Yeni Trend: Popülist Sol

Sol bitmedi.
Sadece başka bir dünyada, başka bir dilde konuşuyor artık.
Bu metin, o dilin şifrelerini çözüyor.

Sevgili Beyza Dut, çağımızın en karmaşık tartışmalarından birine — “solun kimlikten popülizme evrilişi” meselesine — berrak ve cesur bir bakış getiriyor.

Onun kaleminde tarih, siyaset ve vicdan birbirine dokunuyor; duygusal değil, düşünsel bir sorgulama hâline dönüşüyor.

Bu kıymetli makaleyi sadece bu sayfada okuyacak olmanız nedeniyle büyük bir heyecan ve onur duyuyorum. İncelikli, sürprizli ve cömert merhabasına aynı içtenlikle karşılık vererek, değerli arkadaşımın makalesiyle sizleri baş başa bırakıyorum.

Teşekkürler Beyza. Bu çağda hâlâ düşünmenin mümkün olduğunu hatırlattığın için.

E.D., Ekim ’25


Trump çağında solun yeniden doğacağını kim tahmin ederdi?
ABD’de sağ, liberal, muhafazakâr her kim varsa “woke” tartışmalarıyla meşgulken, solun kendisi bir kez daha kendi varlık nedenini hatırlamaya çalışıyor: Adalet mi? Eşitlik mi? Yoksa yalnızca mağdurları savunmak mı?

Bugün “sol” dediğimizde artık kimse 19. yüzyıl fabrikalarındaki işçileri, sendika salonlarındaki tartışmaları ya da Marx’ın ekonomik tahayyülünü düşünmüyor. Bunun yerine aklımıza kimlikler geliyor: LGBT+ hakları, ırkçılıkla mücadele, Filistin’e destek, iklim adaleti…
Hepsi değerli, hepsi insani; ama bu geçişin politik anlamı çok derin: Sol, sınıftan kimliğe evrildi. Ve belki de bu evrimin bedelini yine kendisi ödüyor.

Solun hikâyesi bir mekânla başlamıştı: 1789’da Fransa Ulusal Meclisi’nde kralcıların sağda, devrimcilerin solda oturmasıyla. “Sol” o günden beri statükoya karşı olanın adı oldu. 19. yüzyılda emekçi sınıfların sözcüsüydü; 20. yüzyılda anti-emperyalist hareketlerle birleşti. 1960’ların Latin Amerika’sında, 1970’lerin Türkiye’sinde ve 1980’lerin Avrupa’sında “sol” dendi mi, akla sömürüye karşı duran örgütlü bir sınıf mücadelesi gelirdi.

Ama Berlin Duvarı yıkıldığında, yalnız duvar değil, “sınıf” da çöktü. Kapitalizmin küresel zaferi, solun kendine yeni bir alan açmasına neden oldu: kimlik siyaseti. Kadın, siyah, göçmen, queer kimlikler artık sınıfın yerini aldı. Eşitlik mücadelesi üretimden değil, görünürlükten geçti.

Bu dönüşümün en sembolik göstergesi Filistin’dir. Bir zamanlar Filistin davası, emperyalizme karşı verilen küresel bir mücadelenin parçasıydı; FKÖ’nün silahlı direnişi, Latin Amerika’dan Asya’ya kadar solun “ortak davası” sayılırdı. Bugün ise Filistin, çoğu zaman bir vicdan göstergesi olarak var: “Filistin yanlısı olmak” kimliksel bir beyan, hatta sosyal medyada ahlaki bir etiket hâline geldi.
Hakiki dayanışmanın yerini, “hangi tarafa ait olduğun”u gösteren bir jest aldı.

Bu, solun zayıflığı değil belki ama yönünü şaşırmasının bir işareti. Çünkü hakikaten Filistin davasına inanan bir sol, aynı zamanda işçilerin, göçmenlerin, evsizlerin ve emeğin de davasına inanmak zorundadır. Oysa bugünün popülist solu, duygular üzerinden konuşuyor; ekonomik adaleti değil, kimliksel adaleti merkeze alıyor.

“Gazze hakkında düşünmek” yalnızca bir insani refleks değil; tarihsel, yapısal ve politik bir muhakeme gerektiriyor. Çünkü 7 Ekim 2023’ten itibaren yaşananlar, yalnızca İsrail–Hamas çatışması değil, küresel güç ilişkilerinin yeniden konumlanması anlamına geliyor.

Şunu açalım biraz:

7 Ekim saldırısı, Hamas’ın yıllardır görülmemiş bir askeri çıkışıydı; ancak hemen ardından gelen İsrail karşı saldırısı, ABD’nin koşulsuz desteğiyle birleştiğinde, bu olay bir “meşruiyet savaşına” dönüştü. Peki ama kimdi bu Hamas? Hamas, bugün hem Filistin’in fiili yönetim gücü (Gazze’de) hem de uluslararası sistem tarafından terör örgütü olarak tanımlanan bir yapı.
Bu çelişki, aslında Filistin’in iç siyasetini ve küresel güçlerin stratejik manipülasyonlarını anlamak için anahtar bir düğüm. Kurucusu Şeyh Ahmed Yasin’dir. Yasin, Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketinin Filistin kolunu temsil eden bir din adamıydı.
Yani Hamas’ın kökeni laik bir ulusal hareketten değil, İslami bir cemaat geleneğinden gelir.
Kuruluş manifestosu, Filistin’in kurtuluşunu İslami bir cihad olarak tanımlar — bu yüzden Filistin Kurtuluş Örgütü’nden (FKÖ) çok farklı bir ideolojik zemindedir. Bu noktada ironik ama tarihsel olarak kanıtlanmış bir gerçek var:
İsrail devleti, 1980’lerin sonlarında Hamas’ın güçlenmesine dolaylı biçimde izin verdi.
Sebep şu: FKÖ’nün lideri Yaser Arafat, laik, ulusalcı ve uluslararası alanda tanınan bir figürdü. İsrail, Arafat’ı muhatap almak zorunda kalıyordu.
Bu nedenle Hamas gibi daha dinsel ve parçalı bir yapının güçlenmesi, Filistin direnişini bölmek açısından İsrail’in işine geliyordu.
Dolayısıyla Hamas, ilk yıllarında “İsrail tarafından görmezden gelinen, hatta dolaylı biçimde teşvik edilen” bir aktördü.

