
1730 yılında meydana gelen Patrona Halil İsyanı’nın sonunda tahttan indirilen babası III. Ahmet ile birlikte Topkapı Sarayı’nın Kafes Kasrı’na kapatılan III. Mustafa, bundan sonraki yaşamının 27 yılını bir hapis hayatı içinde geçirdi. “Saltanat müyesser olduğunda” Şimşirlik’ten çıkarılıp da devlet erkânının karşısına geçtiğinde ilk söz olarak, büyük bir sükûnetle ve sadece “Sabahlar hayrola!” dediği bildirilir. Cülûs Töreni yine büyük bir ihtişamla yapılan III. Mustafa, cülûs bahşişi veren son Osmanlı hükümdarı olarak bilinir ve tarihçiler tarafından “zeki, münevver, çok çalışkan, temiz yürekli, teceddüd ve ıslâhat tarafdârı bir zât” olarak tarif edilir. Öte yandan, tahsilinin ve yeteneklerinin elverdiği ölçüde basiretli bir yönetim sergilemeye gayret ettiği, gelenek ve göreneklere bağlı, dindar ve tutumlu biri olduğu bilinmektedir ve bazen bu tasarruf düşkünlüğünün “cimrilik” olarak yorumlandığı da görülür. III. Mustafa, atalarından IV. Murad kadar tebdil gezmeye ve bunun sonucunda da muhakkak bir ödüllendirme ya da cezalandırma uygulamaya meyilli bir hükümdardır; bazı özellikleriyle ise, haddinden fazla müdahaleci ve yasakçı olmakla eleştirilir. Her şeye karşın onun, iyi niyetli, merhametli ve hayırsever bir yenileşme yanlısı ve şartlara göre fazlasıyla cömert de olabilen bir padişah olduğunu tespit eden kaynaklar çoğunluktadır.
Osmanlı’da, Eyüp Sultan Türbesi’nde gerçekleştirilen ve yeni hükümdarın Hz. Muhammed’in ya da dört halifeden birinin kılıcını kuşanarak cülûs eylediği kılıç kuşanma merasimi, özellikle Fatih Sultan Mehmet sonrasında teamüllere yerleşmiş önemli bir devlet geleneğiydi. Üstelik çoğunlukla ve evvela Fatih’in ve hükümdar olan kişinin babasının camii ya da türbesini ziyaretinden sonra gidilen Eyüp Sultan’da ifa edilen bu önemli tören, halkın yeni padişahı ilk kez gördüğü seremonilere sahne olması sebebiyle de heyecan verici bir gösteriye dönüşürdü. III. Mustafa da, Fatih’in kabrini ziyaretinden sonra Eyüp Sultan türbesine gitmiş ve burada Hz. Ömer’in kılıcını kuşanarak “adalet” imasında bulunmuş ve yayınladığı “Adaletname”de de Osmanlı ülkesinin “şen ve bayındır” olacağını söyleyerek, halkın refah ve mutluluğu için çalışacağını ilan etmişti. Sultanın o gün izlediği güzergâhtaki kutsal mabetlerden hiçbiri, saltanatı döneminde yaşanan İstanbul depreminde ayakta kalamayacak ve III. Mustafa daha o gün yapmaya karar verdiği imar faaliyetlerini büyük bir seferberlik içinde yapmak durumunda kalacaktı.
Çocukluğu Lale Devri’nin renkli ortamında geçen III. Mustafa’nın, Osmanlılar’ın pek de reformlara kalkışmadan, yalnızca kültürel, mimari başta olmak üzere sanatsal ve toplumsal düzeyde bir Batılılaşma gayretinde olduğu bu dönemden belli konularda etkilendiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Babası III. Ahmet ile eniştesi Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sanat ve kültür meraklarının yanı sıra, imar faaliyetlerine de düşkün olmaları, III. Mustafa’nın bu alanlarla ilgilenmesine doğrudan bir katkı sunmuştur şüphesiz. Elbette, tahta çıktığı zaman sadrazamlıkta bıraktığı Koca Ragıp Paşa gibi, şairliği, hazırcevaplığı, zengin kitaplığı ve derin hukuk bilgisiyle anılan bir devlet adamıyla etkileşimlerini de dikkate almak gerekir. Öte yandan Lale Devri boyunca özellikle köklü reformlara girişilmediği için fazlaca yüzeysel kalan Batılılaşma çabasının, Osmanlı mimarisine Barok üslûbun yerleşip yaygınlaşması gibi bir sonucu da olmuştur. İleride anacağımız, III. Mustafa Dönemi’nin mimarbaşı olan Mehmet Tahir Ağa da Osmanlı mimarisinde barok tarzın en başarılı uygulayıcılarından biri olarak öne çıkmaktadır. Sonuç olarak, III. Mustafa’nın çevresi önemli entelektüellerle çevriliydi ve hünkâr, yıllar süren hapis hayatının insan ruhunu fazlasıyla zedeleyeceği malûm ağır koşullarına maruz kalmasına rağmen, bütün bu ortamı ve insanları değerlendirme kabiliyetinden yoksun değildi.
