ÖYKÜ | Tetikte

“Günün her saati en dandik yerinde bile trafiğin sıkışması sebebiyle uluslararası başarı ödülü vermeleri lazım bu şehre,” diye gayet derinlikli ve akıcı bir şekilde söylenen taksi şoförüne karımla birlikte tebessüm ederken birden birbirimize bakıyoruz. Ya şoför arabayı çok sarstığından ya da benim midem allak bullak olduğundan iç organlarımla cebelleştiğim sırada da “Haksız mıyım ama abi?” diye sorup onay istiyor adam. “Haklısın,” diyorum, “çok haklısın.”

Elçin dürtüyor: “Raşit alınmış olmasın?”

Şaşırıyorum: “Neden alınsın yahu?”

“Düğün dernek tam dağılmadan ayrıldık hayatım. Çocuk buruk baktı arkandan.”

“Sahi mi?”

“Bilmiyorum yani, alınmıştır belki sonuna kadar kalmadık diye.”

Camı aralıyorum biraz. “Offf Elçin, germe beni Allah aşkına. Elinden tutup eve mi götürecektik koca herifi? Tamam işte, gittik vazifemizi yaptık, hayırlara vesile olsun.”

En ufak bir sessizliğe bile izin vermeyecek taksici bu gece, anlaşıldı. İkimiz de susunca hemen atılıyor: “Hayırlısı olsun abi, düğünden ha?”

“Yaa, evet, kardeşimi evlendirdik.”

“Allah mesut bahtiyar etsin.”

“Amin.”

Elçin’in başı diğer yanda. Koluna dokunuyorum, dönüp bakıyor. Ne güzeldi bu akşam. Şimdi biraz yorgun ve kırgın görünüyor. Göz kırpıyorum, yine çeviriyor başını caddenin öte yanına. Ben de sıkışık olan sokaktan nihayet sıyrıldığımız anda akmaya başlayan yola dönüyorum. İstanbul’un ışıkları hepimizden dirençli, uyanık. Biraz sonra başı omzumda yine Elçin’in. Ama nasıl başarıyorsa başarıyor, benim aklıma karpuz kabuğu düşürmeyi de her seferinde beceriyor bu kadın. Raşit’i düşünüyorum şimdi de. Ceketimin cebinde, avcumda çevirip durduğum telefon. Alışkın değilim hiç onu burada taşımaya. “Ya iç cebinde ya da pantolon cebinde taşıyorsun,” diye uyarır Elçin, ya kalp tehlikede yani ya da çük. Giden hep bizden gidiyor. Raşit’i arasam mı acaba?

“Buradan girsem olur di mi abi?” diye soruyor bu sırada taksici, “şimdi diğer caddede bir sürprizle daha karşılaşmayalım.”

Bizim semte varmışız bile. “Gir, gir,” diyorum. Aklımdakiler yine dağılıyor. Dalıp gitti mi diye kontrol ediyorum karımı: “Elçin?”

“Hı?”

“Uyuma sakın, gelmek üzereyiz.”

“Farkındayım.”

Gülüyorum. Dikiz aynasında göz göze geldiğimiz taksici de gülüyor. Ne mükemmel adam, diye geçiriyorum içimden. Her şeye hazır. Sonra, öldürülmemek için, diyorum kendi kendime. Bunun bilgisinden yorgunlar aslında. Çok yorgunlar. Herkes düşman çıkabilir. Bir kara pazar poşetiyle işleri bitirilebilir. Samimiyet caniyi yumuşatır sanıyorlar. Bir tatlı sohbet işinden alıkoyabilir. İstanbul’un ışıkları hepimizden daha hazırlıklı böyle olaylara bile. Hiç öyle olmaz çünkü. Bu yüzden şehir hep tetik.

“Gerçekten kırıldı mı Raşit acaba?” diye soruyorum Elçin’e kısık bir sesle. Kafama takıldı bir kere.

“Bana öyle gelmiştir belki,” diyor.

Sıkıntılı bir oflama kaçıyor ağzımdan. Başını kaldırıp muzırca gülümsüyor karım. “Belki evlilik stresidir,” diyor. “Yuları kaptırdı ya.”

Tam istediğim şeyi duymuşum gibi, “Hah,” diyorum, “bak, kesin öyledir. Boku yedi çocuk!”

Bana dil çıkardıktan sonra doğrulup toparlanmaya başlıyor. Yan bakışlar atıp “Sen de o gece eve gelir gelmez tuvalete kaçmıştın. Altına işiyordun az kalsın gerginlikten,” diye takılmayı da ihmal etmiyor ama.

