Bilgi Üniversitesi’nin hazırlığını bitirip de ana bölüme (History) geçerken bendeki hava beyde yoktu, beyde! Gezi Direnişi sebebiyle hazırlığın son iki kuruna devam edememiş ama en son geçme sınavında, sınıftaki gözetmen hocayı bir de oraya işemekle (anlatırım bi ara) tehdit ederek büyük bir zafer elde etmiş, kendimi Santralistanbul’un “teletabilerle” dolu masalsı kampüsüne atmıştım, atabilmiştim çünkü nihayet. “Olağanüstü” olduğunu düşündüğüm İngilizcemle Erdem Kabadayı ve Daniel Ohanian’ın birlikte verdikleri bölümdeki ilk derse girdiğimde ise, beşinci dakikadan sonra yanımdaki arkadaşıma dönüp şunu dediğimi hatırlıyorum: “Hele bunların dili ne söyliy Sekine Kadın?”
Oldukça çabaladım, elimden geldiğince direndim. “Onlar” kırkıncı sayfaya geçerlerken ben kan ter içinde yarısını bitirdiğim için aynalara koşup kendimi öpmek istiyordum ama hayli geç kalmış bir üniversite öğrencisi için yalnızca İngilizce değildi ki dert, bir yandan da çalışmam gerekiyordu ve böyle örgün öğrenimin tam zamanlı ve fena halde “master degree” mesaisi beni bana bırakmıyordu. Sonunda, kendimi İstanbul Üniversitesi’nin ikinci öğreniminde (Tarih!) buldum.
İngilizce’yle ilişkimize bir süre ara vermeyi kararlaştırmıştık ki, yaygın deyimle söylersek, daha toksik bir ilişkinin içine düşüverdim: Osmanlıca. Haydi bakalım!
Fakat, tuhaf bir şey oldu ve ben bu yeni harfleri, alfabeyi, daha doğrusu nağmeyi sevdim. “Ketebe, (ktb)” falan diyordu hocamız, sonra başlıyordu saymaya: “Kitap, kâtip, kitabe, mektup, mektep” vs… E tabii, kullandığımız gündelik dilden de aşina olduğumuz kelimeleri arka arkaya duyunca, “Evet lan, yaşasın, anlıyorum!” demeye başlamam da gecikmemişti. Gelin görün ki, bu da bir İngilizce hazırlık sınıfı yanılsamasıymış. Çünkü ne derler, kazığın sadece ucu sivridir! Velhâsıl, şimdi ikisini de iyi kötü kıvırdığım diller var heybemde ama, hiçbiriyle felsefe falan yapamam. (Almanca konusuna hiç girmiyor ve müziğe dönüyorum… Evet, müzik! Yoksa politik bir şeyler yazacağımı mı sandınız, başlığı ve görseli görünce, aşkolsun! Beni hiç mi tanımıyorsunuz? Yapar mıyım?)
Farsça, nasıl sesin müziğiyse, Arapça da sözün müziğidir biraz, öğrenince. (Türkçe peki? Türkçe, ânın müziğidir. Meselâ Ahmet Altan der ki, “‘Sevişmek’, hiçbir dilde böyle güzel ifade edilmemiştir.” Türkçe, türetmenin müziğidir. Bazan saçmalar, abuk sabuk şeyler de çıkarabilir ama bazan da öyle bir yere atar ki oku, ya bağrınıza ya sırtınıza saplanır, hiçbir dille, dişle, tırnakla çıkaramazsınız! O da öyle.)
Şimdi yukarıda verdiğim örnek gibi bir kökü ele alalım, Arapça’dan: “Şariba, (şrb)”. Öğrettim o kadar, okuyun bakalım, neler geliyor aklınıza? “Şerbet” mesela? “Şarap”? Bunlar ne ki? “Şurup”? En mühimlerindendir. “Meşrep”?
“Meşrep” mi, “Şurup” mu? Ne yazıyor “meşrebin” sözcük anlamında: “Huy, mizaç, yaradılış.” Ne dedim ben size? “Arapça, sözün müziğidir.” Notalar orada pek iç içedir. Yani aslında “meşrep” ile “şurup” aynı şeydir, “şerbet” ile “şarap” da… Yeniden okuyalım mı şimdi? Aynı zamanda “su içilecek yer,” anlamına gelir bu kelimeler. Hatırlayınız: “Huyunu, suyunu kimden aldı acaba?” Siz bugünlerde varoluş şerbetinizi hangi çeşmeden içiyorsunuz acaba? “Yaradılış” dendiğinde hangi kovuklarda inliyorsunuz; nerelerde, kimlere çömeliyorsunuz acaba? Acaba?
