Klişeye düşmek istemem ama ne var ki, Eylül de pek müsait buna. Akşamlar ufaktan serinliyor, uyku aralarına küçük ürpertiler giriyor, yeşilin ve mavinin canlılığı gitgide azalıyor, güneşin sarısı yerini daha güzden bir sarıya bırakıyor. Zaman, kendini her zamankinden fazla hatırlatmaya başlıyor. İnsan tarihleri, günleri daha fazla karıştırıyor. Dün yaşadığı bir şey acaba gerçekten dün müydü diye düşünürken bir bakıyor ki, bu sabah geçmiş başından. Takvimin şirazesi kayıyor. İsimler gölgeleniyor. Rüzgâr tam rüzgâr bile olamamışken henüz, esmeyi yeni öğrenirmiş gibi üstümüzden başımızdan acemize kayıp geçerken, iç içe geçip perçinlenmiş hüzünle kederi de sürüyüp getiriyor ayaklarımızın dibine. En hatırlamamız gereken, her şeyi hatırlamamız gereken mevsimde dünya bizi unutmaya çağırıyor. Unutmuyoruz belki ama unutmadıklarımızı bile yeniden hatırlamamız gerekiyor.
Bazan zihin yorulur elbet, hafıza bitap düşer. Bir fotoğrafın çekildiği günü ya da yeri, bir olayın yaşandığı anı hemen çıkaramayabilirsin. İşte o zaman bir arama motorunun soğuk ışığına muhtaç kalırsın belki; sayılar, kararlar, istatistikler dökülür önüne. Tarihler… Kan! Ancak bu, o sızının bittiği anlamına gelmez. Çünkü gerçeğe şahitlik etmiş bir kalp ve akıl, arama çubuklarına sığmayacak kadar büyük bir hafıza taşır. (Uyuyakalsa da bazan.)
Bir insanı, bir acıyı, bir sevgiyi ya da bir haksızlığı unutmamanın yolu, onu sürekli yüksek sesle tekrarlamak değildir. Bazan sadece sessizce taşırsın. Farkında bile olmadan. Ne zaman eski bir kapıyı aralasan, onun orada ilk günkü sıcaklığıyla durduğunu fark edersin ama. Unutmamışsındır; sadece unutmadığını hatırlamak için bir anlığına durman gerekir.
Ben de öyle yaptım: Durdum. Unutmadığımı hatırlamak için durdum. Kendimi hatırlamak için.
Hafızamın yorulmasını bir yenilgi saymıyorum yine de. Siz de saymayın. Hafıza da zihin gibi, insanı korumak için bir refleks olarak geri çekilebilir zaman zaman ama vicdan ve sevgi yer değiştirmez. Hakikat hiçbir yere gitmez. Gerçekten içinize, etinize işlemiş olan, orayı asla terk etmez.
Bağırmaya gerek yok! Bayrak sallamaya da…
Bir insanı gerçekten hatırlamanın en zarif yolu, onu zamanın hırpalamasına izin vermeden, kendi içindeki dokunulmaz bir odada muhafaza etmektir. Her gün girmezsiniz o odaya, yolunu bile unutursunuz bazan. Tam kapısından geri dönersiniz bulduğunuzda. Bazan da içeri girip zamanı durdurmak istersiniz. Durdurursunuz da. Odanın kapısını içeriden kilitleyip saatlerce orada kalır, halleşir, helâlleşir, içinizi akıtırsınız. Sağalırsınız.
Bazan bir yazı çağırır oraya sizi, bazan bir fotoğraf, bazan bir takvim yaprağı. “15 Eylül” tarihli bir takvim yaprağı mesela. Gördüğünüz an unutmadığınızı anlarsınız. Unutmadığınızı hatırlamak için içinizdeki bir tele dokunursunuz ki, çığ olup dökülür üzerinize ne var ne yoksa.
72 yıl önce bu dünyaya ayak basmış bir adalet arayıcısının bıraktığı miras, yeniden gelip serilir önünüze. Devasa insanlığı ve hatırasıyla birlikte.
Bir insanı hafızamızda tutmak için illa adını her gün manşetlere taşımamız gerekmez. Adını her gün anmamız bile gerekmez. Biz anmasak ne, içimiz taşır zaten bize bile fark ettirmeden. Çünkü bazı bağlar, zamanın ve mekânın ötesindedir. Bazı bağlar, iradeden bağımsız, bizim bile ötemizdedir.