“Gerginlikten değildi canım o,” diyorum, “heyecan, heyecan.”

“İlk çişin heyecandı. Sonrakiler peki?”

Bütün sırlarımız ifşa olmadan vardığımız için sevinçli, “Marketin önünde inelim,” diyorum şoföre. Elçin’le uğraşılmaz.

“Ev sokaktaysa gireyim abi,” diyor.

“Girme girme,” diye müdahale ediyorum hemen. “Fırsatını bulsam ben bile girmem oraya.”

Ücreti ödeyip iniyoruz. Beni söylediklerimden pişman etmemek için toplandıklarına neredeyse emin olduğum Feriköyspor’lu gençler gürültüyle caddeye çıkıyorlar o sırada. Hareket eden her şeyle diyalog, daha doğrusu didişme halindeler yine. Bizi es geçiyorlar ama. Mesafeyi korumayı bildik bugüne kadar. Semt aşinalığı lehimize işledi.

“Neydi o son söylediğin söz? Fırsatını bulsam girmem falan?”

“Fırsatını girsem bulmam, dedim.”

“Fıraaat!”

“Yahu kızım bunlar işte, ne olacak?” diyorum gürültücü kalabalığı göstererek. “Kurtuluş’un, kurtuluş olmayan manyakları.”

Apartmana giriyoruz. Merdivenlerden çıkarken ayak bileklerine vuruyorum parmaklarımla. “Yapmaaa,” diye hiç de itiraz tonu taşımayan bir sesle azarlıyor beni sözde.

“Hadi canım sen de!”

Durup dönüyor basamakların ortasında. İşaret parmağını sallayarak bir anne edasıyla konuşmaya başlıyor. Kıkırdamamak için tutuyor kendini: “Yapma, dedim, Fırat. Bak çok iştahlanıyorsun, çişin geliyor sonra.”

“Ay bunu söylemek için mi organize oldun o kadar?”

Anahtarı elinde sallayarak devam ediyor merdivenleri çıkmaya ve konuşmaya: “Herhalde yani. Bunlar en kritik dönemlerin senin. Çişini idareli kullanmayı öğrenmelisin.”

“İdare edemem anne,” diyorum hafif bağırarak, “idare edemem!”

Kahkahası apartmanda yankılanıyor. Üst kattan bir kapı aralandığı anda atıyoruz kendimizi içeri. Uzun, upuzun bir öpüşme sonra. Ama yine de bitiyor. Ve işte yine oldu. Allah kahretsin. Yine!

“Çişin geldi di mi?”

*

Karım bir köşede sızıp kaldıktan, onu zar zor yatağa taşıdıktan saatler sonra, neredeyse sabaha varmadan evvel son kez aradım Raşit’i. Telefonu kapalıydı. Yanlış anladığımıza, abarttığımıza yordum. Çocuk çoktan bilmem kaçıncı uykusuna dalmıştır bile. Yarın bir uyanacak, “Abiniz sizi kâbus gibi sürekli aramış,” diye bir mesaj. Tedirginlik de bizden bulaşıyor dünyaya. Ah Elçin, ah!

Balkonda son bir sigara içtim. Kaynağı belirsiz, yorgunluğu aşikâr bir uğultu vardı şehrin göğünde. Ya da dibinde. Kentler en dip noktasından fısıldar, konuşur, haykırır çünkü hep. Bu uğultuyla dalaşır gibi sık sık araya karışan korna sesleri de vardı. İnsanı klişelerden ürkütecek kadar güzel ve sonsuz kuş sesleri. Martılar. Birazdan sönüp gidecek hilâl. Daha neler neler… İnsan bir boşluğuna getirip de anlatmaya vakit bulsa hayatın tüm çaresizlikleri de eriyip gidecekti sanki. Yalnızca konuşarak, söylenerek, söyleşerek. Seslerle ve siluetlerle hemhal ve sade sevişmekten bitap, şu dünyada… Bu kadar. Olmaz mı? Doyurmaz mı? Duvarlara, “Umut, zaferden daha değerlidir” diye yazıp kaçan (bundan kaçılır mı?) Kürt çocukları yalan mı söylüyorlar? Söylemezler, söylemezler… neden söylesinler?

