İnsan bazı yerlerden hatta birçok yerden, gittiğinden katbekat farklı bir insan olarak döner. Belki keskinleşmiş, belki törpülenmiş, biraz biriktirip çoğalmış, biraz eksilip azalmış, bazan daha umutlu ve uyumlu, bazan daha ümitsiz ve tahammülsüz olarak ama mutlaka değişmiş ve dönüşmüş olarak.
Hiçbir zaman körü körüne inanıp sıkı sıkıya bağlanmadığım kimi kavramlardan tümüyle el çekmiş vaziyette dönmüştüm ben de askerden. Daha önce ortada bir bayrak varsa derlenip toplanıp bir yere kaldırılmış, bazı anlatılar temelinden sarsılmış, en azından didişilmeyen kimi kavramlar ölesiye çatışılacak şeyler olarak meydana çıkarılmıştı. Vatan, millet, milliyet, devlet… bir bayrakla sarıp sarmalandığında bu konuda “hassasiyeti” olan insanların gözlerinin içine baka baka her türlü pisliğin kolaylıkla çevrilebildiği bütün o zehirli kavramlar, benim için artık asla uzlaşılmayacak hasımlardı. Çünkü çok can almış, çok can yakmışlardı ve vazgeçecek gibi de durmuyorlardı.
Dört ay olmuştu döneli… Okumak elzem, vazgeçilmez bir şeydi hayatımda ama en olmadık yerde, askerde peşine düştüğüm kimi politik metinlerle gıyabî tanışıklıklarım da artmaya başlamış, “yazıcı” olmanın avantajıyla çıktısını alıp muhaberat klasörlerinin arasında gizlediğim yazıların arasında yeni tanıdığım o insanlarla bambaşka bir hasbihâle başlamıştım. Buradan çıkılacaktı bir yola, belli ve öyle de oldu. “Sivil” hayata kelimenin tam anlamıyla ve daha önce olamadığım kadar sivil olarak başladım. Hayatla aramdaki bağları bir yandan azaltıp bir yandan çoğalttım. Kan ve göbek bağlarını kesip attım, akrabalıklara değil de kendimi can bağlarıyla yeni yarenliklere, yoldaşlıklara, hikâyelere bağladım.
O yılın Aralık ayında kişisel tarihimin en korkunç, en yıkıcı kayıplarından birini yaşadım. Her gün beklediğim halde hiç hazırlıksız yakalandığım bir kayıp. Hastalığının yoğunlaştığı ilk günlerden beri belki de ölüme en uzak göründüğü günlerden birinde, 25 Aralık’ta öldü anneannem. Ömrüm boyunca hiç kimse için kınayıcı, yargılayıcı bir söz ettiğine şahit olmadığım bu cânım insanın varlığından olmak, varsa, kaldıysa, yeniden bağlandıysa bile yaşamla olan bütün köklerimin tek darbede kesildiğini duyumsattı bana. Tam iki gün sustum. Beni teselliye gelen insan omuzlarının kısa süre sonra benden ağır bir şekilde çökeceğini bilemeden, inleye inleye uyandım sonra. Uyandım ama daha da başkalaşmış olarak…
Bir ay bile geçmedi…
O kem silah sesiyle, bir kurşunla yere serilen güvercinin yerdeki görüntüsüyle kısa bir an sessizliğe gömülen kent, her köşeden hiç hesapsız dökülen adımların dev uğultusuyla sarındı. Kendi yasıma benzettiğim bir yas, koca bir kalabalığı ortaklaştırdı. Söz yoktu önce, yalnızca uğultu. Ayakların altında ufak ufak titreyen yer, gümbür gümbür sarsılan tuhaf bir kara parçasına dönüştü yelkovan ilerledikçe. Acının örtüsü her şeyin üstünü örttü, kara bir duman önce semtin, sonra kentin içinden taşıp tüm ülkenin göğünü kapladı ama bunu üzerinden atan insanlar yüzlerinde ilk bakışta görülen o can yakıcı şaşkınlık, dehşet ve biraz da hayal kırıklığı ifadesiyle yardılar önlerine çıkan ne varsa, tam ortadan ikiye. Oysa tecrübe de hiçbir şey öğretmiyorsa başka nereden alıp da ezber edecektik dersimizi? Her şeyden öte bu şaşkınlık neyin nesiydi? Avsız mevsim görmemiş memleketin göğünde erguvansız yedi iklim, yetmiş yedi afet bölgesine bunca aşina iken sadece “fazladan bir” diyeceğimiz cinayete bunca hazırlıksız yakalanmışken üstelik, bizi kim, nasıl eğitecekti?
Kaldığı müddetçe anlatmayı bırakmayan üstlendi yine öğretmenliği. Tanıyorsunuz.