Ben kaybetmedim. Unutmadım da. Her zaman olduğu odada, onları sakladığım kendime özel, o dokunulmaz izbede durdular onlar. Hafızamın yorulmasını bir yenilgi saymadım, saymayacağım! Bu, hızla akıp giden zamanın ortasında bir anlığına durup nefes aldım. Zorlana zorlana da olsa derin derin nefes aldım ve unutmadığımı yeniden hatırladım.
Yaşasaydı 72. yaşını karşılayacak olan Hrant, bu topraklara ait olmanın, bu toprakların ağrısını çekmenin ve her şeye rağmen bir arada yaşama iradesinin en yalın sesiydi. O, kelimelerini birer ayrıştırıcı silah olarak değil, birbirine değmeyen elleri birleştirecek birer köprü olarak kullandı. “Güvercin ürkekliğiyle” yürüdüğü bu sokaklarda, güvercinlere dokunulmayan bir ülkenin hayalini kurdu. Buna inandı. En inandığı yerden avlandı! Güvercinlere dokunmak şöyle dursun, onlara kurşun sıkanlardan. Hiç unutmadığından, içten içe umduğundan ama inatla umutlandığından. En yumuşak karnından. Sırtından. Güpegündüz.
Yok, yapmayacağım. Bugün yapmayacağım.
Çünkü onun bana hatırlattığı bu değil her zaman.
Bugün, naçizane bir dirhem, onun baktığı yerden bakmaya gayret edeceğim bu dünyaya ve bu topraklara. Unutmadığım, hiç unutmadığım bir şeyi daha hatırlayacağım: Onu avlayan aşağılık caniler kadar, bir maralın ağzından müstakbel katili avcıya yakaran ağıdı yazan o derya gönüllü insan da buradan: “Aman avcı,” demişti, “vurma beni.”
Yok yok, yapmayacağım.
Bir insanı hatırlamanın ve yaşatmanın yolu, onu sadece vurulduğu tarihin karanlığına hapsetmek değildir. Daha ziyade doğduğu günün ışığını, kurduğu hayalleri ve bu topraklara kattığı neşeyi çoğaltmaktır. Bana onun öğrettiği, hatırlattığı en çok da bu. Bugün, 15 Eylül’de, Hrant Dink’in 72. yaş gününü karşılarken benim içimdeki devasa burukluğa günbegün çoğalan bir sevgi, saygı ve minnet eşlik ediyor çünkü.
O, bu topraklara en çok barışın ve kardeşliğin dilini bıraktı. Yıllar geçti; sokaklar değişti, yeni kederler eskilerinin üzerinde birikti. Fakat bir yetimhane avlusunda başlayan, vicdanla ilmek ilmek örülen o hikâye hiç eskimedi. Biz onun gülüşünü, o kendine has cesur üslûbunu ve bu ülkeye duyduğu derin sevgiyi unutmadık. Unutmayalım. Zaman ne kadar toz kondurmaya çalışırsa çalışsın, kelimelerin bittiği yerde bir durup nefes aldığımızda, onun bıraktığı izin vicdanımızda ne kadar taze olduğunu görüyoruz çünkü hâlâ.
Tıpkı politik gürültülerin, uzun sessizliklerin ve aradan geçen yirmi yıllık zalim zamanın ötesine geçen o ilk hisler gibi… İnsan hayatında öyle anlar, öyle ortak diller vardır ki; araya başka şehirler, başka sorumluluklar, başka hayatlar ve hatta koca bir sessizlik girse bile kaybolmaz. Ölüm girse bile kaybolmaz. Bir gün, hiç beklemediğin bir anda, aynı kelimelerin yeniden yola çıktığını, bir kalemin aynı dürüstlükle yeniden kağıda dokunduğunu görürsün. O an anlarsın ki; ne o eski sevgi eksilmiştir, ne de şahitlik ettiğin o ruh. Sadece hayatın karmaşasında biraz geri çekilmiştir.
Unutmadığınızı hatırlamaya cüret edeceğiniz günü size bırakmak için.
İyi ki doğdun Ahparig: Nice yıllara!
EMRE DURSUN
Eylül ‘26, Çanakkale
