Başlayalım ve sonra konuşalım, e mi? Ama hemen alayım içinizdeki endişeyi de: Çooook eğleneceğiz bugün. Bu başlığın en sağlam ve bir yandan da en melankolik şarkılarını en başta topladım ki, sonra yolumuza daha tatlı, tempolu devam edebilelim.
Ama “Love Bombing” niye, neden ve nasıl? Binlerce yıldır ortalıkta görünmemiş ama her nasılsa bir tarafınızdan uydurduğunuz o bütün “teşhisleri” tek tek anacağım bu serilerde ve cümle aleme rezil edeceğim hepinizi.
Bittiniz oğlum siz!
Hadi neyse, başlayalım bi:
Barış Bıçakçı der ya, “Hareket etmezsen, acı üstünde birikir,” diye, benim reçetem de bu. Tabii hareketten ne anlaşıldığına göre değişir ama hemen her metnimde tıpkı hayatımda olduğu gibi vardır bu çoğunlukla: Hiçbir duygunun üzerinde uzun süre kalmam. Çünkü bunun, yol almayı engelleyen bir şey olduğunu bilirim. O yüzden tam bir “dalgalandım da duruldum, ondan sonra buruldum, hooop gülünecek bir şey buldum,” kafasıdır bendeki. Hani varsa daha ilk şarkıdan yamulan, onları da hemen geri alalım ve hep birlikte devam edelim diye şu karikatürü bir salmak isterim ortaya o yüzden. (Ahdım var, kimseyi boynu bükük göndermeyeceğim bu içerikten!)
Sadede de gelelim ufak ufak:
Güncel pedagoji en çok neyin peşinde, biliyor musunuz? Ben (galiba) biliyorum: Çocuklar için yaklaşık 2000 kelimeye hikâye yazdığım ve bunu da Yasemin Meriç Kazdal gibi harikulâde bir klinik psikolog danışmanlığında, rehberliğinde yaptığım için az buçuk bir şeyler öğrendim sayılır.
Duyguların kabulü… Sevgi, nefret, öfke, belki hırs, belki kıskançlık… Hepsi, sensin! Ama eğer gerçekten duygunsa, sensin ve onunla bütünleşmelisin. Hiçbir duygun, utanmanı gerektirmez. Haaa, yüzleşmeni belki ama asla utanmanı değil. Hani konuşmuştuk bir yerde: “İnsana ait olan, bana yabancı değil.”
Psikoloji ve pedagoji, hepimizden fazlasını biliyordur muhakkak: Yolunu buna göre çiziyor, planını programını buna göre yapıyor, devayı da böyle buluyordur. Peki biz niye onun tam tersine gidiyoruz? Yani çocukluk gibi, harcın karıldığı, temelin atıldığı yerde yapılacak kadar hayati bir şey var madem, bunu yetişkinlikte neden terk ediyoruz?
Biraz sağa sola yaslanarak gidelim: Erkan Avcı’ya kulak verip dinlenelim: “Napıcaz biz?”
Tasnifçi bir tayfa türedi ama haset ve çifte standarttan müteşekkil aynı zamanda. Her boka bir tanım da değil, teşhis yapıştırıveriyorlar hemen. Çifte standarttan kastım şu: Kendileri, bizatihi teşhis ettikleri “şeye” denk düştükleri anda, o teşhis boşa çıkıyor! Yani onlar, asla dahil değiller işaret ettikleri gruba. Birebir aynı şey olsa dahi, onlar, “onlar” oldukları için bu yaftadan etkilenmiyorlar. Müthiş bir sistem yani. Sen yaparsan psikopatsın, o yaparsa hak! Üstelik bu tarife, hiçbir duygu ve durumda değişmiyor. Onun hakkı fakat senin suçun. Ne lan bu?
Elbette yok böyle bir dünya. İnsanız yahu! Tepeden tırnağa steril olmak ne mümkün?
