Şşş!|3 – Kırkıncı Kapı

ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (üç)

Başlıktan işkillenmeyenleri de bizzat uyarayım en baştan: Ben zaten bu sayıyı en çok da kendime hazırladım. Bakmayın “kırkıncı kapı” yazdığına, gitgide zayıflayan hafızama rağmen samimiyetle sayabildiğim kadarıyla, içinde bir süre barındığım tam elli üç kapı aralamışım bugüne kadar. (Ekistıralar hariçtir.) Halen göçebe olduğuma bakılırsa tam da yerleşememişim demektir ama… Olsun! Ben zaten…

Velhasıl dostlar, bu “playlist” kırkıncı kapıya değil, kırkıncı yaşın kapısına… Şey demek için biraz da: “‘İyi ki’ mi bilmem ama iyi bile geldin lan Emre, aferin sana!”

Benim plağım her farklı iklimde, farklı mevsimde, farklı şehir ya da ülkede dönse de hep aynı yerden başlar çınlamaya. Çünkü dönüp dolaşıp orada bulurum damarımı. İsyansa isyan, hüzünse hüzün, mayaysa maya…

*

Bir gün, tuhaf bir arkadaşımla hararetli bir şekilde konuşarak yürüyorduk Konur Sokak’ta. Tam “Mülkiyeliler” sapağına geldiğimizde onu gördüm karşımda. Arkadaşıma hitaben ama “O”nun da duyabileceği şekilde dedim ki: “Bazan da böyle işte, memleketin en güzel şairlerinden biri durup dururken çıkıverir karşına.” Arkadaşım bi bok anlamadı ama “O” anladı ve tebessümle elini uzattı. Kısacık ama koskoca bir tanışma. Tebessümünün rengi, renkleri içimdeki yele değdi. “Merhaba dost,” dedi. Yıl 2011’di. Karşımdaki şair, Ahmet Telli.

Ben sevdiğim insanları gördüğümde, unvanlarına bakmaksızın heyecanlanır, elimi ayağımı nereye koyacağımı da şaşırırım çoğu zaman. Çoğu zaman değil, her zaman. Ama Ahmet Telli görülebilecek en güzel şeydi. Bunca sevdiğim halde bir adım geri çekilip şöyle diyeceğim: O şiir sonsuza kadar muazzam bir şekilde durabilirdi ama ona da başka bir yel ve tel değdi. Metin Kahraman o şiiri aldı, yırtılmış tüller arasından aşırdı ve bize yeniden, bambaşka bir tınıyla getirdi. Ben zaten… Dönsün plak, dinleyelim: 

Grup Yorum – Sıyrılıp Gelen

Yukarıdaki linkte şarkıyı dinleyemediniz, değil mi? Alçaklık böyle bir şey işte. Hadi buna bir alternatif geliştirelim:

Aynı damar ve aynı mayadan devam edelim…

Evet biliyorum, her şarkıları kadar özel ve önemlidir ve birçok konserlerinde de yer vermişlerdir ama onca repertuar içinde (nedense) hiç beklemiyordum; hayatımın en büyük gurur ve coşku kaynaklarından biri olan o konserde, bu şarkıyı duyacağımı… Duymak ne kelime, o karanlıkta yakılan ışıklarla tam bir başak tarlasına dönmüştü bütün stat. Sadece dinlemeyi değil, söylemeyi de en çok sevdiğim şarkılardan biridir, naçizane… 

Harikulâde bir Ülkü Tamer şiiri…

Bunu daha önce birkaç kez paylaşmıştım ama hırsı ve hasedi beyin ve kalp başta olmak üzere tüm organlarına galebe çalan insanlar bambaşka anlamlar çıkarmışlardı bundan: Turgut Uyar, 22 Ağustos 1985 günü ayrıldı dünyadan. Ben 29 Ağustos 1985 günü doğdum. Üst üste iki Perşembe. Benim derdim, şunu anlatmaktı: Keşke, Turgut Uyar’ın soluduğu bir dünyaya adım atsaydım… Bir saniye, bir an bile olsa. Olmadı. Benim bu derdimden de çiğ oğlu çiğ olan, kendimi Turgut Uyar’a denk sandığımı anladı. Öyle boş bir okuyuş ki, “şiir” bile çığlık atar neredeyse… 

