Annem, rüyasında kendi cenazesini gördüğü uykulardan ağlayarak uyanırdı. Sonra bütün bir gün boyunca zamanın kırıldığı, her anıyla, her kırıntıyla amansız bir dalaşın başladığı eziyet saatleri… Çaresizlik denen meretin en çok da öfkenin içerisinde vücut bulduğunu çok erken yaşlarımda, annemin nefessiz mutsuzluğuyla büyüdüğüm bu evde öğrendim. Sokağa çıktığımda her şeye hazırlıklıyım, bilendim, sabrım ve kudretim yeter, tüm felâketlerin üstesinden gelirim, sınandıkça daha da kuvvetlenirim sanıyordum, yanılmışım. Deva başka bir şeymiş. Deva, bambaşka bir şey…
Vazgeçmenin lisanı sert oluyor elbet. Hele de hakikatten vazgeçmenin. Annemin hayatta kalmak için yapmadığı şey kalmadı ve ben kendimi her zaman tam olarak böyle ikna ettim: Hayatta kalmak için! Hem onun, hem de benim ihtiyacımız olan şey buydu; savrulmalardan, krizlerden, deli durgunluklardan ve diğer deliliklerden, kahkahalarının arasına sızıp oturmuş tedirginliklerinden, yolunda görünen her şeyin yanılsama, zor olan her şeyin ise değişmez bir lânet olduğunu pekala seçebilmemizi sağlayan kör olasıca bilgeliğimizden müteşekkil içerik böylece daha tahammül edilebilir hale geliyordu benim için. Baştan kabullenmek sonrasının hasarını azaltıyordu, öğrenmiştim ve tabii zaman da geçiyordu ama üzerimizden, üzerimizden geçiyordu. Kadrana ve takvime karşı bir sorumluluk hissetmiyorduk. Bazan toparlanıyorduk, yeniden dağılmayı kolaylaştırmak için.
Lokmasını çiğnerken, “Bir helva mı kavursam?” diye sordu annem kahvaltı sofrasında. Kendimi tutamayıp gülmeye başladım. “Şaka mı yapıyorsun?” dedim. Sesini çıkarmadı, ellerini karnının üzerinde birleştirdi, sükût içinde televizyona çevirdi yüzünü. Gülmemeyi başaramadım ama üstelemedim de. Kederin erkenden basmasından rahatsız oldum yine de. “Akşamüstü Pierre Loti’ye gidelim biraz,” dedim, “havalar ısındı, güzel oluyordur akşamları.” Yaşadığı hiçbir şeyde kendisinin zerre kadar payı yokmuş gibi arada bir kuşandığı o sözde masumiyetiyle onaylayarak dercesine başını salladı. “Çamaşırları asalım çıkmadan,” dedi. Gündeliğin kuşatması olmasa hayatın üstesinden asla gelemeyebilirdik, diye düşündüm. Birkaç tabağı kaldırıp buzdolabına koydum, televizyonun kumandasını onun önüne doğru sürdüm ve kendime bir çay daha koyup odama döndüm.
Bazan, özellikle de geceleri uyumak için çaba harcadığım saatlerde uzandığım yerde kendime sesleniyordum. “İyi misin?” sorusundan hemen önceki çağrı, tanıdık. Oysa bu çağrının arkası hiçbir zaman gelmedi, bu soruyu kendime hiçbir zaman sormadım. Sadece adımı söylüyordum: “Nilaaay!” Nasıl bir yankı yarabbi, nasıl bir kıstırılmışlık hissi. Bu odadan taşırmamak için her zaman gayret ettiğim gençliğimin sonuna geldim ve hâlâ kendi sesimden daha yabancı bir ses tanımıyorum dünya üzerinde.
Biraz da yatkın olduğumu fark ettiğim için ömrümce tek bir şeyden çok korktum: Anneme benzemek. Uzun süre zorladığı kapılar açılıp da içeri girdiğinde onun kadar bıkkın ve gevşek, dönüşlerde onun kadar sert ve radikal. Yakamızı bırakmayan aşağılanmışlık hissi ikimizde de aynı çizgide seyretti. “Tercih edilmeyenler” olarak her gece ayrı odalarda inleyip, her sabah aynı sofrada birbirinin gözlerinin içine gerçekten bakamayan iki kadın olarak, kendimizi çürümeye terk ettik bu evin içerisinde. Pişman da değildik bundan. Tek atımlık barutumuz vardı sanki, bu bizim yazgımızdı; yeniden sokağa çıkmak, hayata karışmak için daha fazla güç toplamak, bizim için hiçbir şey yapmamış adamlara ihanet sayılacaktı. Babamın annemi terk ettiği yerde nişanlım da beni bıraktı ve kendimizi iyiden iyiye gündeliğe gömerek rehin aldık ikimiz de. Elimize geçen şeyleri aynı hışımla savuruyoruz bazan ve en çok kavanozlara üzülüyoruz. Kavanoz önemli bir şey çünkü. Saklamaya yarayan her şey gibi.