“Yaradan birdir,” diyeceksin, “yaradılışa” inanacaksın ama çeşmenin başını da sen tutacaksın, öyle mi? Kimin neye, kimin kime meyledeceğinin ahkâmı senden sorulacak! He mi? “Şirk” mefhumunu da bininci kez ben mi anlatayım sana be hey “müslüman” müşrik? Cümleleri öğelerine mi ayırayım, yoksa senin ağzını mı ayırayım?
Aman arkadaşlar, ne hazırlığı, ne eğitimi, ne dili, ne müziği Allah aşkına? Şaka mı yapıyorsunuz? Kaçmak ne mümkün? Bunlardan hangi biriyle “bunlardan” kurtulmak mümkün? Duracağız ve konuşacağız elbette. Sonu da nereye varırsa varacak!
Zannediyor musunuz ki sustuğunuz zaman “güvendesiniz”? Zannediyor musunuz ki “dışarıda” olduğunuz için güvendesiniz? Önce bir bakın bakalım, “dışarıda” mısınız sahiden?
Neydi son operasyonun adı? “Ailem Güvende”. Yahu, elinizi vicdanınıza koyup söyleyin lütfen, hanginiz güvendeydiniz bu toplumda öğrendiğiniz “aile” formatının içinde? Bakın daha da cürete davet ediyorum sizi: Hanginiz “güven” verdiniz, verebildiniz, aile içindeki diğer bireylere? Meşrebinden sıyrılıp da bu aşağılık eşrafa dahil olan herkes, suç ortağı olmadı mı zaten bir şekilde bu düzene? Hangi aile güvende? Dahası, hangi aile güvenli?
Konuşalım şimdi:
Bir süredir ülkenin tepesine çöken bu boğucu, sığ ve tektipleştirici sözde ahlâk cenderesi, bu kez adını “Ailem Güvende” koydukları bir operasyon dalgasıyla kapımıza dayandı. Ágnes Heller boşuna dememiş, “Ahlâk, muhafazakârlara bırakılmayacak kadar önemlidir,” diye…
Baskınlar, şafak vakti kapısı kırılan dernekler, tutuklanan gazeteciler, gözaltına alınan hak savunucuları, performans sanatçıları ve kapatılan mekânlar… AKP’nin, kolluk gücünü ve adli mekanizmaları arkasına alarak toplumun bir kesimine “meşrebi bozuk” etiketi yapıştırma sevdası yeni değil. Şaşırmıyorum. Ancak bu kez verdikleri isimdeki o ikiyüzlülüğü, dayattıkları o “makbul aile” masalının ardındaki çürümeyi yüzlerine vurmak, hakikatin tam da gözünün bebeğine bakarak konuşmak şart oldu!
Konuşacağız!
Çünkü biliyoruz: Kendilerinden olmayan, kendi dillerini konuşmayan, kendi kalıplarına sığmayan herkesi “müstehcenlikle”, “sapkınlıkla” ve “toplum yapısını bozmakla” itham edenlerin derdi aileyi falan korumak değil. Kutsallık zırhıyla donattıkları, dokunulmaz kıldıkları ve kusursuz bir sığınak gibi yutturmaya çalıştıkları o “ahlâklı aile” düzeninin surları arkasında her gün kaç kadının, kaç çocuğun hayatının karardığını çok iyi biliyoruz biz. Yesinler “ailenizi”!
AKP ile “güvende” olan “ailelere” bakalım o zaman: 2021-2025 yılları arasında katledilen 1.617 kadının 998’i kendi evinde, o çok övülen “aile çatısı” altında öldürülmüş!
2026’nın ilk 8 ayında katledilen 197 kadının %82’sinin faili kim biliyor musunuz? Eşleri, eski eşleri veya aile üyesi erkekler. Cinayetlerin %59’u doğrudan kadınların kendi evlerinde gerçekleşmiş. TÜİK’in (hem de TÜİK’in!) verilerine göre bu ülkede kadınların %47,7’si uğradığı fiziksel veya cinsel şiddeti kimseden yardım isteyemeden, korkudan veya baskıdan sinesine çekiyor; o kırılan kol yen içinde kalıyor. Boşuna yazmamıştım ben “Yen içindeki koltuk”u! O koltuğa kimler kimler oturuyor: Yen içindeki koltuk
Ama biz yıllardır aynı saçmalığı dinliyoruz: Eşcinselliğin, farklı cinsel kimliklerin yani doğuştan gelen mizacın, meşrebin “özendirme ile yayıldığı” yalanını. Bilimsel ve sosyolojik gerçeklikten tamamen uzak bu sığ argüman, AKP’nin ateşini hep canlı tutmak için odun attıkça attığı o toplumsal nefreti körüklemek ve hedef gösterdiği grupları marjinalleştirmek için kullandığı en meşhur aparat.
