#Arşiv
Belki derman bulamadım, belki de bir sebebi yoktu. Aynı günler geçmişin değil, bugünün sancılarıyla cebelleşiyorduk. Aslında, geçmişin yarattığı bugünün sancılarıyla demek daha doğru. Bu arşiv yazısını 12 Eylül günü paylaşamadım. Ama günün ne önemi var? Nasılsa, darbe devam ediyor!
E.D., Eylül ’24 – Grünberg

Baylar! Bin dokuz yüz seksen beşteyiz!
Bu dünyaya böyle yanlış doğmak, hazırlıksız düşmek, ‘ters gelmek’ can sıkıcı bir şeydir baylar! Ama öte yandan bu dünyaya bunca can sıkıcı yollardan düşmenin ağırlığı ve neredeyse doğuştan gelen bilgeliğiyle birlikte, tuhaf, hatta çoğu zaman komik bir hafifliği ve güzelliği de vardır. Belki de yazar tam da böylesi bir hâli anlatmak için yapmıştır “Varolmanın dayanılmaz hafifliği” tanımını. Bu dünyada yaşayan herkes öyle kolayından var olamaz ve işte o hafiflik de ancak var olabilmeyi göze alanlarda vardır. Öyle bakmayın, nedenini nasılını sorgulamayın,“Peki işe yarıyor mu?” gibi saçma bir soru sormayın, adamın da asabını bozmayın baylar! Siz önce şunun cevabını verin: “Siz Ruhi bey, nasılsınız?” Ve hatta, nedensiniz?
Baylar! İki bin dokuzdayız!
Üzerinden tam 29 yıl geçmiş bir darbenin sancısını hâlâ dipdiri duymak ölümcül bir şeydir! Ya da sadece ‘bir şeydir’ yani vak’a! Hem de yetişemediğin halde saçma bir bağ ve acımasız bir tesadüfle belki, yaşayanlardan, şahit olanlardan da ağır bir şekilde taşıdığın bir vak’a. Bu dünyada görmediğin bir darbenin, en ağır darbelerinden birini yemiş olmak çok sikindirik bir şeydir baylar!
Baylar! Tam tamına on iki eylül iki bin dokuzdayız!
Biliyor musunuz, böyle bir günde aklı başında kalabilmek ya mucizevî ya da tesadüfî bir şeydir.
Böyle günler insanı bakî gerçeklikleriyle sarsıp, kişinin berrak kalabilme ihtimaliyle bayarlar. Tamam mı, bayaRlar baylar?
O zaman, sonu, şiirin aslı; sonrası hakikât faslı!
Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi
Birazdan konuşacak
“Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.”
Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.
Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.
Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluuğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.
Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.
Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımal dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.
Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.*
12 Eylül 1980 darbesi yalnızca Türkiye’nin değil dünyanın da ‘en uzun ömürlü darbesi’ olma unvanına sahiptir. O tarihten bahsedilirken, “en acı etkilerini ve asıl korkunç yüzünü hemen değil de çok sonra göstermeye başladı” denir kimi zaman. “Çok sonra göstermeye başladığı etkilerin”, aynı zamanda çok uzun süre tedavülde kalacağı ise, o etkilerin ilk gösterimi başladığında dahi kestirilememişti kuvvetle muhtemel. Ama işte velhasıl, olan tam da bu.
Genleriyle oynanıp gelişimi engellenmiş şu kötünün kötüsü kadroya bakarken, bundan sonrasına dair umutlarınızın, daha önceki tecrübelerinizin gölgesinde bulanıklaşmasını engelleyemiyorsanız eğer (ki, buradan öyle görünüyorsunuz), darbe devam ediyor demektir. Hayattan daha hızlı yol alıyor, ölümden daha fazla hiçleştiriyor, bütün nefessizlik ihtimallerini dayatarak devam ediyor demektir üstelik. Tüm bu şartlar altında dışarıdaki çöplüğe küfretmekle boşaltamıyorsanız öfkenizi, darbe içinizde de kök salmayı sürdürüyor demektir. Koca bir postal konmuştur beyninizin tepesine, gözleriniz hakiden gayrısını seçemiyordur muhakkak ve artık soluklarınız dahi korkunç bir nizam içerisinde. Göz var, izan yok demektir sizde, bundan böyle…
İnsanlığın, insanlığınızın, insanlarınızın “bir küçücük kibrit kutusunun içinde dahi yok edilebilir” portatifliğe indirgenmesindendir, içerideki ve dışarıdaki bütün çürüklük: “Okus pokus”la yoklanıyordur artık bütün dirim, ölüm ve kalım seçenekleri. “Özgür ruhlu” esirlerin himayesi altında, hayatın her bir yerine kötücül bir biçimde sirayet etmiş karanlıktan yana besleyeceğiniz bir damla ümitte dahi boğulabilir kıvama gelmişsinizdir nihayet. Kazara ölürseniz, arkanızdan yalnız, “kurtuldu zaar” diyeceklerdir.
12 yıl boyunca yakasında taşıdığı 12 Eylül buhranını söküp atabildiğinde, babam, sadece kendini de hayattan aşağı atabilecek kadar derman bulabilmişti bedeninde. O kadar. Oysa 29 büyüktü 12’den; inanmayacaksınız ama, hâlâ büyük. Bir 12’nin sızısı, kanı, zehri 29 yıl boyunca kuşatmış da olsa her bir yanımızı, en nihayetinde bizim yirmi dokuzumuz büyüktü işte onların zalim on ikisinden. Beni kırmayın, kendinizi avutmayın, kimsenin (hele de Turgut Uyar’ın) dengesini bozmayın sahipsiz tohum kardeşlerim, gururlanacak bir “büyüklük” değil bizim zavallı yirmi dokuzumuzun büyüklüğü. Bir on ikinin bir yirmi dokuza vurabileceği en büyük darbeyi vurmuş olmasından duyduğumuz acının büyüklüğüdür kendisi… ve size bir şey söyleyeyim mi, yirmi beşten de büyüktür yirmi dokuz. İnanmadınız, değil mi?
Dışarıda bir çöplük var, biliyorum. Ve fakat, gözlerimizde de bir bulanıklık. Bütün her şeyin, ama aklınıza gelebilecek her şeyin anlamını yavaş yavaş, acı acı, siyah siyah yitirdiği bir noktada kalakalmamız bundan. Ondan değil ama, bundan! Çöplükten değil yani, bulanıklıktan. Ne zaman ki ferimiz, hakiye yem edildi bir 80 güzünde, işte o vakit çürümeye başladı yüreklerimizle beraber, gözlerimiz de. Dışarıda bir çöplük var, malûm. Ama korkarım, asıl çöplük içimizde. En dibimizde.
En derinimizde; on ikiyi de, yirmi beşi de, yirmi dokuzu da ve hatta eylülü de kendi zakkumunun kollarında zehirleyerek sarmalayıp büyümeye; hem aşağı, hem yukarı doğru kök salmaya devam ediyor bir darbe.
Bir çocuğu, durmaksızın dövüyorlar büyük ve acımasız bir yirmi dokuzun içinde. Bir baba, kendini eylülden ve hayattan aşağıya atıyor işte.
Sıkıysa bu saatten sonra, “sen türkülerini söyle”!
EMRE DURSUN
Eylül ’09, İstanbul – Kronik Muhalif
* Edip Cansever