Son yıllarda birbirine karşıt gibi görünen hemen her kesim tarafından ortak, arsız, kindar bir iştahla hedef gösterilen Hrant Dink, karanlık bir ittifakın satın aldığı bir silah ve o silahı kullanan zavallı bir tetikçinin marifetiyle katledildi İstanbul’un ortasında. O gün bir can havliyle Hrant’ın yanına koşanların “kendiliğinden” vicdanında yine gidenin sözü, selamı ve görgüsü vardı. Komşusuna kem gözle bakmayanın, bir taş parçası için insan canı yakmayı zül bellemiş olanın itirazı. Hrant’ın bize öğrettiği bir lisanın sesi ve sessizliği vardı. Kucaklaşma hasreti vardı, birlikte ağlama ihtiyacı vardı, yan yana durma, omuz omuza yürüme kıvılcımı. O kıvılcım her adımda büyüyüp bir yangın değil, bizleri ısıtan bir dostluk ve dayanışma ateşi yaktı. Anbean uyanırken biliyorduk, içimizde hançer taşımaya devam edenlerin hâlâ var olduğunu ama o gün yalnızca bir aradalığımıza inandık, yan yanalığımıza…
Hrant’ı uğurlamaya o günkünden daha büyük bir kalabalık toplandı 23 Ocak’ta… İstanbul tarihinin en yüz akı günlerinden biri, memleket tarihinin en alçakça cinayetlerinden birine isyan edenlerin varlığıyla kutsandı. Kayboldu sandığımız insanlar arkadaşları, kardeşleri, yoldaşları, rehberleri ve öğretmenleri olarak gördükleri Hrant’ı dev bir omuz üzerinde uğurladı son yolculuğuna. Bütün kötü deneyimlerimize rağmen, hem aklımızın hem de irademizin kötümserliğine rağmen yine de yok canımızla inandık, o günden sonra her şeyin başka türlü olacağına…

Olmadı.
Çünkü düşman fazla içimizdeydi. O gün uğurladığımız kardeşimizin ardından dönüp içine girdiğimiz evlerdeydi, söz gelimi. Düşman çok yakınımızdaydı. Gidip gelip “Hepimiz Ermeniyiz” sloganına takılan kıt akıllı, kıt haya(t)lı, kıt vicdanlı ve her ne öğrendiyse bizden çok çok önce öğrenmiş, öğrendiğinin hem kulu hem efendisi olmayı becermiş bir kötülük abidesiydi düşman. Ne zaman inansak onlardan daha kalabalık ve güçlü olduğumuza, daha o günün akşamına varmadan olanca pervasızlığıyla yine köşe başlarını tutmayı ve ezeli kinini her yana akıtmayı bir şekilde başarıyordu. Aptal olduğumuzdan değil, başka türlüsüne inandığımızdan, yere serilen her ölü bedende biz yine aynı şaşkınlık ve çaresizlik çukuruna düşerken, düşman, bayrağını asacak daha yüksek bir tepe buluyor ve çoktandır bir zulüm timsaline dönüşmüş olan o bayrağın dalgalanmasından feyz alanların ölüm çığırtkanlığı, katliam ittifakı en baştan başlıyordu.
“Onların” fütursuzluğu ve dahi çiğliğiyle bizim gariban iyimserliğimizi tecrübe ettiğim yerlerden biri de, Hrant’ın birinci ölüm yıldönümü anmasına gitmek üzere bindiğim bir dolmuşun içi olmuştu.
19 Ocak 2008… Kadıköy-Şişli dolmuşu. Şoförün tam arkasındaki bir cam kenarında oturuyorum. Yanımda tanıdık biri yok. Yanımda tanıdık biri yok sanıyorum. İçerideki sessizlik bir süre sonra şoförün hepimize hitaben sorduğu sorunun o zalim içeriğiyle bozuluyor: “Ermeni’ye giden var mı?”
Duyuyorum duymasına ama kalakalıyorum önce. Neden dendiğini değil de, ne dendiğini algılamaya çalışıyorum. Nereye gittiğimi bildiğim halde birden gittiğim yeri “Ermeni” seslenişiyle ilişkilendiremiyorum. “Hrant’a gidiyorum,” diyorum içimden ama ben bunu bu şekilde tanımlamıyorum: “Ermeni’ye gitmek…”
Bu saçmalığın ortasında bilincim usul usul uyanıp ellerim titremeye başlamışken arkamdaki koltuktan bir soruyla yanıt geliyor şoförün yozluğuna: “Olmaz mı!”
Dönüp arkama bakıyorum. El ele tutuşmuş yaşlı bir çift. Kadının gözleri dolu dolu, adamda tam da verdiği cevabı kucaklayan buruk bir tebessüm. Göz göze geliyoruz. Önce “tedirgin” oluyor ama ben başımla selam verince onun da gözleri doluyor.
Şoför, “açıklıyor”: “Oraya kadar giremem yalnız, ana caddede bırakırım.”
“Olsun,” diyorum önüme dönüp, “biz gireriz!”
Arkamdan omzuma iki el dokunuyor. Bir daha arkamı dönemiyorum.
Her ne olursa olsun azınlıkta kalmaya devam edeceğimizi bir kere daha anladığım o an, bir arada, barış içinde, huzurla yaşayabilmek için inat etmeyi sürdürecek yan yana omuzlar olduğunu da unutmadan kendi kendime fısıldıyorum: “Olmaz mı!”
EMRE DURSUN
Ocak ’25, Çanakkale-