Ha bir de aşk söz konusu olunca kantarın topuzu hepten kaçıyor tabii! Ama Erkan Avcı’nın harikulâde anlattığı üzere, insan mı olacağız yoksa bir etiket mi? Ona karar vermek gerekiyor galiba önce…
Hadi buyrun, bu yayının, “Love Bombing” temasının en ama en sağlam kozu diyebileceğim şarkıyı dinleyelim ve dinlerken de şunu yazan Sezen Aksu canlısı ve de tatlısı acaba psikopat mıydı diye düşünelim…Yiyor mu?
Haftaya da konuşacağız, hem de çok daha sağlam konuşacağız çünkü “love bombing”in alâsı orada asıl. Ama sizi bi ufak hayal kırıklığına uğratayım: “Love Bombing” diye bir şey yok, “âşık olmak” var. O aşk sizi kapıdan mı, bacadan mı, pencereden mi, her nereden tıkladıysa artık, onun çoşkusuyla kendinden geçmek var. E ondan sonra bombardıman başlar tabii! Başlamıyorsa sıkıntı var demektir.
Yaşasın “love”, yaşasın “bombing” yani… Haydi!
Haydi ama “yeter ki”…
Bi kısa yine dalgalanacağız bu sayıda, arabeske bilem bağlayacağız, en azından yaklaşacağız ama hadi gelin şu aşk ceremesinin “bombing”ini patlatalım da kurtulalım hep birlikte:
Sıradaki şarkıya bayılırım ama inanın şuraya eklemeye, yukarıda usul usul gömdüğüm psikopatlar nedeniyle değil de ülkeyi yöneten psikopatlar nedeniyle korkuyorum.Yani, muhbirliğin de pek kolay ve ulaşılabilir olduğu, ayrıca sık sık da başvurulduğu böyle boktan bir dönemde Nil Karaibrahimgil canlısı ve de tatlısının da başını yakmayalım iki gram eğleneceğiz diye.
Ama âşık olunca da biz işte böyle şeyler yapab… Neyse…
Kimseyi öldürmeden, katletmeden dinleyin uslu uslu… “Suçu ve suçluyu” da övmeyin, olaylara karışmayın. Ama nasıl missss bir şarkı:
Kenan Doğulu’yu tanıdığımız ilk albüm, ilk şarkı ve ilk klipti bu. O günden beri de kendi tarzıyla oldukça tutarlı ve istikrarlı bir müzikal yolculuğu oldu bence. Sözler bizzat kendisine ait, o aralar kimi “darlıyorsa” artık… Bugün ise bambaşka bir noktada. Çünkü hayat bu. Aşk dediğimiz şey de neyse ki piyangodan kırk yılda bir çıkan bir şey değil. Her geldiğinde ortamı şenlendirip, coşturup çeşitli bombing ya da burninglere sebep oluyor, olabilir. Dinleyelim bari… Ozan Doğulu bestesidir efendim.
Kim geliyor biliyor musunuz?
“O” tabii ki!
Memleketin gördüğü en “full paket” müzisyenlerinden birini ağırlayalım.
Bir Sezen keşfidir ama hadi bana “defineci popçu” diyen dostumun sözünü bu noktada bir iltifat olarak alıp kurtulayım, çünkü sadece Sezen’e vokalistlik yapmakla kalmadı ki! Hafızamıza kazınmış öyle şarkıların güfte ve bestesinin altında imzası var ki, burada sizi uyandırıp kendi kuyumu kazmak istemiyorum çünkü devamı gelecek elbet…
Ama bu yayına çok yakıştın be Sayın Ümit… Sen tabii ki!
Şimdi hiçbir şey söylemek istemiyorum. (Hiçbir şey söylemek istemeyen halim bu yani.)
Sadece, duyduğunuz zaman, birazdan dinleyeceğiniz şarkıyla ilk tanıştığınız anı hatırlamaya çalışsanıza bir… Var mı bir şey?
Benim kafam, bir arabanın torpidosuna vurup duruyordu o esnada!
