
Bir tren istasyonu çöktü Sırbistan’da ve 15 kişi hayatını kaybetti. Bu faciayla ilgili soruşturmalar sürerken, sadece olayla ilgili ihmaller değil başka bir dolu şey de saçıldı ortalığa. Hükümetin çeşitli yolsuzlukları ve hatta hükümet olmalarını sağlayan seçimlerde başvurdukları usulsüzlüklerle ilgili… Ülkenin başkenti Belgrad’ta yüz bini aşkın kişi indi meydanlara. Bir tek vaka ve 15 can için!
Daha bir gün geçmedi ki, Balıkesir’de patlayıcı imâl eden bir fabrikada korkunç bir iş cinayeti yaşandı ülkemizde: Tamamı 45 yaşın altında 11 yurttaşımız hayatını kaybetti bu katliamda. Her biri insanlık dışı koşullarda çalışan, çalışmaya mecbur bırakılan canlarımız. Kızmayın ama belki de bizim ülkemizde insanlarımızı kurban verdiğimiz en “basit” olaylardan biri bile diyebiliriz bunun için. Dolayısıyla biz de üstümüze düşeni yapıp bol bol “tweet” attık ve ertesi gün daha da uzun bir süre hep beraber insanlık dışı koşullarda yaşayacağımızı “müjdeleyen” o haber geldi. Yeni asgari ücret açıklandı: 22.104 TL. Küsürât olsun diye en sona yerleştirilmiş o rakam var ya hani, iktidar, kıymetimizi bize bir kere de böyle tebliğ etti. Sonuç? Sonuç ne olsun: “Neler yapmadık şu vatan için/ Kimimiz öldük/ kimimiz tweet attık.” (Bağışla, Orhan Veli.)
Tam bunlar yaşanırken ve bu mide bulandırıcı sessizliğimiz üzerine düşünürken kıymetli bir hocamın anlattığı bir Osmanlı hikâyesini anımsadım:
Büyük bir Osmanlı paşasının fedailiğini yapan genç delikanlının, “efendisi” için çalışırken başı belaya girer ve bir adamı öldürür. Zaptiyeler onu yakalayıp kadının karşısına çıkarırlar. Kadı, çocuğu hiç dinlemez bile, derhal kodese tıkar. Onca nüfuzlu bir pozisyonda olduğunu düşünen genç hiç telaşa kapılmaz. Sadece, ailesinden Paşa’yı ziyaret etmelerini ister: “Hiç sesi soluğu çıkmıyor, ben onun yüzünden içerdeyim. Bir yoklayın bakalım.”
Delikanlının ailesini kapılarda ihtimamla karşılayan Paşa, ana babanın sırtını sıvazlar: “Bu işler ha deyince olmaz ama siz meraklanmayın. Ben onu orada bırakmam.” Bu haberi koşa koşa delikanlıya iletir ailesi. Genç adam da rahat bir nefes alıp içeride kendisiyle eğlenmekte olan birkaç zibidiye caka sakar: “O adam ölür de beni burada bırakmaz.”
Fakat aradan hatırı sayılır bir zaman geçmesine rağmen Paşa’dan ses çıkmaz. Delikanlının hakkındaki hükmün kesinleşmesine de az kalmıştır. Parmaklıklar ardında kapı pencere yoklanarak geçirilen vaktin sonunda da yargılama günü gelip çatar. Genç, kadının karşısına çıktığında, Paşa da başını önüne eğmiş bir halde sanık sandalyesinin arkasındaki sandalyelerin birine ilişmiş, hükmü beklemektedir. “Kahraman” fedaisini kurtarmaya kalkışıp da kadıyla arasını tümden bozmak istemediğinden, delikanlı için kılını bile kıpırdatmamıştır geçen zaman içerisinde. En nihayetinde de duruşma yapılır ve kadı kararını açıklar: İdam.
Ailesi gözyaşlarına boğulurken, zaptiyeler delikanlının koluna girer ve salonun çıkışına doğru yönelirler. Bu sırada utana sıkıla ayağa kalkan Paşa, delikanlının kendisine “Kurtar beni” dercesine bakan gözlerinden ürküp, herkesin içinde yalvarıp da bir çuval inciri berbat etmesinden korkarak kalabalığın arasından sıyrılır ve gencin kulağına eğilir. Sadece onun duyabileceği bir ses tonuyla fısıldar: “Bir can için beni mahçup etme evlâdım.”
Sıklıkla anımsadığımız, referans verdiğimiz bir sözü vardır Ahmet Hamdi Tanpınar‘ın: “Türkiye evlâtlarına, kendinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor.” Artık imkânın bu kadarını bile vermiyor ya da meşrebine göre bir taksim yapıyor.