Hamas 1990’lardan itibaren, özellikle intihar saldırılarını Filistin direnişinin bir yöntemi olarak benimsedi. Bu saldırılar çoğunlukla sivilleri hedef alıyor, dolayısıyla uluslararası kamuoyunda büyük tepki çekiyordu. ABD ve AB bu dönemde Hamas’ı “terör örgütü” listesine aldı.
Ama bu tanımın politik bir yönü vardı: Aynı dönemde İsrail, devlet şiddetini “meşru müdafaa” olarak sunuyordu. Filistinli örgütlerin her biri “yasadışı” kategorisine sokuluyordu. Yani “terör örgütü” tanımı, yalnızca şiddet biçimiyle değil, kimin şiddeti meşru sayıldığıyla ilgiliydi.

2006’da Filistin’de yapılan demokratik seçimlerde Hamas, beklenmedik şekilde birinci parti oldu. Rakibi El Fetih (FKÖ’nün ana partisi) yolsuzluk ve yozlaşma suçlamalarıyla güven kaybetmişti. Hamas oyların %44’ünü alarak hükümeti kurdu. Bu, Batı için büyük bir şoktu:
ABD ve AB, “demokrasi” dedikleri süreçte halkın İslamcı bir örgütü seçmesini kabul etmedi.
Hemen ardından Batı yardımları kesildi, Filistin iç savaşa sürüklendi. Sonuç; Batı Şeria’da, El Fetih’in kontrolünde (Mahmud Abbas yönetimi), Gazze’de, Hamas’ın kontrolünde (2007’den beri). Hamas 2007’den bu yana Gazze’de de facto bir yönetim kurdu. Ancak İsrail ve Mısır’ın ağır ablukası altında yaşıyorlar. Gazze’nin elektriği, suyu, gıdası, ilaç girişi büyük ölçüde İsrail kontrolünde. Bu durum, Gazze halkının günlük yaşamını dayanılmaz hale getiriyor.
Hamas, bu koşullarda hem devlet benzeri bir idari otorite hem de direniş örgütü kimliğini sürdürüyor. Batı açısından bu ikilik sorunludur. Hamas, Filistin halkının bir kısmı tarafından meşru temsilci olarak görülen, İsrail ve Batı tarafından terör örgütü sayılan, hem yönetici hem de direnişçi bir yapıdır. Ama asıl mesele şu: Hamas’ın varlığı, Filistin’in bölünmüşlüğünü kalıcı hale getirdi.
Ve İsrail, bu bölünmüşlüğü stratejik olarak kullanıyor; çünkü birleşik bir Filistin siyasal olarak çok daha güçlü olurdu.

Gelelim tekrar 7 Ekim sonrasına: Bu süreçte ABD ve Batı medyası, “terörle mücadele” söylemini yeniden aktive etti. Yani soğuk savaş sonrası çerçeve yeniden sahneye çıktı: kim “medeniyetin” tarafında, kim “barbarlığın” yanında. Bu da “Filistin yanlısı olmak” meselesini basit bir empati konusundan çıkarıp jeopolitik bir pozisyon hâline getirdi. Bugün Filistin’e destek, aslında ABD merkezli küresel sistemin dayattığı değerler zincirine karşı bir itiraz biçimi. Ama bu itiraz, solun kendi tarihsel hattıyla buluşmadığında, duygusal ve tepkisel bir slogana dönüşüyor. Gerçek bir Filistin yanlılığı, yalnızca “Gazze’de çocuklar ölüyor” tepkisinden ibaret olamaz.
Bu duruş, 1948 Nakba’sını, Oslo sürecinin başarısızlığını, FKÖ’nün devrimci ve laik hattını, Hamas’ın yükselişini ve Arap rejimlerinin sessizliğini okumayı gerektirir.

Bu da bizi yeniden solun köklerine götürür: 1960–70’lerde Filistin davası, Küba’dan Fransa’ya, Türkiye’den İtalya’ya kadar anti-emperyalist mücadelenin ortak diliydi. Filistin kamplarında Latin Amerikalı gerillalar, Yunan direnişçileri, Türk devrimcileri eğitim alırdı. O dönem Filistin, “mazlum” değil, devrimci özneydi. Bugünse o özneleşme hâli kayboldu; yerini mağduriyet temsiline bıraktı. Dolayısıyla “hakiki Filistin yanlılığı” bir duruştan ziyade, bir yön şaşırtma hâline gelebiliyor: ABD destekli söylemler, dayanışmayı sistem içi bir “vicdan temizleme” ritüeline dönüştürüyor. ABD’nin politikası burada ironiktir: hem İsrail’e sınırsız askeri destek verir, hem de Batı kamuoyuna “insani yardım” görüntüleri sunar. Bu, kapitalizmin “etik vitrinini” kurma biçimidir, eleştiri alanı dahi yönetilir. Filistin’e destek kampanyaları bile bu denetim ağında anlamını yitirir.

Solun bu noktada yapması gereken şey, “ABD karşıtlığı”nı değil, ABD’nin ürettiği anlam rejimlerinin nasıl işlediğini çözümlemektir. Bugün solun bir kısmı Filistin’e destek verirken, bunu küresel medya estetiği içinde yapıyor: afişler, semboller, TikTok videoları, “Fromtherivertothesea” sloganları… Ama aynı sol, küresel silah endüstrisinin, teknolojik denetim ağlarının, yapay zekâ destekli savaşların nasıl işlediğini tartışmıyor. Yani dayanışma duygusu var, ama analitik derinlik yok.

