ŞİİRLİ ŞARKILAR ŞEMSİYESİ (sekiz)
Hem de “Şiirli Şarkılar Şemsiyesi” gibi bir başlık altında seri yapıp, buna uzun uzun çalışıp, önünü ardını hesaplayıp tam altı sayı boyunca ondan hiç bahsetmemek ne zordu, biliyor musunuz? Bilemezsiniz… Aslında orada bile pas geçecektim iyice biriksin her şey diye ama, hem ona kıyamadım hem de Orhan Veli’ye. Ama bir işaret vermiştim hatırlarsanız, “Belki de o, ‘Şiirli Şarkılar Şemsiyesi’nin assolistlerindendir, kimbilir,” diye… Öyle!
Bu sayı, yürekten, sevgi ve minnet dolu bir saygı duruşudur Zülfü Livaneli’ye…
Şüphe yok ki, aklıma böylesi bir listeyi düşüren isimlerin müzisyen koltuğundaki en güçlü simalarından ve imzalarından biri oydu, daha en başından. Çünkü ortak şemsiyemizi bu topraklara en geniş, en şefkatli ve en dirençli haliyle açanların da başında onun adı var.
Livaneli Müziği, sadece bir ezgiler bütünü değildir; bu memleket hafızasının son elli altmış yıllık dev yankısıdır. Toprağın ağladığı, dağın inlediği, taşın haykırdığıdır. Karanfil ağrısı, maral yarası, pranga şangırtısıdır. Ama kardelen direnci, oğlak inadı, barikat omuzdaşlığıdır da.
Onun bestelerinde Nâzım’ın hasreti, Sabahattin Ali’nin dinmeyen hüznü, Bedri Rahmi’nin renkleri, Yaşar Kemal’in Çukurova’dan yükselen o devasa isyanı soluk alır.
Bu coğrafyadaki her insanın içinde Livaneli’nin bir tınısı mutlaka vardır.
Öyleyse, önce bir doğrulalım şöyle: “Merhaba”, hepimizdeki Livaneli’ye!
(Livaneli mirasının en kıymetli parçalarından bazılarını, çok önemlilerini geçtiğimiz sayıda canlarımıza adadık. Onların yeri orasıdır diye düşünerek, buraya tekrar almıyorum. Nasılsa dönüp dolaşıp hep gideceğiz onların yanına da: Şşş|7 – unutMADIMAKlımda! – KAÇAK KAT)
Yukarıda zorluğundan bahsetmiştim, şimdi hadi itiraf edeyim: Hiçbir sayının ilk şarkısını seçmek bu kadar kolay olmadı benim için çünkü zaten söyledik bile.
Ama bir noktayı düzelteyim yine de: Bu eser yalnızca bir şarkı değil; Türk edebiyatı ve müziğinin en güçlü, en sarsılmaz dostluklarından birinin simgesidir. Yaşar Kemal ile Zülfü Livaneli’nin 40 yılı aşan o derin omuz omuza yürüyüşünün en güzel meyvelerinden biridir.
Sözlerdeki o mağrur ve insana selam duran hava Yaşar Kemal’in kaleminden çıkmış; Livaneli’nin evrensel ve lirik ezgileriyle birleşerek nesiller boyu söylenen bir marşa dönüşmüştür.
“Bazı çiçekler, bazı topraklarda olmuyor”, malûm. O çiçeklerden biri de Ali’ydi. Ali’nin yazdığı Ali.
Sabahattin Ali, “Ses” öyküsünde, iş için Çine’ye doğru yol alan iki arkadaşın bir inşaatın kıyısında denk geldikleri Ali’yi anlatır. Ali’yi ve sesini… O sesin “hak ettiği” değeri bulması için bir didinme başlar ondan sonra. Zahmet edip okursunuz diye ümit ediyorum, okumadıysanız da…
Sabahattin Ali’nin bu öyküde yazdığı ve Ali’ye kimbilir hangi melodiyle türküsünü de söylettiği bir şiirdir bu. Milyonların hafızasına kazınan asıl ezgisini ise yıllar sonra Livaneli verir ona…
Yalnız şuna bakar mısınız:
“Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarin çıplak ayağına sür beni.”
Aşk olsun, Sabahattin Ali! Gerçi olmuş zaten belli de, aşk olsun yani yine de…
İyi, kötü ve dahi pespaye bir dolu insan yorumladı ama Kardeş Türküler’den dinleyelim isterim bu sayıda:
Nâzım’ın bütün biyografilerinden bildiğimiz, hayatı boyunca nefret ettiği Amerika’nın ve Hitler Almanyasının alçaklık ve vahşette yarıştığı İkinci Dünya Savaşı’nı, cezaevindeki radyodan dinlerken sık sık krizler geçirdiğidir. Onun, bütün dünyayı etkilemiş olan eşsiz şiirinin gücü yalnızca dildeki maharetinden değil, bu büyük duyarlılığından da geliyordu şüphesiz.
Bir yandan tutsak olduğu koşullarda bu korkunç savaşı izler ve resmederken, şiirinin en politik zirvelerine tırmanmış ve hayatının sonuna kadar da oradan hiç ayrılmamıştır.