Osmanlı devrinde İstanbul’un asıl afeti, yangındı. Az sayıdaki kâgir binadan ve anıtsal yapılarla ibadethanelerden farklı olarak, İstanbul ahalisi çoğunlukla dar olan sokaklarda konuşlanmış ahşap evlerde yaşardı. “İmparatorluğun başkenti ahşap bir metropuldü.” Aslında 16. yüzyıldan itibaren, yangınlarda kül olmuş evlerin yerine yenileri yapılırken, kentin yöneticileri kâgir binalar yapılmasını talep etmeye başlamışlardı ama III. Mustafa devrinde de İstanbul’da halen ahşap evlerin çoğunlukta olduğunu söylemek yanlış olmaz. Şehri daha fazla kâgir bina ile donatma girişimi ancak Tanzimat devrinde, dönemin meşhur sadrazamı Mustafa Reşit Paşa’nın gayretleriyle resmi bir çalışma konusu olacak ama kâgir binaların İstanbul’da yükselmesi 20. yüzyıl başını bulacaktı. Sonuç olarak, esnek yapıları nedeniyle depreme dahi dayanıklı olan ahşap evler ve dolayısıyla kent en ufak bir kıvılcımın, birkaç saniyelik rüzgârın şiddetlendirebildiği yangınlara karşı ciddi anlamda savunmasız bir haldeydi. Kurtulma seçenekleri fazla olduğundan ve ahşap, malzemesi gereği bir ağırlık yaratmadığından büyük can kayıpları yaşanmaz ama evleri ve içindeki eşyaları kurtarmak da pek mümkün olmazdı. Öte yandan büyük yangınlarda devletin en üst düzey yetkilileri dahi sorumluluk alır, yangını söndürmek için tulumbacılarla, mahalleli ile birlikte canhıraş uğraşırlardı. Tabii yukarıda bilhassa belirttiğimiz “dar sokaklar” tam da bu esnada felâkete felâket ekler, itfaiye malzemelerinin ya da araçlarının olay mahalline girişini engeller yahut sokak içindeki hareket kabiliyetlerini kısıtlardı. Bu nedenle yangınlarda saraylısından mahallelisine kadar tam bir iş birliği içinde olmak mühimdi.
Dönemin vakanüvislerinden Teşrifatçı Mehmed Akif Bey, III. Mustafa Dönemi’ni detaylı bir şekilde anlattığı “Târih-i Cülûs-ı Sultan Mustafa Han-ı Sâlis” adlı önemli eserinde, padişahın, 23 Aralık 1758 tarihinde Nahlbend Mahallesi’nde çıkıp bir kolu Cündî Meydanı’na, bir kolu da Sultanahmet Bimârhanesi’ne kadar yayılan yangını söndürme çalışmalarına katıldığını aktarır.
Pek uzak sayılamayacak bir tarihte, III. Mustafa’nın tahta çıkışından 38 yıl önce, 1719’da İstanbul’da meydana gelen deprem ve ardından çıkan yangın İstanbul tarihinde mutlaka anılması gereken bir dönüm noktasıdır. Lale Devri’nin önemli sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın girişimleriyle bu iki afetin izleri silinmeye çalışılmış, 1722-1724 yılları arasında şehir surları tamamen onarılmış, İstanbul neredeyse yeniden inşa edilmişti. Bütün bu çabalara rağmen, daha sonra çıkan yangınlar ve “Zelzele-i Azim” olarak anılan 22 Mayıs 1766 tarihli Büyük İstanbul Depremi’yle birlikte, yine başa dönülecek ve tahta çıktığı gün ilân ettiği “Adaletname”de Osmanlı ülkesinin “şen ve bayındır” olacağını söyleyen III. Mustafa’nın, en baştan verdiği karar, bir siyasetten ziyade ertelenemez, ötelenemez bir zorunluluğa dönüşecekti.