Peki gerçek bir sol duruş ne yapardı? Öncelikle, İsrail’in Gazze’deki operasyonlarını eleştirirken aynı anda Hamas’ın siyasal İslamcı otoriterliğini de sorgulardı. ABD’nin stratejik hamlelerini teşhir ederken, Filistin’in kendi iç sınıf yapısını ve yönetim zaaflarını da analiz ederdi.“Direniş estetiği” yerine direnişin yapısal anlamını tartışırdı.

Yani hakiki Filistin yanlılığı, bir “kimlik pozisyonu” değil, bir tarihsel analiz pratiği olurdu.

Filistin davası, bir halkın özgürlük mücadelesi olduğu kadar, kapitalist dünyanın vicdan üretim makinesine de dönüşmüş durumda. Kimi zaman bir moda, kimi zaman bir meydan afişi, kimi zaman da bir sosyal medya trendi… Ama hakiki bir Filistin yanlılığı, Gazze’nin ötesine bakabilmeyi; Washington’dan Riyad’a, Moskova’dan Tahran’a kadar çıkar ilişkilerini çözümleyebilmeyi gerektirir. Bu olmadığında Filistin, vicdanı rahatlatan ama sistemin devamını sorgulamayan bir etik simgeye indirgenir.

Avrupa’da ve ABD’de yeni bir sol dalga yeniden doğuyor, ama bu kez alıştığımız biçimde değil.
İrlanda’da Connolly sendikal geçmişin mirasını sosyal adaletle birleştirirken, Hollanda’da Rob Jetten merkezci, çevreci bir çizgide “modern ilericiliği” temsil ediyor.
ABD’de ise Zohran Mamdani gibi genç demokrat-sosyalistler, yerel siyasette kira, sağlık ve konut sorunlarını merkeze alarak kimlik siyasetinin dışına çıkmaya çalışıyor. Bu isimlerin ortak noktası: dijital çağın içinden konuşuyorlar. Sosyal medya onların kürsüsü, kısa videolar onların bildirisi.
Ama bu da beraberinde bir risk getiriyor: sosyal medya kadar hızlı yükselen, sosyal medya kadar çabuk unutulan hareketler.

Ancak tarih bize popülist solun ömrünün çoğu zaman kısa olduğunu gösteriyor.
Yunanistan’da Syriza bir umut dalgasıyla iktidara geldi ancak sonrasında kendi yükü altında çöktü. Popülizm, solun enerjisini artırıyor ama sürekliliğini azaltıyor.

Batı kamuoyunda bugün Filistin meselesi de artık bir etik gösteri alanına dönüşmüş durumda. ABD’de Demokrat Parti’nin genç seçmenlere göz kırpan “Gazze hassasiyeti”, Beyaz Saray’ın İsrail’e kesintisiz askeri desteğiyle yan yana durabiliyor. Washington’un Filistin için düzenlediği yardımlar, bombalanan bölgelerin yeniden inşası için değil, çoğu zaman kendi imajını tamir etmek için yapılıyor. Bu, vicdanın medyatikleşmesidir — acının estetiği siyasetin yerine geçmiştir.

Oysa aynı ABD, Rusya’nın Çeçenistan’daki yıkımına, Suriye’deki bombardımanlarına ya da Ukrayna’daki sivil kayıplara gösterdiği tepkiyi hiçbir zaman aynı ölçekte tutarlı biçimde sergilemedi. Dahası, Esad rejiminin kendi halkına karşı yürüttüğü işkence politikaları ve binlerce kaybın yaşandığı hapishane sistemleri, bugün hâlâ yüzeysel biçimde geçiştiriliyor.

Eğer vicdan evrenselse, neden Gazze sokaklarında yankılanan öfke, Suriye’nin Duma’sında, Çeçenistan’ın Grozni’sinde ya da Sudan’ın Darfur’unda aynı yankıyı bulmuyor? Bu çelişki, Filistin meselesinin gerçekten adalet arayışı mı, yoksa popüler bir direniş imgesi mi olduğuna dair kuşkuyu büyütüyor.

Amerika’da sol kavramı artık neredeyse “woke” kelimesiyle eş anlamlı hale geldi.
Başlangıçta uyanıklık, farkındalık anlamına gelen bu kelime, zamanla karikatürleşti: aşırı hassas, aşırı kimlikçi, aşırı tepkisel bir kültürü temsil eder oldu. Bir kısım genç bu hareketten ilham alırken, bir o kadarı da bundan bıktı.
ABD’de yükselen aşırı sağ, aslında solun bu kültürel dönüşümünün bir yan ürünüdür.
Çünkü “woke” solun aşırı kimlik vurgusu, sınıf temelli öfkeyi bastırmış; işsiz, dışlanmış beyaz erkekleri Trump gibi figürlere yöneltmiştir. Bu, Varoufakis’in tanımladığı teknofeodal dünyada bir denge arayışıdır: insanlar platformların algoritmik eşitlik vaatlerine değil, otoriter ama tanıdık güç figürlerine sığınmaktadır. Ve işte tam burada, Trump gibi figürler yeniden güç kazandı.
Yani, solun aşırı kültürelleşmesi, sağın yeniden politikleşmesine yol açtı.

Yanis Varoufakis, 2023’te yayımladığı Technofeudalism: WhatKilledCapitalism kitabında iddialı bir tespit yapar: “Kapitalizm öldü; yerine, BigTech şirketlerinin yönettiği bir teknofeodal düzen geldi.” Varoufakis’e göre artık üretim araçları değil, erişim araçları önemlidir. Facebook, Amazon, Google, Apple ve TikTok gibi platformlar, klasik kapitalist pazar rekabetini ortadan kaldırarak bir tür dijital feodal düzen kurmuştur. Bizler bu düzende artık vatandaş değiliz, veri köylüleriyiz.
Emek değil, dikkat üretiriz; maaş değil, algoritmik görünürlük kazanırız. Ve bu sistemde solun klasik araçları; sendika, parti, grev etkisizleşir çünkü sömürü artık üretim alanında değil, veri dolaşımında gerçekleşir.