“Denge”den yine söz açalım… Yani, “Tel Cambazının Tel Üstündeki Durumunu Anlatır Şiir”. Ama söz açtığımız anda da hemen Sezen’e ihale edelim bu işi… “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi”nin bir önceki sayısına bakınız lütfen…

Biz sadede gelelim:

İlk dinlediğimde pek hoşlanmadığımı anımsıyorum, hâlâ da öyle çok çok aşerdiğim bir şarkı değildir ama zaman içerisinde, kendiliğinden ve tamamen içtenliği sayesinde gelip aklıma yerleşmiş şarkılardan biridir. Başlangıçtaki katı tutumumda, “kutsalına el uzatılmış” bir hödük tavrı olduğunu itiraf etmeliyim. Turgut Uyar ve “Göğe Bakma Durağı”, nasıl olur, nasıl yapılır?! Sonra sonra yelkenleri ve kalkanları indirdim, sakinleştim ve yeniden dinledim. Turgut Uyar’ın muazzam dizeleri o zaman bana, bilinç akışı yöntemiyle yazılmış başka bir öykü gibi göründü. İlk başta tümüyle zorlama olduğunu düşünüyordum. Ki şarkının senkronizasyonunda beni hâlâ rahatsız eden yanlar var ama sanırım bu rahatsız edicilik artık onu dinlerken beni kızdıran bir şey olmaktan çıkıp, ona kapılarak başka düşüncelere dalmamı kışkırtan tuhaf bir şeye dönüştü. Kusursuz değil ama kusurunda da tuhaf bir tatlılık var gibi… Tek söyleyebileceğim şey şu: İrem Candar bu şarkıyı çok cesur ve muzır bir samimiyetle yapmış. Eh, iyi ki yapmış. O zaman buyrun, “göğe bakalım”: 

“Leyla ile Mecnun” dizisindeki müthiş Osman Sonant yorumu ile de bir dinleyelim “Göğe Bakma Durağı” şiirini:

Sonra gelelim, bütün hayatı Tokat-Ankara arasında mekik dokumakla geçtiği halde tam bir İstanbul vurgunu Cahit Külebi’ye… Benim doğduğum, uzun yıllar tıpkı onun gibi vurgunu, şimdilerde ise hasreti olduğum ama artık yaşanamaz bir yer olduğunu da kabullendiğim zalim kentime dair en can alıcı şiirlerden biri, Yaşar Kurt’un müziğiyle ömrümüze damga vurmuş bir şarkı olmuştu. Bu şiir, ancak bu kadar güzel bir şarkıya dönüşebilirdi. Oğlum diye demiyorum ama, Atlas, bu şiirin ve şarkının resmini müthiş çizdi. Bu benim, kırkıncı yaşımın en güzel hediyesiydi… (Kapakta gördünüz.)

O zaman, önce okuyup sonra dinleyelim: 

“Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Anladım bu şehir başkadır
Herkes beni aldattı gitti,
Yine kamyonlar kavun taşır

Fakat içimde şarkı bitti.”

En sevdiklerimden biri olan bir başka şiirli şarkının bestesinde, kıymetli yazar, müzisyen ve ressam Mehmet Güreli’nin imzası var. Bazı yerlerde sözlerin “anonim” olduğu yazılmış, kafalar da misler gibi karışmış. Aslında ıskalanacak bir imza değil ama rubaîlerin aslı şarkı sözü faslında biraz kıpırdamış. Dilerseniz önce o dizelere bakalım bir, hem zaten daha ilk cümlede şarkının müziği de çalmaya başlayacak hafızanızda. 