*

Parmaklarımın ucunda odaya girip sızdım yatağa nihayet. Ama tam uykuya hazırlanırken karanlık odanın içinde patlayıverdi aniden telefonun ışığı. Bir huzursuz aydınlık. Elimi ekranın üzerine kapattım önce Elçin’i rahatsız etmemek için ve tuş kilidi yeniden devreye girdiğinde yorganın altında sessizce baktım. “Yeni 1 mesaj”. Bunu görür görmez, soğukkanlı bir seri katilin umursamazlığının gölgesi yüzüme vurmuş gibi hissettim. Etim çekildi. Cinayete ya da ihanete hazırlanır gibi hazırlandım sonra. İç çamaşırlarımı bile değiştirdim. Eldivenimi, atkımı, beremi sarındım; çıktım sokağın karşısına. Yine de temkinli ve en az şehir kadar tetik.

Caddeye yönelip bir iki adım atmıştım ki, gördüm onu. Komşu bir apartmanın önündeki merdivenlere çökmüş. Küçücük bir oğlan çocuğu. Nerden baksan, otuz yaşında. Raşit. Kardeşim.

“Aşağı inebilir misin abi?” diye yazmıştı. İndim işte. “Ben de seni arıyordum sürekli Raşit,” desem mi? “Telefonun kapalıydı. Elçin tutturmuş, Raşit bize alındı herhalde erken ayrıldığımız için, diye… Saçma sapan şeyler işte. Yoksa kızdın mı sahiden? Beklese miydik sonuna kadar? Her şeyin sonuna kadar gitmek mi gerekiyor Raşit, sırf bir kere dünyaya adım atınca?”

Demedim bir şey. Başında dikilip bir sigara yaktım. Alacakaranlıkla sarınmaya başlayan sokağın iki yanına baktım. Bir ucunda boş bir taksi. Muhtemel ki şoförü uyukluyor içinde. Birazdan bir hayat kadınını alıp gidecek. (“Hayat kadını” da ne demekse? Bayılıyoruz böyle salak şeylere: Hayat kadını, sokak çocuğu, umut taciri… Zıkkımın kökü! ) İkisi de yol boyunca hiçbir şey paylaşmamış gibi davranacak. Kimse kimseye bir şey sormayacak. İstanbul’da yaşamanın birinci kuralı: Şahit yazılmayacaksın burada hayata.

Raşit’in yanına oturdum, elimdeki sigarayı ona uzattım. İstemem, der gibi bir hareket yaptı. “Ben mi görmedim abi?” dedi sonra. “Babam gelmemişti di mi bu akşam?” Düzeltti hemen, çok lazımmış gibi: “Dün akşam, dün akşam…”

Babam mı?

“Hayır,” dedim, “gelmemişti.”

Babam nasıl gelsin Raşit?

“Ben bekledim ama,” dedi. “Bazı günler bekliyorum böyle. Kafamıza kim soktu abi, bazı günleri?”

“Eğitim sistemi,” dedim. Sırıttım da bilmiş bilmiş. “Hep o sokuyor!”

“Mezun olurken de bekledim mesela, askere giderken… sonra, dönerken de. Hiç maç izlerken beklemiyorum ama.”

“Onlar alan dışı konular kardeşim,” dedim. “Onları okulda öğretmiyorlar.”

“Bazı günlere hep tören lazım di mi?” diye sordu.

“Evet,” dedim gülerek. “Müsamereler olmazsa olmaz bazı günler.” Ben ‘müsamere’ diyorum tabii. Daha yaşlıyım ya, ondan herhalde, ne bileyim.

Sözüm biter bitmez Raşit ağlamaya başladı birden. Benim de ağlamam gerekir mi? Ağlayamıyorum ki ben. Sıkıyorum bazan bunun için kendimi, midem ağrıyor bu sefer de, ama bir damla yaş yok. Sarılayım bari, dedim kendi kendime. Hiç olmazsa sarılayım. Babam düğününe gelmediği için ağlayan kardeşime sarıldım sımsıkı. Taksiciyi de uyandıracak bir kuvvetle kornaya basan gür ses, finali de görkemli bir küfürle yaptı. Biz iki küçük çocuk, saçlarımız kırlaşmış, bir binanın dibinde.

“Babamın geçerli bir mazereti var Raşit,” demek istedim kardeşime sarılırken. “Onu da anlamamız gerek. Öleli çok uzun zaman oldu çünkü. Yazık ona.”

Bir şey demedim tabii. Hiçbir şey demedim. Sarılmaktan kollarım ağrıdı ama.

EMRE DURSUN, 2012 – Ankara

Leave a Reply