Sol’un ölmediğini biliyoruz; ama artık başka bir dünyada yaşıyor. Bu dünya, Trump’la, TikTok’la, savaşlarla, algoritmalarla şekilleniyor. Sol da artık aynı hızda tepki veriyor, ama belki de bu hız onu kendi köklerinden koparıyor. Sınıf mücadelesinden kimlik siyasetine, kimlik siyasetinden popülist slogana uzanan bu yolda, solun yeniden düşünmesi gereken soru şu: Eşitliği kimin için, nasıl istiyoruz? Filistin için mi, işçiler için mi, yoksa kendi vicdanımız rahat etsin diye mi?

Gerçek sol, belki de bir kimlik değil; bir sorumluluk biçimidir.
Ve o sorumluluk, popülizmin ışıltısında değil, adaletin sabrında saklıdır.

BEYZA DUT
Güz ’25

%s: blok türünü yada stilini değiştir

Daha fazla bloğunu 9 konumundan 8 konumuna taşı

Daha fazla bloğunu 9 konumundan 10 konumuna aşağı taşı

Alternatif, bir seçenek midir, zorunluluk mu?

O, artık bu sayfanın misafiri değil, en güçlü ortaklarından biri. Bu nedenle belki de hiçbir girizgâha kalkışmadan şunu söylemem yeterli olabilirdi: Ey ahali, uyanık olun, mekânın sahibi geldi!

Yine de birkaç kelâm etmeden geçemeyeceğim: Toplumun “tek doğru” sanısıyla ördüğü kalıpların arasından geçerek, insan yaşamının kırılgan, çok yönlü ve bazen de zorunlu olarak “alternatif” akışlarını görünür kılan bu güçlü metin tartıştığı meselelerin yanı sıra; yazarının o karakteristik imzasının taçlandığı yakınlığıyla da bizi yine ilk elden suyun içine çekiyor.

Sevgili Beyza Dut bu makalesinde aileden devlete, cemaatten medyaya kadar uzanan görünür–görünmez tüm bağları yeniden sorgulatırken; sosyal ağların koruyucu olduğu kadar dışlayıcı, dayanışmanın kapsayıcı olduğu kadar hiyerarşik, “normal” addedilen yaşamın ise çoğu zaman kırılgan ve parantezli olduğunu hatırlatıyor.

Bu yazı, birlikte yaşama pratiğini romantize etme tuzağına düşmeden ailesinin çatlaklarında kaybolan, bir cemaati terk ettiğinde dışlanan, dayanışma ağlarının dışında kaldığı için hayatta kalma stratejilerini kendi sezgisiyle kurmak zorunda kalan insanların sessiz gerçekliğini anlatıyor.

“Mekânın sahibi”, kendi teorik izleğini tutarlı bir biçimde kurarken bizi de tartışmaya iştahlandırmayı istikrarla sürdürüyor.

Söz, yeniden Beyza Dut‘ta… İyi ki!

E.D., Kasım’25

Alternatif Yaşamlar: “Sapma” ya da “Hata” Algısı

Toplumsal normlar, bireyleri belirli yaşam tarzları ve davranış kalıpları üzerinden değerlendirerek bazılarını dışarıda bırakma eğilimi taşır. Bu süreç, bireyin kendi benliği ile toplumun beklentileri arasında bir gerilim yaratır; söz konusu gerilim çoğu kez korku, kaygı ve uyumsuzluk hissi olarak açığa çıkar.

Toplumsal bağlardan söz ederken çoğu zaman gözden kaçan kritik bir varsayım; herkes için sabit, otonom işleyen, kesin ve tekil bir toplum yapısı varmış gibi konuşulması; sanki hepimiz aynı düzene, aynı aile yapısına, aynı yaşam biçimine, fiziksel, zihinsel ya da ruhsal düzeyde aynı “gerçeklik sistemine” dahilmişiz gibi…

Kimileri için aile gerçekten bir dayanaktır; kimileri içinse bir tür çatlaklar ağıdır. Bazı toplumlarda dayanışma güçlüdür; bazılarında görünmez rekabetler, kıyaslamalar, tarihsel yükler dayanışmanın yerini alır. Kimi insanlar için sosyal bağ bir güvenlik duvarıdır; kimileri içinse tehlikenin ya da dışarıda bırakılmanın ta kendisidir.

Bu nedenle “insan, sosyal bağlarıyla güvendedir ya da kendi halkıyla birlikte her türlü zorluğa tahammül etmelidir” gibi ifadeler, iyi niyetli olsa bile, gerçeğin yalnızca küçük bir bölümüne temas eder. Haysiyet, tahammül, sabır, dayanışma gibi kavramlar her durumda aynı biçimde işlemez; yaşam kendisini bu kavramlara göre şekillendirmez. Aksine, bu kavramlar çoğu zaman yaşananların gerisinde kalır; durumların karmaşıklığını açıklamaya yetmez. Yaşam sistemin otonom yapı beklentisinden öte, manuel, el yordamıyla, sezgiyle, her durumun biricikliğinde ilerliyor…

Çünkü insan hayatı, tek bir değerler setine indirgenemeyecek kadar çok katmanlıdır. Geleneksel ahlak da, dini ölçütler de, kültürel normlar da, hukuki kabuller de, psikolojik açıklamalar da belli bir çerçeve sunar; fakat bu çerçevelerin hiçbiri tüm durumlara yanıt veremez. Kimse yalnızca bir normun, bir değerin, bir kültürel aktarımın içinden akmaz. İnsan yaşamı çoğu zaman anlık yön değişimleriyle, “her durumun kendi koşullarının içinden” ilerler.

İşte bu yüzden tekil bir toplumsal gerçeklikten söz etmek neredeyse imkânsızdır.
Her ailenin iç örgüsü farklıdır.Varsayılan tekil toplum modeli; sağlam bir aile yapısı, sorumlulukların paylaşıldığı bir komünite, değerlerin güvenilir bir zemin oluşturduğu bir ilişkiler ağı, çoğu zaman teorik bir çerçeveden ibarettir. Gerçeklik ise daha akışkan, daha kırılgan ve daha parçalıdır.