Bir insanın varoluşunu, kimliğini ve meşrebini “propaganda” ile değişebilecek bir şey sanmak; insana ve doğaya dair hiçbir şey anlamamış olmanın sırılsıklam tezahürüdür oysa. Sözgelimi, ben bir erkeği öpünce keyif alıyorsam, bu da bu kadar kolay bulaşıyorsa, Erdoğan da gidip İbrahim Kalın’ı öpsün o zaman! O niye “özenmiyor”, yanları mı ağrıyor?
“Ailem Güvende” operasyonu bahanesiyle, gazeteci Tuğba Tekerek’in ve onlarca hak savunucusunun tutuklanması, Kaos GL başta olmak üzere derneklerin mühürlenmek istenmesi işte bu “özendirme” yalanıyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Uluslararası Af Örgütü, HRW ve baroların da altını çizdiği gibi; yapılan şey kamu düzenini sağlamak falan değil, toplumsal muhalefetin ve sivil toplumun nefesini tamamen kesmektir. Hepimizin nefesini kesmektir!
Çünkü bakın, kaç zamandır söylüyorum: Deniyorlar. Yokluyorlar. Her kesimden birilerine dokunuyor ve tepkiyi ölçüyorlar ama maşallah hiçbirimizden de “gık” çıkmıyor. “Haaaa, iyiymiş lan böyle,” deyip daha da zorluyorlar. Daha çok kapıyı çalıyorlar. Daha çok kapıyı çalacaklar!
Ama söyleyelim yine: Bir toplumda çürüme; insanların kimi sevdiğiyle, nasıl giyindiğiyle veya hangi meşrepten olduğuyla başlamaz. Asıl yozlaşma adaletsizlikle, liyakatsizlikle, yoksullukla, çocukların tarikat yurtlarına terk edilmesiyle ve şiddetin meşrulaştırılmasıyla başlar.
“Aileyi koruyoruz” nutukları atanların; derinleşen ekonomik krizde, gençlerin geleceksizlik girdabında boğulduğu anlarda sergilediği o derin sessizlik, siyasal ahlâkın ne kadar diplerde gezindiğinin en açık kanıtıdır. Toplumsal çöküşün gerçek sebeplerini görmezden gelip, günah keçisi olarak marjinalize edilen grupları seçmek kolaycılıktır. Yemezler!
Ahlâk; polisle, gözaltıyla, cezaevi duvarlarıyla inşa edilemez. Bir kurumun adının önüne “kutsal” yazmak, o çatının altında yaşanan şiddeti ve tecavüzü aklamaya yetmez. Hakiki ahlâk, şiddet kimden gelirse gelsin karşısında durabilmekle, ezilenin elinden tutabilmekle ve her insanın kendi meşrebince, onuruyla yaşamasına imkân tanımakla başlar. Yiyor mu?
Bu ülkenin geleceğini, her gün aynı vasat dille toplumun bir kesimini ötekileştiren, “meşrebi bozuk” diyerek insanları hedef gösteren ve kendi iktidarını korku iklimiyle besleyen zihniyete bırakmaya niyetimiz yok. Tepedeki duyuyor mu?
Hadi bir daha okuyalım “meşrebi” (şrb):
Bizim meşrebimiz; ezilenden, susturulmak istenenden, hakkı gasp edilenden yanadır.
Bizim durduğumuz yer; “Ailem Güvende” yalanıyla sabah baskınlarında gözaltına alınan, fikirleri ve kimlikleri yüzünden zindana atılan gazetecilerin, hak savunucularının ve sanatçıların yanıdır.
Bizim sözümüz; dayatılan iki yüzlü ahlâk düzenine karşı, evlerin içinde katledilen kadınların, geleceği çalınan gençlerin ve varoluşu suç sayılan her bir bireyin adınadır.
Hiçbir baskı, hiçbir operasyon ve hiçbir kamuoyu algısı bu hakikatin üzerini örtmeye yetmeyecek. Kusursuz diye yutturmaya çalıştığınız o düzenin içindeki çürümeyi haykırmaya, dayattığınız bu karanlığa karşı farklı meşreplerin, renklerin ve özgürlüğün sesini yükseltmeye devam edeceğiz.
Çünkü sonu nereye varırsa varsın, duracağız ve konuşacağız.
Biz meşrebimizden razıyız zira, siz önce fıtratınıza bir ayar verin!
EMRE DURSUN
Eylül ‘26, Çanakkale