22 Mayıs 1766 günü, tam iki dakika süren depremde kent surları yine büyük oranda zarar görmüş, sadece payitahtın değil, hanedanın da çok önemsediği II. Mehmet’in hatırası olan Fatih Camii ile Eyüp Sultan Türbesi yıkılmış, iki ay içinde sayıları 45’i bulan sarsıntılar nedeniyle başkent sakinlerinde huzur ve güven duygusu kalmamıştı. III. Mustafa’nın bir yıl önce (1765) tamamlanan Laleli Camii, tümüyle yıkılmasa da epey hırpalanmıştı. Ancak asıl büyük hasar Fatih Camii’ndeydi. Hünkâr derhal büyük bir seferberliğe girişerek hem devlet hazinesinden hem de şahsi hazinesi olan Ceyb-i Hümayûn’dan İstanbul’un yeniden imarı için büyük yardımlarda bulundu. Fatih ve Eyüp Sultan camileri temelden ve aslına uygun olarak yeniden inşa edildi. Fatih’in, İstanbul’u fethinden 10 yıl sonra yaptırmaya başladığı ve 8 yıl gibi bir sürede inşa edilip 1471’de tamamlanan camii böylece tamı tamına 300 yıl sonra yeniden payitaht Müslümanlarının hizmetine açılmış olacaktı. Onun orijinal hâlini bugün tam olarak bilemiyoruz ancak dönemin ünlü mimarı, Ragıp Paşa Kütüphanesi ve Laleli ile Ayazma Camii’ni yapmış olan maharetli mimarbaşı Mehmet Tahir Ağa’nın, Fatih Camii’nin aslına uygun bir şekilde inşası için gösterdiği çabaları da hakkıyla yâd etmek gerek. Ne yazık ki Tahir Ağa’nın hayatı hakkında fazla bir bilgimiz yok ama şimdilik bu konuda tarihin eli açıklığına güvenmek dışında bir çaremiz de yok.
Söz konusu depremdeki zarar, sadece avlusu ile kuzey kapısı ayakta kalan Fatih Camii ve Eyüp Sultan Türbeleri’yle sınırlı kalmadı. İstanbul gerçek anlamda harap olmuştu. Beyazıt, Mihrimah Sultan camileri, Şekerciler Hanı, Kalpakçılar, Bedesten, Esir Pazarı, Kapalıçarşı’da bulunan Dua Meydanı ve daha birçok hanlar, camiler yıkıldı ya da çok ağır hasar gördü. Topkapı Sarayı’nda çatlaklar oluştu, yaklaşık 70 yıl önce baştan aşağı onarılmış kent surlarında büyük gedikler açıldı. Depremden sonraki Cuma günü, III. Mustafa’nın İstanbullulara moral vermek için Sultanahmet Camii’nde selamlığa geldiği esnada bir sarsıntı daha yaşandı. İlk depremden 75 gün sonra büyük bir deprem daha oldu ve bu kez de Galata, Üsküdar gibi yerleşimlerle birlikte Anadolu Yakası’nda İzmit’e kadar uzanan bölgede büyük tahribatlar meydana geldi. İstanbul’un sarsıntıları yine de bitmek bilmedi, 31 Ocak 1767’de, gece yarısına doğru şiddetli bir deprem daha yaşandı. Sekiz aylık sürede yaşanan ve sayıları en az dördü bulan büyük depremler payitahtın altını üstüne getirdi. Ahali evlerini terk edip şehir meydanlarına ve kırlara çıktı; İstanbul devasa bir çadır kente dönüştü.
Kentin yeniden imârı için yapılan görevlendirme listesi, durumun çarpıcılığını daha net bir biçimde gösterir: III. Mustafa; Kapalıçarşı’yla çevresinin onarımına Tıflî Efendi’yi, şehir surlarının tamirine Mehmet Ağa’yı, Baruthane’ye Yenişehirli Osman Efendi’yi, Saraçhane ve Arasta’ya tıfzade Ömer Efendi’yi, Enderun-ı Hümayûn binalarına şehreminini, yeniçeri kışlalarına Haseki Mustafa Ağa’yı, Yedikule’ye Hezarfen Kara Mustafa Ağa’yı, Tophane’ye Mahmut Bey’i, Fatih Camii ile türbesinin yeniden yapımına da Hamiş Bey’i bina emini olarak tayin etti. Bütün bunlar yaşanırken bir kalyonda çıkan yangın, Kalafayteri’ndeki demirli gemileri tutuşturdu. Yanan tekneler akıntının ve rüzgârın da etkisiyle deniz üzerinde savrulurken Cibali Yahudihaneleri ve çarşısı, Aynalıkavak Sarayı, Halıcıoğlu İskelesi yandı. Aynalıkavak Sarayı’nın değerli eşyaları zar zor kurtarılabildi.