Aile, sülale, hemşehri grubu, cemaat, parti çevresi gibi aidiyet halkaları içine giremeyen kişi için sosyal bağ koruyucu değil, engelleyici hale gelir. Sosyal bağların gücü, dışlayıcılığıyla aynı anda artar. İç grubu korur. Dış grubu görünmez yapar, hatta tehlikeli sayar. Çünkü bağın güçlü olması, kapsayıcı olduğu anlamına gelmez. Kötü ya da dışlayıcı bağlar da güçlüdür. Bağlar, karşılıklılık talep eder. Bağın dışına düşmek suçlanarak olur. Dayanışma, kişinin özgürlüğünü kısıtlar.  Yardım, çoğu zaman güç ilişkisini yeniden üretir.  Parçalanmış bir aileyi göz önünde bulunduralım- isterseniz buna bir “sapma” ya da “hata” deyip işin içinden çıkalım, ama yine de aile dışına düşen birey tamamen savunmasız kalır.  Hemşehri ağına dahil olmayan biri iş bulamaz. Bir cemaatten kopmak, sosyal ölüme eşdeğerdir. Güçlü bağlar, dışarıdakilere karşı neredeyse geçirimsizdir. Sosyal bağların gücü toplumu ya da bireyleri değil “biz” grubunu korur.

Dolayısıyla asıl mesele, toplumun “nasıl olması gerektiği” değil; insanların gerçek hayatlarında karşılaştıkları çeşitlilik, biriciklik ve kırılganlık içeren koşulları görebilmektir. Yaşam, tek bir doğruya değil; çoklu seçimlere, mecburiyetlere, sapmalara, alternatiflere açılır. Ve bu açılım pek alâ insanın insanca varoluşunun zeminidir. Bu koşulları görmezden gelerek herkesi asgari bir koşulda varsaymak bilinçli yada bilinçsiz bir ayrımcılık doğurur.

Ayrımcılık, çoğu zaman normal koşullarda görünmez bir tarafsızlık perdesi altında kalır; ancak belirsizlik, kriz ya da “anormallik” anlarında dezavantajlı olanlardan hızla uzaklaşma eğiliminde belirginleşir. Bu eğilimin zemininde, insanların tanıdık ve alışıldık olanın dışına çıkmaya dair yaşadığı temel güvensizlik ve “alışılmış olanın ötesiyle karşılaşma” kaygısı yer alır.

Tarihsel perspektiften bakıldığında, toplumların gelişimi hiçbir zaman tek bir yaşam biçiminin sürekliliği üzerinden gerçekleşmemiştir. Farklı yönlere giden yaşamların, alışılmış kalıplardan sapmaların ve toplumsal sınırların ötesinde var olan deneyimlerin hemen her dönemde toplumları dönüştürücü bir rol oynadığı görülür. Dolayısıyla “sapma” olarak adlandırılan davranış ve tercihlerin, toplumsal gelişmenin yalnızca bir istisnası değil, çoğu kez onun itici dinamiği olduğu söylenebilir.

Birlikte Yaşamak ve Sıradışı Olanın Konumu Üzerine

Toplumlar çoğunlukla merkezi, düzenli ve “makul” olanı koruma eğilimindedir; bu da normatif sınırların dışında kalan birey ve grupların değersizleştirilmesine yol açabilir. Oysa yaşamın işleyişi tek bir çizgiye indirgenemez. Canlılığın doğası çeşitlilikle sürer ve toplumların yenilenme kapasitesi de büyük ölçüde bu çeşitlilikten beslenir.

Normların dışında konumlanan bireylerin ve yaşam biçimlerinin görünmez kılınması, toplumların kendi potansiyel yenilenme imkânlarını fark etmesini güçleştirir. Böyle durumlarda, dışarıda kalanların değil, dışlamayı tercih eden yapıların yoksullaştığı görülür; çünkü dışlanan grupların taşıdığı deneyim, sezgi ve alternatif bakış açıları toplumsal bütünlüğün önemli unsurlarından biridir.

Toplumsal dışlanma yalnızca büyük grupların, devletlerin veya ana akım kültürün ürettiği bir mekanizma değildir. Bazen en küçük toplumsal birim olan aile bile kendi içinden bir bireyi görünmez kılabilir. Ve bu görünmezlik büyük bir ideolojik dışlamadan çok daha sarsıcı olabilir.

Bu durum “kendi düşen ağlamaz” gibi sözlerle hafife alınamayacak kadar karmaşıktır. Aile, akrabalık ve yakın çevre gibi güçlü sosyal bağlar, her zaman dayanışmayı otomatik olarak üretmez; kimi zaman tam tersine rekabet, kıskançlık, yorgunluk, tükenmişlik ve karşılıklı beklentilerle dolu gerilim alanlarına dönüşebilir.

STK deneyimlerinde gözlemlenen çarpıcı deneyimlerden biri insanları tanımadıklarıbirine, bir gruba ya da ülkeye yardım konusunda organize olmaya ikna etmek yakınları için aynısını yapmalarını sağlamaktan daha kolay. Bu yalnızca bireysel bir çelişki değil; sosyolojide sıkça tartışılan bir olgudur. Uzak olan, duygusal açıdan daha nötrdür; beklentisizdir. Yakın olan ise hem geçmişin yüklerini hem de geleceğe dair sorumlulukları taşır. Eskiden “sosyete neden bir yardım yapmak için parti verir” meselesini anlayamazdım. Mesele şu ki insanları bir araya getirmek, nahoş bir gerçeğe bakmaya zorlamak ya da bağış toplamaya ikna etmek, kısacası konfor alanına dokunmadan dayanışma yaratmak gerçekten zor. Parti bu zorluğa bir dayanak çerçevesi sunar; bağış bir görev değil bir etkinlik parçası olur. Yani aslında “iyiliğin bile paketlenmesi” gerekir kimi zaman.

