#Arşiv
Karşılaştığımız yeri hatırlamıyorum ama onu ilk gördüğümde korkmaktan çok iğrendiğimi; galiba bir de kendime pek yakıştıramadığım için gizli gizli imrendiğimi biliyorum. Gücü beni büyülemişti. Aslında, sahip olduğu başka bir özelliği bulunmadığı için, başkalarını da gücüyle büyüleyip hatta uyuşturup etkisi altına aldığını da biliyordum.
Güç! Korkarım bu kavramın ve niteliğin her türlüsü iş yapıyordu. O da bunu hepimizden evvel fark edip benimsemişti.
“Herkes”, güçlüydü.
En büyük gücünün, kendisine en yabancı, en uzak, en düşman olanı bile kılını kıpırdatmaksızın, adeta bir hipnotizeyle varlığına dahil etmesinde olduğunu öğrenmem içinse çok zaman gerekmedi. Galiba o sırada ben de ilk kez, elimi vereyim derken kolumu kaptırmıştım! Zaten tek başına hiç kimsenin kabul etmediği, doğru bulmadığı, reva görmediği, desteklemediği her şey; herkesin gücüyle yeryüzünün değişmez gerçeklerinden biri olup çıkıyordu. Kendi ruhunda direnenler, bu yalan kahramanlıklarının hiçbir işe yaramayacağını bilseler de bilmeseler de, herkes, kendi bildiğini okuyordu.
Müttefiklerinin çoğu onunla aynı görüşteydi ama dedim ya, etkisi çoğunluğu sağlamasından değil, azınlığın da farkında olarak ya da olmayarak onayladığı bir bütünlük yaratmasındandı. Hemen her konuda onu destekleyip, ondan destek almayanlar bile bir noktada nasılsa gidip etki alanına giriveriyorlardı. O, her zaman istediğini alıyordu.
Herkes bir şekilde ondan yakasını kurtarmaya çalışırken, eninde sonunda yine herkesin dediği oluyordu.
Onun “iyi” dediği iyi, “kötü” dediği kötü, “doğru” dediği doğru, “yanlış” dediği yanlıştı işte, başka yolu yoktu.
Herkes, çoktu!
EMRE DURSUN
20 Ocak ’10, İstanbul