Bu tahribatın giderilmesi hususundaki şahsi ve resmi nakdî yardımları şükranla anılan III. Mustafa’nın, zarar ve ziyânı karşılamak için harcadığı paranın “22 bin kese, takribi 11 milyon kuruş olduğu tahmin edilmiştir”. Öyle ki bu rakamın 1245 kesesi yalnızca Fatih Camiî için harcanmış, dönemin en önemli vakanüvisi Şemdanizede’ye göre ise III. Mustafa’nın sıfırdan bir camii inşasına “4-5 bin kese harcadığı” aktarılmıştır. Yukarıda anılanlardan farklı olarak Büyük Yeni Han, Bend-i Cedid, Paşabahçe Mescidi ve dahi neredeyse Beykoz semtinin tamamı, Kadıköy İskele Camii, Ayvat Bendi, Beşiktaş Sarayı, Zeynep Sultan Camii yine III. Mustafa tarafından yaptırılmış ve Davut Paşa Kasrı, Baruthane-i Amire, Saraçhane, Yeniçeri odaları, Tophane, Kızkulesi gibi hasar gören yerler tamir edilmiş, 1765 Tophane Yangını’nda küle dönen Kadiri Tekkesi ile Galata Mevlevihanesi yeniden inşa edilmiştir.
17 ve 18. yüzyıllarda çok sık yaşanan yangınların yanı sıra bir de andığımız depremlerin ardından İstanbul’un, yıkılanların onarılması ile yalnızca eski görünümüne kavuşturulmaya çalışıldığını söyleyemeyiz, zira payitahtta yine bu dönemlerde yeni bir siluet oluşmaya başladığını görüyoruz. Örneğin, 16. yüzyılda camiî ve mescitlerin %63’ü sur içinde yer alırken, 18. yüzyılda bu oran %45’e düşmüştür. Yine bu dönemde yapılan su yollarının neredeyse tamamı sur dışındadır. Ayrıca, yukarıda belirtildiği gibi, Beykoz semtinin ciddi şekilde imarıyla birlikte, 18. yüzyılda artmaya başlayan yalı merakı İstanbulluların yaşayışında yeni bir boyut oluşturmuştur.
Dönemin ünlü simalarından biri olan Bedesten hacegîsi ve kuyucu başı Seyyid Tahir Çelebi, III. Mustafa için Beykoz Sultaniye’de yazlık bir sarayla birlikte, divan toplantılarının yapılabileceği bir de Paşa Kapısı yaptırmıştı. Dikkatlerinden kaçmayan bu gelişme üzerine Beykoz sahilinde bulunan boş arsalara dönemin devlet adamları da kendi yalılarını yaptırmaya başladılar. Camiî ve hamamlar inşa edilen, dükkânların geceleri bile açık olduğu Beykoz, bu gelişmelerden sonra Boğaziçi’nin en güzel sayfiyelerinden birine dönüşürken hem burada hem de Boğaz’ın bütün semtlerinde yalı merakı hızla yayılmaya başladı. III. Mustafa devrinde yine Boğaz’da, Çengelköyü ve İstavroz Köyü (Beylerbeyi) arasında girişilen kamulaştırma faaliyetleri esnasında yıktırılan İstavroz Sarayı’nın, dillere destan el işçiliği harikaları olan vitraylarının, ahşap tavanlarının ve taş malzemelerinin hünkârın kızları için yaptırdığı saraylarda kullandırttığı biliniyor. Boğaz’ın farklı kıyılarında yer alan Yeşillioğlu Sarayı ile III. Mustafa’nın çok sevdiği, içi çinilerle kaplı Beşiktaş Sarayı’nın da onarılmasıyla, İstanbul’un sur içinden dışarıya doğru genişlemesi devam etmiş oluyordu.