Asıl ilginç olan ise şu:paradoksal bir şekilde, insanlar tanımadıkları birinin iyi olmasına sevinirken, yakınındaki birinin iyiliğine katlanmakta zorlanabiliyor. Bu durum ne yalnızca “zenginlik/yoksulluk psikolojisi”yle açıklanabilir ne de kültürel bir anomali olarak görülebilir. İnsan ilişkilerinin gerilimli doğasının, kıyaslama mekanizmalarının, aile içi hiyerarşilerin ve bilinçdışı rekabetlerin bir parçasıdır. Sosyal ağ denilen olgu aynı zamanda herkesi homojen tutmakla, kimseyi -kişinin kendi hayrına, karakterine, potansiyeline “rağmen” dahi olsa- dışarıda bırakmamakla da ilgilidir.

Ve evet, bugün pek çok insanın yabancılara, uzak ülkelere, dışarıdaki kitlelere yardım etmeyi daha “kolay” bulmasının nedeni budur: Uzak olan daha az karmaşık, daha az yüklüdür. Yakın olan ise hem duygusal hem de tarihsel bir bagaj taşır.

Bu olgu, alternatif yaşam formlarının neden yalnızca kültürel bir merak değil, aynı zamanda bir zorunluluk olduğunu da gösterir. Çünkü insanlar her zaman aynı sosyal bağların içinde var olamaz; gerek ağın/sistemin kendi iç çürümelerinden, gerekse dönüşen ihtiyaçlardan ya da doğal farklılıklardan ötürü;bazen yeni mekânlara, yeni ilişki biçimlerine, yeni dayanışma modellerine ihtiyaç duyarlar.

Yoldan Çıkanlar ve Toplumsal Zenginlik

Toplumsal sınırların dışında kalanların çoğu, deneyimlerinin niteliği gereği empati, kırılganlık, deneme-yanılma ve yaratıcılık gibi insan deneyiminin temel katmanlarına daha açık hale gelir. Bu nitelikler, toplumsal bağların yanında; görünmez zarafetlerin ve duyarlılıkların güçlenmesini sağlayan önemli kaynaklardır.

Bu nedenle, sıradışı görünen yaşamların toplumsal yapıya kattığı zenginlik, yalnızca bireysel farklılıkların tanınması bağlamında değil, toplumların yenilik üretme, krizlerle baş etme ve kendi sınırlarını yeniden düşünme kapasitesi açısından da önem taşır. Normun dışındaki her yaşam, toplumsal düzenin eksik bıraktığı bir imkânı görünür kılar.

Sonuç olarak, dışarıda kalanların toplumdan kopukluğu kadar, toplumun da dışarıda bıraktıklarından uzaklaşmasının bedeli vardır. Çeşitliliğin tanınmadığı yerde hem dışarıdakiler hem de içerdekiler eksilir.

“Birlikte yaşamak”, özünde eşitlik ve karşılıklılık ilkesine dayanır. Herkesin kendi öz-değeriyle yer aldığı, bağımlılık değil ortaklık ilişkilerinin kurulduğu bir yaşam formudur. “Birbirine muhtaç yaşamak” ise çoğu zaman güvencesizliğin, ihtiyaç üzerinden kurulan hiyerarşilerin ve aidiyet baskılarının zeminidir. İnsanlar birbirine mecbur olduğunda, sosyal bağlar güçlenmiş gibi görünür ama aslında bu bağlar kırılgandır, sürekli olarak “bizden olan” ve “bizden olmayan” ayrımına ihtiyaç duyar. Çünkü muhtaçlık duygusu, dayanışma kadar dışlamayı da doğurur.

Böyle bir düzende, kim “kapı dışarıda kalırsa” onun hikâyesi artık toplumun parçası sayılmaz. Hikâyesi duyulmayan, anlatılmayan, kaydedilmeyen insanlar çoğalır; ancak sosyal gerçeklik de onların sessizliği üzerine kurulur.

Güncel medya ortamında dolaşıma giren içeriklerin önemli bir bölümü, toplumsal gerçekliği yansıtmak yerine, belirli ürünleri, gündemleri ya da duyguları dolaşıma sokmayı amaçlayan bir üretim mantığı içinde şekillenir. Hikâye anlatımı ile pazarlama stratejileri arasındaki sınır giderek belirsizleşirken, medya okuryazarlığı her birey için zorunlu bir yetkinlik hâline gelir

Kepplinger (1959)’e göre, “gazeteciler, olayları belirli özelliklere sahip olduğu için değil, belirli araçsal karaktere sahip olduğu için seçmekte ve onları sürekli vurgulamaktadır.”

Gazeteci, sübjektif etki yaratmak amacıyla bilgi’yi değil, enformasyon’u öne çıkarmakta ve bunu araçsallaştırarak, güncelleştirmektedir. Çünkü ister ana akım olsun ister sosyal medya, şu ya da bu biçimde bir temsil sorunu yaşanmaktadır. Ancak bu temsil sorununun çözümü medyanın kapsamından biraz daha fazlasının dönüşümünü içermektedir.

Iain Chambers’ın Göç, Kültür ve Kimlik üzerine çalışmaları, temsili yalnızca siyasal bir araç veya estetik bir ifade alanı olarak değil, sürekli bir inşa, yorum ve yeniden tanımlama süreci olarak ele alır. Chambers eserinde göçe, kimliğe, müziğe, kültüre, seyahate ve marjinalleştirilmeye dair konulara dilbilimsel ve tarihsel analiz ile yaklaşmaktadır. Chambers’a göre özne, sabit ve tarih dışı bir figür değil; hafızanın, dilin ve tarihsel süreçlerin kesişiminde sürekli olarak yeniden kurulan geçici ve olumsal bir figürdür.

Bu bağlamda kimlikler de sabit kategorilerin değil, kültürel konuşma koşullarının, dilsel kalıpların ve tarihsel mirasın kesişiminde ortaya çıkan, sürekli biçimlenen yapılar olarak anlaşılmalıdır. Bireylerin “otantik” deneyimi, ancak bu geçici ve çok katmanlı sahnede anlam kazanır.