Annemin iş arkadaşlarından biri olan Güray Abi, beni İçerenköy’den Fikirtepe’deki Fenerbahçe Altyapı Tesisleri’ne götürüyordu. Fenerbahçe Futbol Okulu’nun yaz seçmeleri antrenmanına. Deli bir hayranı olduğu için, o arabada Yonca Evcimik’in bildiğiniz ya da bilmediğiniz bütün şarkıları çalıyordu bu esnada.
“Emre, torpidoda falanca kaset var ya, çıkarsana onu,” diyordu. “Tabii abi,” deyip eğiliyordum ki, hooop, bir ani fren, torpidoya yapışıyordum!
Güray Abi, anne ve babasını çok erken yaşta trafik kazasında yitirmiş, ablası ve babaannesiyle büyümüş bir insandı.
Ben, tam babamın yokluğuna zırlayacakken başka bir şeye gülmeye başlayan bir insansam eğer, antrenmana giderken dinlediğim ve dinleyemediğim bütün o şarkılar ve onun hayatı algılayışının da bana “kaçması” sebebiyle olabilir biraz.
Ne demiştik? “Hareket etmezsen, acı üstünde birikir…”
Biriktirmeden dinleyelim:
Televizyonda, keyifle seyrettiğim son dizilerden biri “Ulan İstanbul”du. Uğraş Güneş’in müthiş senaryosu, kusursuz oyuncu kadrosuyla çok ama çok güzel ve orijinal bir işti. Her duyguyu sonuna kadar yaşayan, hepsinin hakkını veren ama hiçbirinin üzerinde de uzun uzun kalıp pineklemeyen insanların bir araya geldiği o coşkulu ekibin her macerasını çok büyük bir keyif, kahkaha, gözyaşı ve hayranlıkla izlediğimi hatırlıyorum, ki bu aralar yine “tıklayabilirmişim” gibi bir his var içimde.
Dizinin en büyük anlatılarından biri, Yaren ve Karlos aşkı ve en görkemli anları da Şebnem Bozoklu ile Erkan Kolçak Köstendil’in düetleriydi. Bazı klasikleri de yorumlamışlardı, onları da anarız günü gelince (ki ben bu ara sosyal medyada bile bir şarkı paylaşmadan evvel kırk kere düşünüyorum, pis bir temkinlilik ve kıskançlık oluşmaya başladı bünyede, aman daha önce teşhir olmasın diye) ama diziye özel olarak yazılmış şarkılar da vardı… Onlardan hem daha “bombing” hem de daha eğlenceli olanını burada dinleyelim isterim…
“Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”nin ilk sayısında “Lüküs Hayat” yorumuyla ağırladığımız ve bu dizinin ismiyle müsemma “Servet Abi”si Zihni Göktay’ı da sevgi ve saygıyla analım.
Böyle bir başlığın altındayız ve bu noktadan baktığımızda onun bir dolu şarkısını buraya yazabiliriz. Burada bulunmayı da sonuna kadar hak ediyor ayrıca. Haaa, “arabesk-fantazi” klasmanında değerlendirildiği için, buna pek yanaşmayacaklar da olur belki ama bunu yaparken de, “elalem bir şey demesin” diye yaparlar bence… Ama ben burayı bir RADYO olarak kurguladım. Hep aşerdiğim şeylere boğsam burayı şimdi, hep birlikte kusarız. Tadında olduğunda ise büyük zevk alırız.
Ben onu her zaman çok sevdim… Ama öyle şarkılarına aşerdiğim için falan değil. Müthiş bir sese sahip olduğunu düşünüyorum ve hani bazan insan kendine bağımsız bir habitat yaratmak ister ya, içinde şunlar şunlar da olsun diyerek; bir arkadaş olarak Hakan Altun’un orada yer almasını isterdim ben. O çok içten olduğu belli gülüşü, tertemiz romantikliği, şakadan espriden anlayan yanı ve “saf aşkçılığı” ile, hayli hoş mesailer geçirirdik diye düşünüyorum kendisiyle.