III. Mustafa ayrıca, Osmanlı’nın en büyük tüketim merkezi olan İstanbul’un iaşe sorununu çözmek için her birinde 100.000’er kiler bulunan üç büyük ambar yaptırmış ve Kağıthane’de Lağımcılar için özel yer tahsis etmişti. Sakarya Nehri’ni Sapanca Gölü’ne, Sapanca Gölü’nü de İzmit Körfezi’ne bağlayacak bir kanal projesi üzerinde çalıştığı, ancak bu projenin halkın muhalefeti nedeniyle yarım kaldığı da biliniyor.
III. Mustafa’nın, bütün bu imar faaliyetlerine karşın ilginç bir yanı da, yaptırdığı hiçbir camiî ve esere kendi adını vermemiş olmasıdır.
Bugün bakıldığında, III. Mustafa’nın İstanbul’un imarı için verdiği emekler, büyük bir imparatorluğun başındaki hükümdar olması hasebiyle normal ve zorunlu görülebilir ancak üzerimize düşen tarihçi sorumluluğu, bütün bu faaliyetleri yine yaşandığı dönem bağlamında değerlendirip anlamak mecburiyeti getiriyor.
Makalenin asli konusu olmaması nedeniyle detaylı bir biçimde değinilmese de onun saltanatı anılan tüm afetlerin yanı sıra, Osmanlı’nın çok ağır ve travmatik facialarının, savaşlarının da yaşandığı bir dönem olmuştur. Üst üste iki kere zafer kazanılan Hotin’de, ordunun asker naklini kolaylaştırmak için kurulan köprünün, Tuna Nehri sularının yükselmesine “mukavemet edemeyerek” çökmesi nedeniyle yaşanan faciada yüzlerce şehit verilmesi, bu korkunç durumu fırsat bilen Rus ordusunun ani ve şiddetli bir taarruzla Hotin’i yeniden işgal etmesinin çöküntüsü henüz atlatılamamışken bir facia da Çeşme Körfezi’nde vuku bulmuştu. 1770 senesinde Rus filosunun Çeşme’deki Osmanlı donanmasını ateşe verilmiş iki gemi göndermesi suretiyle tutuşturması sonucu, Çeşme kalesi ve kasabası da dahil, altmış civarındaki Osmanlı gemisi cayır cayır yanmış, kurtulan tek gemi de Ruslar tarafından ele geçirilmişti. Bundan sonra 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’nın en kritik ve geri dönüşsüz süreci de başlamış oluyordu. Sonu Küçük Kaynarca Antlaşması’yla biten, Kırım’ın elden çıkmasıyla ilk büyük muhacir akınına sahne olan ve ilk kez Müslümanların çoğunlukta olduğu bir bölgenin kaybından kaynaklanan derin sarsıntı yıllarca Osmanlı toplumunun hafızasından silinmeyecek bir iz bırakacaktı.
Bütün bu bunalımlara, özellikle de Kırım’ın kaybedilmesinden duyduğu üzüntüye daha fazla dayanamayarak hastalandığı söylenen III. Mustafa’nın, devletin çok büyük ve sonrasında da ağır maddi ve manevi hasarlar bırakan böylesi büyük savaşlara giriştiği bir dönemde, planlı ve soğukkanlı bir biçimde bütün bu imar faaliyetlerini yürütüyor olması, öte yandan Baron de Tott gibi topçuluk alanında uzmanlaşmış bir askeri getirerek bu alanda ıslahatlara girişmesi, özellikle oğlu III. Selim’e büyük bir ilham vermiş olan Mühendishane-i Bahri Hümayûn’u kurup geliştirmeye çalışması bir devlet ciddiyeti örneği olarak da değerlendirilmelidir. Çünkü hiç şüphe yok ki, toplumun güven duygusunun sarsılmasına vesile olan türlü olumsuz koşullar altında bu feraseti gösterebilmek her zaman rastlanan bir örnek olmasa gerek. Elbette büyük devletler ve hükümdarlar, kriz zamanlarındaki tavır ve tepkileriyle belli olur ve elbette Osmanlı tarihinde benzeri durumlarda, benzeri tavırlar kuşanmış örnekler verilebilir ancak III. Mustafa’nın, dönemi, kişiliği ve çabaları yalnızca İstanbul tarihinde bıraktığı önemli izler ile değil, aynı zamanda saltanatının öncesi ve sonrasındaki şartlar ve etkilerle de değerlendirildiğinde özel bir yerde konumlandırılacağı açıktır.