Chambers’ın“marjinallere gösterilen dikkatte merkezdeki iktidarın görünmez kalması” yönündeki tespiti, temsili yalnızca dışarıdan içeriye doğru bir eklemlenme süreci olarak değil, merkezin kendi iktidar yapılarını görünür kılmayı gerektiren bir süreç olarak okur.

Toplumsal İnşa: Sessizlik ve Temsilin Kesişiminde

Birlikte yaşamak ile birbirine muhtaç yaşamak arasındaki fark, yalnızca sosyal ilişkilerin niteliğini değil, aynı zamanda temsil edilen ve edilmeyen hikâyelerin toplumsal gerçekliği nasıl kurduğunu da açığa çıkarır. Medyanın seçiciliği, enformasyonun araçsallaşması ve temsil süreçlerinin tarihsel niteliği bir araya geldiğinde, dışlananların sessizliği hem toplumsal düzenin hem de epistemik yapıların en belirleyici unsurlarından birine dönüşür.

Temsil, sessizlik ve görünürlük arasındaki bu ilişki, toplumsal gerçekliğin nasıl kurulduğuna dair daha derin bir sorgulamayı gerektirir. Toplumların gelişimi, merkezdeki yapıların değil, çoğu zaman sınırın ötesinde kalanların deneyimlerinin sunduğu alternatif yönelimlerle mümkün olur; sosyal gerçekliğin inşası da bu çokluk ve hareketlilik içinde anlam kazanır.

Temsil edilmeyenler derken kastedilen yalnızca göz göre göre işaret edilebilen marjinaller olmak zorunda değil; hayatın “normal” addedilen işleyişinin dışına düşmüş ama bunu bir tercihle, zorunlulukla, duygusal engellerle, ailevi zorluklarla veya psikolojik yüklerle yaşayan, görünürlük talebi bile olmayan çok daha geniş bir insan topluluğu. Bunlar; ayrılmış ama yine de farklı yerlerden bağ kurmak için çabalayan aileler, birlikte yaşamayı başaramamış ama bir arada kalmaya çalışan kırılgan ilişkiler, kendi feragatleriyle sessizce ayakta duranlar, görünüşte “güçlü sosyal bağlar” öven toplumun aslında duymadığı ve desteklemediği kişiler, psikolojik yükü taşıyan ama onun adına herhangi bir kolektif dayanışma bulamayanlar ve toplumun “bağ” diye kutsadığı şeyle zarar gören, şiddete, manipülasyona ya da baskıya maruz kalanlar vs. olabilir. Ne hukuk, ne kültür, ne de psikoloji bu insanların eline hazır bir kılavuz verir; çünkü “ayrılık” çoğu zaman patoloji, “dağılmışlık” eksiklik, “uzaktan bir arada kalmak” ise geçici bir zorunluluk olarak okunur. Toplum bu gibi durumları, geleneksellik ya da dini değerler nezdinde de bir yere oturtamaz. Bu nedenle bu yaşam formlarının zorlukları ve yaratıcılıkları görünmez kalır. Birlikte yaşamanın kutsandığı yerlerde, birlikte yaşayamamanın da etiği ve nice incelikleri konuşulamaz.

Bütün bunların görünmezliğini, yoldan çıkmanın ya da “form dışına düşmenin” yalnızca bir bozulma değil, bazen yaşamsal bir gereklilik olduğunu unutan toplum, çoğu zaman birlikte yaşamayı idealize eder; güçlü sosyal bağların, sabırlı ilişkilerin ve kesintisiz dayanışmanın bir tür “doğal ve doğru” yaşam biçimi olduğunu varsayar.

Oysa gerçek yaşam, bu idealleştirmenin çok ötesinde, sayısız kırılganlık, eksilme, yeniden kurma ve bazen de kaçınılmaz kopuşlarla örülüdür.

Buna bir de toplumun durmaksızın övdüğü sosyal bağların içerisinde, bağın kendi çürümüşlüğünden ötürü zehirlenenleri de eklemek gerekir.  Bu görünmezlikler içinde asıl gözden kaçan, hayatın katı formlara uymadığıdır. Uydurmaya çalışmanın vicdanı karartmakla ilgili bir olgu olduğunu hatırlamak gerekir.

Chambers diyor ki: Eğer her şeyi açıklamaya muktedir mutlak bir akıl, apaçık bir harita ya da evrensel bir epistemoloji yoksa, o zaman şu soru elbette ki meşru bir sorudur: “Neye göre?” Ve işte mutlak bilginin homojenliğinden çıkıp daha sınırsız bir uzama girdiğimizde rahatlıkla bu soruyu “hayata göre” diye yanıtlayabiliriz.

Kendiliklerimiz’i sorunsallaştıran, belki de imkansızlaştıran bir semptom olarak “yabancı”, farklılığımızı fark etmekle doğar ve hepimizin “kendi yabancılığımızı” tanımasıyla son bulur. Bu noktada sömürü düzeni, sözde eşitliğimizde değil de yabancılığımızda buluşmamızda alt üst olur. Kapitalist sistemin hoşlanmadığı bir gerçekliktir bu.

Chambers’e göre “yabancı bir amblemdir; dikkatlerimizi zamanımızın ivediliklerine çeken bir figürdür: İçinde yaşadığımız zamanı sorgulayan bir mevcudiyettir. Çünkü yabancı, “düzenin inşa edilirken içine yerleştirilen ikili sınıflandırmaları tehdit eder ve bizi müphemliğin tekin olmayan yer değiştirmesiyle tanıştırır.”

Alternatif Bir Seçenek Midir, Yoksa Zorunluluk Mu?

2000’li yılların başında MTV’nin şu sloganı dikkat çekiciydi:“Weare popular, because we decide what is popular.”