Gelin, başlıktaki soruyu derdimizle harman ederken hep beraber bir düşünelim:
22 yılı aşkın AKP iktidarının, tek başına hükümet kurma yeterliliğinden mahrum kaldığı yegâne dönemi hatırlıyor musunuz: 2015 Haziran-Kasım arası. Bu döneme bir isim koyacak olsam, “İntikam Devri” derdim. Her ne kadar şiddet ve türlü hukuksuzlukla bastırılmış olsa da AKP’nin en büyük yenilgi olarak gördüğünden şüphe etmediğim Gezi Direnişi’nin intikamını aldığı dönem. Türkiye halklarının yüz akı sayabileceğimiz bu görkemli ayaklanması, AKP için “FETÖ ihanetinden” daha büyük bir çaresizlik, acziyet ve travma yaratmıştı. Çünkü evet, biri isyandı diğeri ihanet: Ancak sadakatle sorumlu olduğunuzun “hâini” olabilirdiniz zira. AKP, “FETÖ” tarafından aldatılmış, Gezi Direnişi’ne can verenlerce ise sarsılmıştı. İktidarlarının duvarları gümbür gümbür inlemiş, tüm iktidar aygıtları o simgesel meydanda kıstırılmıştı.
Direnişin sonlanmasından sonra 17-25 Aralık meselesi patladı ve bir süredir pasif agresif şekilde yürüyen çatışma tümüyle ayyuka çıkarak kızıştı. AKP, Fethullah Gülen örgütünü “bitirme” yoluna kesin adımını atmıştı. Görevden almalar, ihraçlar, sürgünler ve tutuklamalar hızlandı; asil ve vekil listeleri değişti, kayyımlar cirit atar oldu… Bu şartlar altında seçimlere gidildi ve AKP ilk kez Haziran 2015’te, “tek başına iktidar” yeterliliğini sağlayamadı.
Bunun üzerine trajikomik bir “hükümet kurma” oyunu başladı. Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu, dostlar alışverişte görsün kabilinden parti ziyaretleri gerçekleştirip sözde nabız yokladı. CHP’nin kronik basiretsizliğine bir de Devlet Bahçeli’nin meşhur ayak oyunları eklenince, süreç başladığından da saçma bir noktaya gerileyip tıkandı ve tam da planlandığı üzere seçimlerin yenilenmesi kararı alındı.
Neredeyse her şey AKP’nin istediği gibi gitmiş ve partiler yeniden seçim çalışmalarına başlamışlardı. “Neredeyse” diyorum çünkü her şeye rağmen bir eksik vardı. Yaşanan tüm politik kaosa karşın sanki arzulanan iklime tam da ulaşılamamıştı. Neydi, neydi, neydi? Galiba ortalık hâlâ fazla süt limandı ve aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlara ulaşılamayacağı aşikârdı.
Haziran 2015’ten aynı yılın 1 Kasım tarihinde gerçekleşecek seçimlere kadar şunlar yaşandı:
Önce, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, sözde kendisinin başlattığı “demokratik açılım” sürecinin ayaklarından biri olan ve AKP ile HDP’nin ortaklığıyla açıklanan “Dolmabahçe Mutabakatı”nı tanımadığını ilân etti. Bu açıklamadan üç gün sonra, Kobani’ye insanî yardım götürmek için yola çıkan gençler, Suruç’ta IŞİD tarafından katledildi: 33 kişi hayatını kaybetti ve en az 100 yaralı vardı. Bir hafta sonra PKK, “Ateşkes fiilen sona ermiştir,” dedi, Erdoğan ise çözüm sürecinin resmen sona erdiğini söyledi.
10 Ağustos’ta Şırnak Halk Meclisi’nin “öz yönetim” ilânını destekleyen KCK, “demokratik özerklik” çağrısı yayınlayınca birçok ilde öz yönetim girişimleri başladı. PKK 7 Eylül’de Dağlıca’ya, 8 Eylül’de ise Iğdır’a saldırdı: Bu eylemlerde 16 asker ve 13 polis hayatını kaybetti.
Artan çatışmalar sonucu şiddetlenen savaş ortamına “dur” demek için 10 Ekim’de Ankara Garı önünde bir araya gelen barış yanlıları da, Suruç’taki gençler gibi IŞİD’in hedefi oldu: Tam 104 kişi yaşamını yitirdi. Başbakan Davutoğlu bu saldırının ardından, “Anket yaptırdık, oylarımız yükseliyor,” demekten ar etmedi.
Oyları gerçekten “yükseldi” ve seçim mağlubiyetini gurur meselesi yapan AKP, sayısız insanın canına mâl olan bu kanlı ve karanlık süreçten sonra yine tek başına iktidar oldu!