Bu şarkıyı da sevdim. Bu başlık altında daha bir sevdim. Onun birçok şarkısını, kendim bizzat açmamış olsam da, bir radyoda duysam kapatmam meselâ… Bu kez ben açayım istedim:
Vallahi dinlediğiniz bir önceki şarkıdan daha arabesk bir damara yürüyoruz bence şimdi… Ama bakın: “Sen kimselere benzemezsin, kimse sen olamaz.” Love Bombing? Artık bombing midir, camping midir siz karar verin buna ama tam da böyle olmaz mı ya? Ve bu, insan hayatında bir kere, bir kişide de olmaz yani. Hiç gömmeyin kafanızı, hepimiz için böyle bu. Aşk gelir ve sırf bu nedenle gelen kişiyi birden benzersiz kılar. “Sen kimselere benzemezsin” ehe ehe, eeeee? İki ay sonra? “Boynun altında kalsın! Allah belanı versin!”
Yok yok, İsmail Y.K. falan paylaşmayacağım tamam, sinirlerim bozuldu…
Gidin dinliyor musunuz, ne bok yiyorsunuz, ne yapıyorsanız yapın yahu!
Hiç gelmeyecek sandınız mı gerçekten? Ben varım ama Sezen yok, öyle mi? Yok artık!
Haydi buyrun:
Eski hayat arkadaşım, daimi yol arkadaşım ve dahi yoldaşım Selin’le evlendiğimiz yıl çıkmıştı Gökçe’nin bu albümü ve o dönem en çok dinlediğimiz şarkılardan biriydi ama… “Tuttu Fırlattı”da daha çok eğlendiğimizi, güldüğümüzü, gülmekten yerlere yattığımızı hatırlıyorum. O şarkıyı farklı farklı şekillerde, yerlerde, zamanlarda söyler, birbirimize hatırlatır, bunun üzerinden sık sık şakalaşırdık: “Zamanlaaaaa zamanlaaaaaa!”
“Zamanla”, her hakikat yerine oturuyor, oturur. Sizin dahlinizle ya da değil ama oturur. Benim daha ziyade içime oturdu ama bunca aşk bombardımanı ve sevgi havai fişekleri içerisinde birini çekip çıkarma hakkım olsa oradan, Selin’i çıkarırdım. Elimden ne kadar gelirse. Çocuğumun annesi olduğu için değil, benim en kıymetlim olduğu için. Hem aşkı, hem sevgisi, hem yoldaşlığı hem de insanlığıyla.
O zaman bu şarkı da ona. (Şimdi biraz eğlenelim de, sonra zırlarız.)
Sizce de sözlerden çok beste nedeniyle alkışı hak etmiyor mu Nil? Melodiyi alıp “Midnight in Paris” filmine kaçasım geliyor her dinlediğimde… Belli mi olur, belki bir çatlak neyim yakalayıp ben de sızarım içeri. Ne demiş Leonard Cohen dedem: “Her şeyde bir çatlak vardır çünküm, ışık da böyle sızar içeri zahar.”
Müzik enfes kere enfes ve dahi pesssss!
Yalnızca şarkıları dinlemek isterseniz bir saati bulmayan, 53 dakikalık (“Tıkla Beni” yok maalesef) bu sayı için çalışırken en çok dinlediğim ve aslında önce ilk sıraya yazdığım muazzam bir klasiğin, kapanışa daha çok yakışacağını düşündüm sonra sonra…
Efendim, zarf, vitrin, etiket mümkün mertebe uzak olsun. Mazruf, öz ve duygu iyidir.
Biz, biz olalım. Neysek yani. Ne duyuyor, ne hissediyorsak…
Şimdi elleri göriym… Boynu bükük olanlar boynunu da kaldırsın bakiym!
Haydiiiiiii!
EMRE DURSUN
2026
*Spotify çalma listesi yayında!