“Seher yeli eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Sen şarap içmene bak, çünkü nice gül yüzler

Kopup dallarından toprak olmadalar her gün

Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye?
Ne zaman yıkılıp gidecek bu güzelim kubbe?
Aklın yollarıyla ölçüp biçemezsin bunu sen
Mantıkların, kıyasların sökmez senin bu işte.

Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde?
Bugün bu çimen bizim, yarın kim bilir kim
Gezecek, bizim toprağın yeşilliğince.”

Ömer Hayyam elbette ve sonra da… 

Bu coğrafyanın duyup işitebileceği en muazzam seslerden birini dinletti bize. Cengiz Özkan için, “Onun ses telleri ciğerinde,” demişti. Peki ya kendisinin o eşsiz ses telleri? Kalbinde mi? Muhtemelen öyle. Karşınızda, Tülay German. O, yorumundaki şahanelikle bizi her daim şaşırtan bir müzik kraliçesiydi. Şarkıyla aynı ismi taşıyan ve baştan aşağı bir sanat eseri olan “Günlerimiz” albümünde ana vokal olarak seslendirmişti Zülfü Livaneli’nin bu bestesini. Livaneli de ona eşlik etmişti kimi yerlerde. Ama şimdi asıl şaşılacak şeye gelelim: Bu şiir, dünyada “düşmandan” başka hiçbir şey bulamamış Nihal Atsız’ın, bu düşmanları tek tek anlattığı ve adeta bir ırkçılık ve nefret vasiyet ettiği oğlu Yağmur Atsız’ın. 

Ah, Behçet Aysan… O alçak Madımak Katliamı’nda yitirdiğimiz dünya güzeli insanlardan birisi. Bir Temmuz günü sızdığı dünyadan, bir Temmuz başında zalimce koparıldı. Öyle şeyler yazdı, öyle şeyler anlattı ki yaşadıkça, her yere sonsuz kapılar açıldı yapıtlarından. Sadece bir şiirinden, “Bir Eflâtun Ölüm”den iki ayrı şarkı yapıldı meselâ. 

İlkinin bestecisi Erkan Oban, yorumcusu başka bir kraliçe: Esin Afşar.

Diğer beste ise Nadir Göktürk’e ait…

Ne diyor Behçet Aysan peki: “Kırgınım, saçılmış bir nar gibi…”

Büyük bir Cemal Süreya hayranı olduğunu söyledi, belki haklıydı ama bizi fena kandırdı. Öyle ya da böyle hafızamızda yer etmiş şarkılara imza atan Yaşar, herhangi bir Cemal Süreya şiirini bestelemeye yanaşmadı. Belki de gerçekten çok sevdiği içindir, kim bilir… İki ayrı ve birbirinin tam tersi şeyleri söyleyen Attila İlhan şiirini besteledi ama. Fena da yapmadı hani. Bir tanesini sonraya saklıyorum ama “Ağustos Çıkmazı” şiirinden gelen şarkı burada.

Çok fena bir yere giriyoruz, uyarayım önce!

Hem başka bir ses ve soluk olsun hem onun kulağını da çınlatalım diye bu şarkının Zuhal Olcay yorumunu paylaşacaktım aslında ama dünya üzerindeki en sevdiğim erkek seslerinden birine sahip olan Vedat Sakman hayranlığım ağır bastı ve yine onun söylemesinde bir sakınca yok. Zaten bence bu seviyede bir yorum da yok. (Bu açıklamayı neden yapma ihtiyacı hissettiğimi finalde daha iyi anlayacaksınız.)  

Ama şimdi Attila İlhan’ın şiirini, şiirin de üstüne çıkmayı başaran bu muazzam dokunuşlarla bestelemiş Sakman’ın yorumuna bırakalım yeri:

Benim şairlerim, şiirlerim bitmez. Bir akşam birine aşık uyur, diğerine tutkun uyanırım ertesi sabah. Aslında bence herkes için böyledir biraz. Bazı mevsimler Edip Cansever ister, bazı günler Turgut Uyar arar, bazı anlar Cemal Süreya olmadan mümkün değil aşılmaz. Nâzım Hikmet komasına girmek üzereyken bir miktar Metin Eloğlu serumu çekip çıkarır sizi oradan. Ya da ne bileyim… O, merhem olur belki de… 

Onu anlatmaya bir kere cüret etmiştim: Dumanı lekesiz biri: Metin Altıok

Size şöyle söyleyeyim: Belki de en kısa yazılarımdan biridir ama tam altı yıl savaş verdim bunu yazmak için. Nasıl desem, tam da olmadı bence. Ben zaten, “olsun” diye yapmadım hiçbir şeyi. 