O dönemin en çarpıcı şiirlerinden biri, İkinci Dünya Savaşı’nı bitiren, Amerika’nın Hiroşima ve Nagasaki’ye düzenlediği atom bombası saldırılarından sonra yazılmıştır. Livaneli bu eseri 1970’lerin ikinci yarısında bestelemiş ve ilk olarak 1978 tarihli “Nâzım Türküsü” albümünde seslendirmiştir.
Ancak bu dokunaklı şiir ve şarkı, hem Nâzım hem de Livaneli’nin büyüsüyle memleket sınırlarını hızla aşmış ve tüm dünyada büyük yankı uyandırmıştır. Amerika’nın alçaklığını anlatan bu şarkıyı, insanlığı milliyetinden önde giden büyük Amerikalı folk sanatçısı Joan Baez’den dinleyelim:
Livaneli, bir önceki sayıda başkaca örneklerini de gördüğümüz gibi hep şiirin, edebiyatın içinde konaklaya gelmiş sanatçılardan biriydi her daim. Bu yolda öylesine tutkulu ve hayran yol almıştır ki, sonunda bir şaire, bir yazara dönüşmesine hiç de şaşmamak gerekir. Belki d yolun başında bile öyledir, kimbilir…
Çok sesli, çok şiirli bir sanatçı olmasına ne kadar teşekkür etsek az ama şüphe yok ki, onun daen çok durup dinlendiği Nâzım olmuştur hep. Sadece onun şiirlerinden koca bir “Nâzım Türküsü” albümü çıkmıştır örneğin.
Oradan devam edelim ve Nâzım’ın şu muazzam dizelerine kulak verelim:
“Yedi tepeli şehrimde bıraktım gonca gülümü
Ne ölümden korkmak ayıp ne de düşünmek ölümü.”
Bir süredir, hiçbir halta faydası olmayan o içi boş “Nerelisin?” sohbetlerinden bağımsız olarak, ne demek istediğimi anlayabileceğinden emin olduğum insanlarla konuşurken “Akdenizliyim,” demeyi tercih ediyorum. Aslında bu, görür görmez yüzümde kendiliğinden ve kocaman gülümseme yaratan bir haritaya denk gelmemden sonra böyle oldu ve iyi de oldu. Herhangi bir yerin “milliyetçisi” olamam ama bu haritada uzun uzun kalabilirim.
Ve şimdi bir de tam Ege’nin, Akdeniz’in en mis vakitlerindeyken, ay ışığı altında bir deniz kıyısına boylu boyunca uzanıp, yüzümde memnun bir gülümsemeyle bu şarkıyı sonsuza kadar dinleyebilirim. Sonsuz ol, kardeşim deniz…
Fransız edebiyatının en büyük şairlerinden sayılan Paul Éluard, sevgilisi ve biricik eşi Nusch’a duyduğu büyük aşkı anlatmak için bir şiir yazmaya başlar… Ancak bu esnada, İkinci Dünya Savaşı olanca vahşetiyle sürüyordur ve Fransa, Nazi Almanyası’nın işgali altındadır. Eluard’ın bu aşk şiiri, kelimenin tam anlamıyla “zıvanadan çıkar” ve dizeler döküldükçe şiir, faşizmin gölgesindeki ülkesinin hürriyet çığlığına dönüşür. O halde oraya başka bir sözcük yazmak gereklidir. Ez az “aşk” kadar güçlü bir sözcük. Meselâ, ÖZGÜRLÜK!
Şiir basıldıktan sonra, binlerce nüshası direnişçilere moral olsun diye uçaklarla işgal altındaki Fransa topraklarına atılmıştır.
Birçoğunuzun kafasında çalmaya başladı bile şarkı ama iki çok önemli ismi daha analım: Bu dünya çapındaki efsanevi şiiri Türkçeye, Garip akımının iki dev ismi Orhan Veli Kanık ve Melih Cevdet Anday muazzam bir ahenkle kazandırmıştır.
Zülfü Livaneli ise bu evrensel direniş ve umut şiirini 1980’lerin başında bestelemiş ve ilk olarak 1983 tarihli unutulmaz “Ada” albümünde seslendirmiştir. Gökten Fransa’ya yağan o dizeler, Livaneli’nin ezgisiyle bu topraklarda meydanları dolduran milyonların sesi olmuştur.
Müziğin sesini açalım ve evet, her yere, her köşeye yazalım:
“Liberté” şiiri, Nazilere karşı direnenlere umut vermişti…
Livaneli’nin yıllardır bize en çok umut veren şarkılarından birinde ise, Ülkü Tamer imzası var. Umut, evet ama “güneş toplamak”, imkânsız, değil mi?
Öyle mi?
Tüm seslerin, tüm sözlerin için, dokunduğun tüm hakikatler ve kurdurduğun bütün hayaller, pasını sildiğin kulaklar ve verdiğin bütün ilhamlar için sonsuz teşekkürler Livaneli!
EMRE DURSUN
Haziran – Temmuz ‘26

