaroğlu’nda olduğu kadar yerli yerinde, “maşallah”! Hukuku, kurumları ve kuralları kendi arzularına göre esnetip büken bu mekanizma, karşısındaki her türlü itirazı yok etmeye ayarlı bitmek bilmez bir iştahla beslendi çünkü. Kazanılan her mevzi, ezilen her hak, susturulan her ses bir doyuma yol açmadığı gibi; aksine bir sonraki hamlenin yakıtı haline geldi. Rakipsiz kalmanın bile tatmin etmediği, muhalif olanın sadece yenilmesini değil, tamamen silinmesini ve biat etmesini talep eden bir sınır tanımazlık bu.

​Ancak bu kurumsal tahribatın daha tehlikeli boyutu, insan ruhunda, hepimizin ruhunda bıraktığı derin hasar aslında. Yıllar süren bu sistematik baskı ve kuralsızlık, toplumun damarlarına yavaş yavaş zehirli bir hissi enjekte etti. Buyurun bir kere de birlikte tekrar edelim: Mutlak buhran! 

En haklı tepkinin bile bir duvara çarpıp geri döneceği, adaletin sadece güçlülerin lütfuna kaldığı bir iklimde, kitleler zamanla ister istemez tepki verme yetisini kaybetti. “Kitle” diyorum ki biraz mesafelenip, iyi hissedin kendinizi. Çünkü en fazla o kadar “iyi” hissedebilirsiniz. Çünkü o “kitle”, sizsiniz! Biziz!

Evet, AKP bize çok kötülük yaptı. Ama inanın bana, en büyüğü neşemizi çalmasıydı. Bunu yaparken bizi de bizden çaldı.

​Sokakta, kafelerde veya evlerin salonunda beliren o ortak jest -deriiiiin bir iç çekiş ve ardından gelen “Zaten ne değişecek ki?” cümlesi- memleketin ortak dili haline geldi. Adalet duygusu aşınırken, toplumun en temel neşe kaynağı olan “geleceğe inanma” yetisi elimizden kayıp gitti.

AKP’nin bu ülkeye yaptığı en büyük kötülük, insanları sadece ekonomik anlamda yoksullaştırması değil; yarınların bugünlerden daha iyi olabileceğine dair o çocuksu heyecanı ve yaşama sevincini kurutması oldu.

Peki, bunu yaparken, siyasetçileri parmaklıklar ardına tıkmak, belediyelere kayyum atamak, muhalefetin kurultaylarını mahkeme koridorlarında geçersiz kılmaya çalışmak, işine yarayan mal değneklerini ise sözde karşıt koltuklara oturtmak yetti mi onlara?

(Dilinizi korkak alıştırmayın, her cevabı ben vermeyeyim!)

Hayır, di mi?

İktidarın o bitmek bilmeyen doymazlığı, sonunda bu ülkenin en son sığınağına, yani mizahına ve kahkahasına göz dikti. En son Deniz Göktaş’ın tutuklanmasıyla bir kez daha gördük ki; bu rejim sadece muhalif seslerden değil, kendisiyle dalga geçebilen, başına gelen felakete rağmen gülebilen özgür bir zihinden de ölesiye korkuyor. Bir komedyenin sahneden kurduğu iki cümlelik şakanın cezaevi parmaklıklarıyla yanıt bulduğu bir iklimden bahsediyoruz. Bir adım ötesi, o çok korktuğunuz cehennemin dibi zaten! Ayrıca Deniz, ondan da beter ve gerçek bir yerde, bırakın yılları, ayları, günleri, iki saat bile duramayacağınız bir çukurda hapsediliyor!

Aslında ne yalan söyleyeyim, hayatım boyunca hep kendimden gencine, kendimden ilerisine inanan bir insan olarak her şeye rağmen direnen mizahın; üstü kapalı da olsa o yıllanmış ve paslanmış kilidi açmaya çalışan cesur kahkahaların bir silah değilse bile (olmasın zaten) güçlü bir barikat olduğuna inanmıştım ben. Çünkü neşe, otoriter zihniyetin fethedemeyeceği sağlam kalelerdendir.

İnsanları yoksullaştırabilirsiniz, sandıkları işlevsizleştirebilirsiniz; binalara, partilere, üniversitelere, belediyelere kayyum atayabilirsiniz ama insanların aynı şakaya gülmesini, aynı hafiflikle nefes almasını engelleyemezsiniz. AKP’nin bizden en çok da çalmak istediği şey tam olarak bugüne dek elimizde kalan son kaleydi: Bir akşam vakti dostlarla otururken atılan o pervasız kahkaha, yarınlara dair duyulan o hafiflik ve kutlama duygusu. Nerede?

Deniz dışarıdayken, o ve genç meslektaşları coşkuyla anlatmayı sürdürürken bu mutlak buhrandan kurtulacağımıza inanmıştım. Ama şimdi, Deniz içeride! Bir çukurda!

Bazı “meslektaşları” güldürmek için anlatmaya devam ediyorlar hâlâ! Bunca buhrandan sonra hiç ihtiyacımız olmayan aptal bir neşe ve coşkuyla…

Hayır…

Gülerek değil, gülmeyi durdurarak kurtulacağız bu kez bu buhrandan. Çünkü hiç komik değil.

Değil!

EMRE DURSUN
Temmuz ’26, Çanakkale

*Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri”

#DenizGöktaşSerbestBırakılsın

One thought on “Mutlak Buhran”

  1. DÜNYA TÜRK HABERLERİ: Almanya’dan CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) genel merkezine yapılan polis baskınının videosunu izledim ve baskında şüpheli tiplerin ve haydutların yer aldığını yazdım. Videoyu paylaştım, ancak “vekâlet çetesi”ne ait trol hesapları tarafından YouTube’da engelleniyorum. Bu ahlaksız, onursuz insanlar bu videoyu spam’liyorlar, ancak ne yaparlarsa yapsınlar, biz her yerde paylaşmaya devam ediyoruz. Şu anda WorldPress’te 100.000, Blogger’da 60.000 ve diğer sosyal medya bloglarımda Türkiye ve dünyanın dört bir yanından dört milyon takipçimiz var. Yönetmen Kemal ve vekâlet çetesine fazla kulak asmayın; kendi pisliklerinde debelensinler. Bu insanları hep birlikte ifşa etmeliyiz.

Leave a Reply