“Ben zaten hep yalnız çıktım bu yollara…”

Kapansın o zaman bu fasıl, sonra yine bir vakit açarız bam telinden…

İyi ki mi doğdun Emre? Dur dur, retorik! Cevabını başkaları versin bunun.

Ama madem buraya kadar geldik, sen de hoşgeldin 40. Hadi geç otur diğerlerinin yanına. Konuşuruz bi ara. 

EMRE DURSUN
Ağustos ‘25, Çanakkale

2 thoughts on “Şşş!|3 – Kırkıncı Kapı”

  1. Merhabalarınız olsun!

    Kusura kalmayın 40.’nızı 11 ay kadar kaçırmışım.

    Kendi 40’ım on gün önce teşrif edebildi, iki gündür de bir başka 40 kaçmasın diye İrem şehri kalbine doğru şiir şiir, şarkı şarkı; edebi estetik imalatı otobüs, tren, vasıta ayırmaksızın durak durak geziyorum. Lütfen beni affedin! Zaman zaman mevcut mülkiyet tasavvurları karşısında kural tanımaz hareketler sergileyebiliyorum. Yine de fikri mülkiyet alanınızda yaptığım bu duraksamayı ihtiyatsız bir yol kesicilik olarak değerlendirmeyin! Aksine bazen bazı yollara çıktığınızda yalnız olmadığınızı bilmek, yürüyüşünüze güç verir! Kendi odağım doğrultusunda, açmış olduğunuz 40. kapıdan girmiş bulundum. Henüz sadece 3. kısmını okuyabildiğim “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” açarak okuyucularınıza araladığınız 40. kapınızın ardında kendi odağım dışında, çeşitli mecralardan aşina olduğum çok sayıda kişi ile karşılaştım. Ve geçerken 40. yaşınızı kutlamadan geçmek istemedim! Öncelikle oğlunuz diye demiyorum! Atlas, estetik değerlerin teknik kriterlerine bakılmaksızın, fikri mülkiyet kullanım hakkı farklı kişilerin takdirinde olan onca emek ile kendi eylemini birleştirebilme başarısına erişmiş. Sizin değer yargılarınızdaki bu hediyenin ederini tahmin bile edemem. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki benim 40 yıl boyunca yediğim bütün kavunlar bir araya gelse dahi o kamyonun kasasındaki tek bir kavunun tadıyla boy ölçüşemez!

    Not: Mümkün olur da bir ay sonraki 41. yaş karşılamanız için bir yazı paylaşır ve ben de okuyabilme yetisine sahip olursam, bu sefer sizin emeğinizi olarak fikri mülkiyet alanınıza misafir olur ve yeniden retoriğe ihtiyaç duymadan doğum gününüzü kutlayabilirim. Malumunuz zaten bunca kısıtlama ve sınırlandırma arsında nefes bile almak oldukça zorken ve bazı şeyler kutlanabiliyorken kutlanmalı! Saygılar!

    1. Müsaade ederseniz, “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” serisinin hemen her sayısına müthiş bir teveccüh gösteren, bu sayfanın küçük ama sadık müdavimleri için yazacağım teşekkür yazısında anmak isterim sizi ve bu kıymetli yorumunuzu. Madem aynı vakitlerde kırklara karışmışız, Kaçak Radyo serisinin ilk sayısında da buyurun birlikte kutlayalım yaşımızı. Çok mutlu ettiniz, şeref verdiniz, var olunuz. Saygı ve sevgi benden…

Leave a Reply