Sonuç olarak, böylesi bir manzara altında bir hükümdarın tüm şartları zorlayarak olgun ve kararlı bir duruş sergilemesi, savaşların, toprakların kaybına karşın Osmanlı toplumunun umudunu ve inancını tümüyle yitirmesini engellemiştir. İşte bütün bu imar faaliyetleri bir de bu açıdan değerlendirilmelidir.
Bütün felâketlerin ardı ardına geldiği bir dönemde siyaseten yapılabilecek en doğru hamleleri zorlamak, Lale Devri’nin gönülsüz yenileşme çabalarını, daha ciddi ve sağlam reformlarla başlatmayı amaçlamak, hiç değilse “tarihimizin büyük ve necip bir siması, büyük inkılap şehidi Sultan III. Selim” gibi adeta ilhamı ve dirayeti ile birlikte doğmuş bir sultanın daha da ileriye taşıyacağı yenileşme hareketlerinin fitilini ateşlemiştir. III. Mustafa, her şeyden önce devleti ve toplumu ayakta tutmak üzere koruduğu sükûnetiyle geleceğe bu fikri vermiştir. Belki de bu nedenle Batılı kaynaklar tarafından, “En büyük fakat en talihsiz Osmanlı Padişahı” olarak nitelendirilir. Ancak hiç şüphe yok ki İstanbul Tarihi’nde de Osmanlı Tarihi’nde de her daim minnetle anılacak müstesna bir şahsiyettir.
EMRE DURSUN, İstanbul Üniversitesi, 2017
KAYNAKÇA
ARTAN, Tülay; “Sanat ve Mimarlık”, Türkiye Tarihi, III. Cilt, Geç Osmanlı İmparatorluğu: 1603-1839 (ed. Suraiya Faroqhi), Kitap Yayınevi, İstanbul 2016, s. 475-547
BARDAKÇI, Murat; “Üçüncü Mustafa dört cami yaptırdı ama üçünün isim hakkını kaptırdı”, Habertürk Gazetesi, İstanbul 21 Temmuz 2012
BELGE, Murat; “İstanbul Gezi Rehberi”, İletişim Yayınları, İstanbul 2007
BEYDİLLİ, Kemal; “Mustafa III”, Diyanet İslâm Ansiklopedisi, XXXI. Cilt, İstanbul 2003, s. 280-283
DANİŞMEND, İsmail H.; “İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi”, IV Cilt, Türkiye Yayınevi, Ankara 1972
KOÇU, Reşad Ekrem; “Osmanlı Padişahları”, Doğan Kitap, 6. Baskı, İstanbul 2015
MEHMED KİF, Teşrifatçı; “Târih-i Cülûs-ı Sultan Mustafa Han-ı Sâlis” (ed. Erhan Afyoncu), Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Esad Efendi Koleksiyonu No. 2108’deki nüshanın tıpkıbasımı, Pasifik Ofset, İstanbul 2012
ORTAYLI, İlber; “İstanbul’dan Sayfalar”, İnkılap Kitabevi, 14. Baskı, İstanbul 2016
ÖKTEN, Sadettin; Aynur C.;“Fetihten Günümüze İstanbul Kent Mekânının Oluşumu”, Türkler Ansiklopedisi, X. Cilt, Yeni Türkiye Yayınları, İstanbul 2002, s. 1004-1055
ÖRENÇ, Ali Fuat; “Yakınçağ Tarihi (1789-1918)”, Akademi Titiz Yayınları, İstanbul 2016
SAKAOĞLU, Necdet ; “Bu Mülkün Sultanları”, Alfa Yayınları, İstanbul 2015
- Süleymaniye’nin ilk medresesinin bitişiğindeki ofisinde tarih araştırmaları, kütüphane çalışmaları, yazma eser koleksiyonculuğu ve bunların yeniden yayınlanması konularında yaklaşık üç saat boyunca kapsamlı bilgiler vererek, Sultan Üçüncü Mustafa devrinin belki de en önemli kaynaklarından biri olan; Teşrifatçı Mehmed Âkif Bey’in eseri “Târih-i Cülûs-ı Sultan Mustafa Han-ı Sâlis”in orijinal yazmasını yakından görmemi, tıpkıbasımı üzerinden de çalışmamı sağlayan Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Çeviri Ekibi’nden Sayın Ahmet Kaylı’ya sonsuz teşekkürlerimi sunarım.