Ama bitmedi, yetmedi…
Seçimlerin ardından Kürdistan’daki çatışmalar daha da şiddetlendi ve “Hendek Savaşları” başladı. 90’lı yılları andıran yöntemler devreye girdi ve birçok şehir yakılarak, yıkılarak tahrip edildi. Yine sayısız insanımızı kaybettiğimiz bu süreçte ve seçimlerden yaklaşık bir ay sonra, Diyarbakır’ın Sur ilçesinde zarar gören yapılardan biri olan Dört Ayaklı Minare’nin önünde barış çağrısı yapan Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi bir suikastla katledildi (28 Kasım 2015). Bu tarihten bir yıl sonra, 4 Kasım 2016’da, HDP eşbaşkanlığını yürüten Selahattin Demirtaş tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Kışı geçirdik, ayazı unutmadık, baharı bitirip yazın ortasına demirledik… 15 Temmuz 2016 tarihinde, hükümetin “FETÖ” tarafından yapıldığını iddia ettiği darbe girişimi gerçekleşti ve bizzat Erdoğan’ın çağrısıyla sokağa dökülen 251 kişi de bu olaylar sırasında hayatını kaybetti.
Sonra iktidarın aklına bazan HDP, bazan PKK, bazan FETÖ, bazan da Gezi geldi. Osman Kavala’dan Çiğdem Mater’e, Tayfun Bayındır’dan Can Atalay’a kadar sayısız insan keyfi olarak hapsedildi.
“Gorgo’yu beklerken” yazısında söylediğim gibi bir şey yaşanıyordu: “İktidar, tuttuğu kapıları bir açıyor bir kapatıyordu: Kelepçeyi bir takıp bir çözüyor, ışığı bir yakıp bir söndürüyor, soluğu bir kesip bir salıyor, ‘barışı’ ucundan gösterip çekiveriyordu.”
“Darbe”, hükümetin elini daha da kolaylaştıran ve bahanesini çoktandır kolladığı bir şeye kapı aralamıştı: OHAL. Bu koşullarda gidilen referandumla, Türkiye, her konuda olduğu gibi yine dünyada eşi benzeri görülmemiş bir “Başkanlık Sistemi”ne geçiverdi.
O günden beri artık otomobillerin cam filmlerinden tutun da neredeyse saçımızın rengine kadar bir kişinin ağzının içine bakmakla malûlüz. Var olan ve bizzat kendilerinin yaptıkları anayasaya uymadıkları halde yeni anayasa ve yasalar yapmayı bize bir lütuf olarak sunan bu tuhaf güruhla nasıl baş edeceğimiz konusundaki fikirlerimiz de her geçen gün eriyip gidiyor sanıyorum.
Bir şahsın istediği belediye ve kurumlara kayyımlar atanıyor, kimi yerlerin yetki ve sorumluluğu elden ele geçiyor; kiminin malına, kiminin canına, kiminin özgürlük ve dahi cümle hakkına el konuluyor, her gün yeni vergiler uydurulup o vergiler güzelleniyor, iç ve dış politika bir kişinin histerileriyle şekilleniyor ve bu esnada itibardan tasarruf edilmiyor ama bir ülkenin tüm fertleri de gözü kapalı bir şekilde feda ediliyor.
Çocuklarına okullarda bir öğün yemek veremeyen, kendi yarattıkları buhranlara kendilerinden olanları bile ezdiren, her türlü eziyeti de allayıp pullayarak süsleyenler, dünyaları yerinden oynatmamız gereken bütün bu kepazeliğin ortasında sık sık kulağımıza eğilip fısıldamaktan da vazgeçmiyor: “Bir can için beni mahcup etme evlâdım.”
Ben şimdi hem onlara, hem bize soracağım.
Sözde itibarınıza gölge düşmesin diye can üstüne can verdik. Göçen madenlerin altında kaldık, feryadımız tekmelendi. Sonra bir, birkaç, birçok depremle enkazlar altında kaldık; tekmelediğiniz madenciler koştu canımızın imdadına, siz yine yoktunuz. Döndünüz dolaştınız, bizi enkazdan çıkaran madenciyi gadrettiniz o zalim iştahınızla bir daha.
E peki biz? Ölüm ve zulümden başka hiçbir şey vermedi bu devlet bize, öyle ya… Ama dayanışmadan da öte can borcumuz olan madencilere zulmedilirken neden başımızı gömdük ki kuma? Her köşe başında öldürülürken, yaşatılmazken kendi yoldaşlarımız; evrilip çevrilip başımıza yıkılırken bu dünya, neden susup gizlendik bunca?
Ey itibardan tasarruf etmeyeceğiz diye bunca canı israf zalim: Kaç can daha feda etmemiz lâzım sana?
Ve ey bu itibar iktidarının saltanatına başkaldırmayan yoldaşım: Sana ne kadar lâzım?
EMRE DURSUN
Aralık ’24, Çanakkale-