Hiçbir şeyi atamıyoruz. Babamdan kalanlarla harmanlanmış kendi eşyalarımın da tıka basa doldurduğu bu oda bir gün tümden çürütecek beni. Burayı yurt edinmiş hamamböceklerinin benden daha şikâyetçi oldukları konusunda bahse girerim. Babamın da pek güzel becerdiği üzere elimizde kalan her şeyin hatıra olduğuna inanan yorgun yanımız, soluduğumuz her yeri bizim için dev bir kurgana çevirdi sonunda. Üzerine tarihini de not düştükten sonra, “ilk küslüğün ardından buluştuğumuzda,” diye yazdığım bir sigara paketi var, Sinan’ın. Aşık olduğum, olabildiğim tek adam: Bunun için ona mı, yoksa kendime mi üzülsem bilemiyorum. Başka bir köşede babamın, anneme tercih ettiği sayısız kadından birinin bir poşete sıkı sıkıya sarılıp bantlanmış mavi fuları. İlk zamanlar bunu açtığımda kadının kokusunu duyar, bu kokudan hoşlanır ama bu yüzden kendime de kızardım. Bir daha asla öyle sarıp sarmalamadım, zamanla koku da kaybolup gitti. Ancak böyle üstesinden gelebiliyorduk hakikatlerin. Tam anlamıyla koparıp atmadan ama kendileri olarak kalmalarına da fırsat tanımadan.
Birkaç saat sonra çamaşırları bahçeye asıp, duvarın üzerine tünemiş kedileri de beyhude bir şekilde kovaladım ve annemle birlikte çıktık evden. Bazı komşularla selamlaşırken yüzümüze yerleşen tebessüme rağmen kaybolmayan ölgün gözlerimiz muhtemel ki yine ele verdi bizi. Bu korkunç seremonilerin her birinden sonra aynı hissiyatsızlıkla önümüze dönüyorduk. Yürüyüşlerimiz bile birbirine benziyor, diye düşündüm bir an. Sadece, birkaç zamandan beri komik bir şekilde kollarımı kavuşturarak yürüyordum ben; ununu eleyip eleğini asmış, ‘evde kalmış’, umutsuz ev kızı yürüyüşü. Hiç kimsenin hiçbir şey sormaya cesaret edemeyeceği aptal bir ciddiyet. Kendime sarılıyordum sanki ve bu çok da şaşırtıcı sayılmazdı. Annem ise iki eliyle de çantasının sapına tutunurdu sıkı sıkı. Bu aralar çok sık ölüyor diye herhalde, bir şeylere tutunma ihtiyacı hissediyordu. İçinde, omzunda, çantasında taşıdığı en değerli şey kendi hayatıydı. Öyle sanıyordu. Öyle sanıyordum.
Babamın evi terk etmesinden en fazla iki üç yıl sonrasına denk gelen ilk gençlik yıllarımda bazan birlikte Beyoğlu’na, sevdiğimiz meyhanelere giderdik beraber. Ben bir birayı yüzümü ekşiterek zar zor içip bitirirken tek başına bir küçük rakıyı devirir ve sonra da hiç sendelemeden yürürdü annem o sokaklarda. Gurur duyardım. Kırkına kadar sapasağlam kaldı her şeye rağmen; hem ruhsal, hem de fiziksel anlamda. Sonra bir gün eve geldiğimde yaşlandığını gördüm, o kadar. Gücün, çekiciliğin, zarafetin ve kendi gibi olmanın bütün büyüsünden arta kalan şeyin bu korkunç suret oluşuna bütün gece boyu ağladığımı hatırlıyorum. Mesela kendim için söyleyemem aynı şeyi. Ne güçten eser vardı bende, ne güzellikten. Babamın yokluğu, annemin çokluğu altında uzun süre debelendiğim için kendimle ilgilenmeye fırsat bulamamıştım. Babam yine yok, annem yanımda kaybolmuş durumda ve ben hâlâ hepsinden daha silik bir figür olarak kendi hayatımda barınmaya çalışıyorum. Bu kadarını başardım, diyebilirim.
Köşedeki masalardan birinde çayımızı yudumlarken, annemle aramızdaki sessizlik anında dikkatini çekivermişti etrafımızda kümelenmiş insanların. Mutsuzluk ne çabuk tanınıyor Allahım! Ama bütün vücutlarını eğip bükerek yine de bir yolunu bulup bizi her fırsatta kolaçan edenlerin gözleri neyse ki eskisi kadar tesir edemiyordu bize artık. Nasıl olduğunu hiç anlamadım ama herhangi bir şekilde yaşamaya devam etmenin yani en kötü hayatın bile ölmekten daha iyi olduğuna, bunca koyu iki karamsar olarak inandırmıştık kendimizi. Hayat arsızı da değildik ama. Buradaydık, adanmıştık ve hiçbir şey beklemiyorduk.
Fazla kalamadık Pierre Loti’de. Hiçbir yerde fazla kalamıyorduk. Aynı yolu, aynı yürüyüşle adımlayarak döndük mahalleye. “Bakla yapmıştım,” dedi annem sokağa girmeden evvel, “küçük bir yoğurt alalım şuradan.” Bir süre anlamsızca baktık birbirimize. Sonra birden sarılmak istedim ona, sarıldım da. Ben bakkala doğru yollanırken arkamdan aynı anlamsız gözlerle baktığını biliyordum. İçimizden gelen şeylerden pişmanlık, hatta suçluluk duymamızı fısıldayan tuhaf bir sinerji vardı aramızda; böyle zamanlar kendi manasını gölgeleyecek kadar hoyrat geliyordu ikimize de. Dediği gibi, “küçük bir yoğurt” aldım, kendimi hızla gündeliğin kollarına bıraktım. Nasılsa annem sürekli kendi cenazesine katılmaktan yorgun, ben yüksek sesle adımı söyledikçe kendim için üzülüyorum ve iştahımız yerinde: Yeniden dağılmak için çok hızlı bir şekilde toparlanıyoruz. Şimdi yarayı kaşıyacak zaman değil. Belki, sonra. Sonra…
Kadınlar ne zaman, nereden kanayacaklarını iyi bilir.
EMRE DURSUN, 2013 – İstanbul