Keppling’in gazetecilik eleştirisini anımsatan bu ifade, medyanın popüleri belirleme gücünü bir hakikat gibi sunuyordu. Oysa enformasyon tek bir kaynaktan akarsa, bu akış giderek daralır; toplumun ihtiyacını karşılamayan bir dolaşıma dönüşür. Tek damara mahkûm edilen bir beden nasıl zayıflarsa, tek temsil kanalına mahkûm edilen toplumsal bilinç de öyle zayıflar.

Bu nedenle “alternatif” yalnızca bir seçenek değildir; yaşamsal bir zorunluluktur.

Mutlak ve homojen bir bilgi alanı olmadığında, geriye kalan şey yaşamın kendi devinimidir. Doğayla hem çatışarak hem de onunla uyumlanarak var olabilen insanlık, tam da bu devinimde alternatif yollar icat ederek ayakta kalmıştır. Dolayısıyla alternatif, marjinal bir sapma değil; bizzat yaşamın kendisini sürdüren bir esnekliktir.

Alternatif derken kasıt, pasif bir dışlanmışlık değil, bilinçli ve kurucu bir yaşam pratiğidir. Farklılıklarıyla var olabilen toplumcukların, mikro-kültürlerin, kendi ritimlerini üretebilen yaşam formlarının imkânıdır bu. Üstelik alternatif olan, ana akıma meydan okumak zorunda da değildir; çoğu zaman onunla yan yana ilerler, hatta onu besler. Bir toplumun canlılığı, tek bir kültürel doğrultuya tâbi olmasından değil; farklı yaşam biçimlerinin birbirini çoğaltmasından doğar.

Ana akımın sokaklarında yürümeyen, onun ritmine uymayan ya da uyamayan bireyler için alternatif yollar yalnızca bir kaçış değil; nefes alma alanıdır. Bu yollar, görünür olması talep edilen değil, görünür kalmakta zorlanan yaşamların da sürdürülebilirliğini sağlar. Hiçbir yaşam formu başladığı gibi devam etmeyeceği için, alternatif her zaman bir ihtimaller penceresidir: Hem zor zamanlarda tutunma alanı hem de her şey yolunda giderken bile düşünceyi tazeleyen bir meydan okuma.

Alt kültürler birbirini üretir, yaşatır, destekler; aynı zamanda ana akımın tıkanan damarı için de bir dolaşım alanı açar. Bu açıdan alternatif olanı onurlandırmak, yalnızca çoğulluğa saygı göstermek değildir; toplumun kendi devamlılığını mümkün kılan yaratıcı dinamizmi sahiplenmektir.

Bu çerçevede hatırlanması gereken temel nokta, her canlının yaşama hakkının önceliğidir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde olduğu gibi, toplumsal varoluşun da sürdürülebilmesi için bireylerin temel haklarının güvence altına alınması gerekir. “Yaşamın kendisini” öncelemeyen bir toplumun geleceğinden söz etmek güçtür; çünkü yaşamı sonraki kuşaklara erteleyen ya da kusursuz bir ütopya arayışında sabitleyen zihniyet, işlevselliğini yitirir ve ölümcül bir statiklik üretir.

İnsan hakları yalnızca “hayatta kalma”yı değil, onurlu bir yaşam sürdürebilme hakkını içerir. Bugün bize doğal gelen eşitlik anlayışları, bir zamanlar mümkün görünmeyen dönüşümlerin bir sonucudur: Siyahilerin insan sayılmadığı, kadınların yurttaş olarak tanınmadığı, eşcinselliğin varoluşsal bir tehdit olarak görüldüğü dönemler yakın tarihtedir. Dünya tarihi ise her daim göçlerle, hareketliliklerle, teması ve değişimi zorunlu kılan karşılaşmalarla şekillenmiştir.

Chambers’ın sözleri bunu berrak bir biçimde özetler: “Bugün bir dünya kültürü var; ancak bu, tek-tipliliğin çoğalmasından ziyade farklılığın örgütlenmesiyle tanımlanan bir durum.”

Dünya ortak bir kültürel zemine doğru ilerliyor olabilir; fakat bu zemin ancak farklı yaşam biçimlerinin birbirini dışlamadan var olabildiği ölçüde anlam kazanır. Alternatif olan tam da bu nedenle bir “öteki seçenek” değil; çağdaş toplumun temel bir işleme biçimidir.

Chambers konuya müzik ve kültür perspektifinden ise şöyle yaklaşıyor:

“Eğer rock müzik küresel bir lisan ve kurum ise, bir iletişim pratiği ise, dünyada konuşulan öteki dillere benzemektedir: Hem ortak bir gramer ve ağın hem de anlamların olumsal olduğu ve kimliklerin de bağlamsallaştırıldığı değişken bir tarihsel-kültürel sentaks sunmaktadır konuşanlarına. Hem ortak biçimde sahiplenilmekte hem de farklılaştırılmaktadır. Rock müzik, farklı biçimlerde yaşanan ve damgalanan bir malzemedir; yeniden yazılmakta ve başka birinin yerine, başka birinin kaydına dönüşmektedir. Bu, sözde ileri dünyanın, kendi gelişmişliğinin tescili için gelişmemiş bölgelere duyduğu ihtiyaçtan dolayı “Üçüncü Dünya” üretmeye devam ettiği küreselleşme sürecinde karşımıza çıkan gerçek iktidar farklılıklarını inkar etmek değildir. Aynı şekilde, acımasız yenilgilerin ve çıkmaz sokakların varlığını ya da burada herkes için bir ses ya da yerin olmadığı gerçeğini göz ardı etmek de değildir. Ama yine de söz konusu açılımda ısrar etmektir; zira burada, küreselleşmenin başardığını zannettiği evrensel rasyonalizm, yerel büküm ve dağılımlarda kesintiye uğramakta ve kepenklerini inidirmektedir”.

BEYZA DUT
Güz ‘25


BEYZA DUT kimdir?

Uluslararası İlişkiler, Uluslararası Medya Çalışmaları ve Gazetecilik alanlarındaki akademik deneyimlerinin yanı sıra, proje yazarlığı, proje koordinatörlüğü ve araştırmacılık çalışmalarını da hâlihazırda sürdürüyor.

Leave a Reply