Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, NATO Ankara Zirvesi kapsamında düzenlenen basın toplantılarının birinde, Afganistanlı bir muhabire “Are you Iran?” diye sorması ciddi şekilde ses getirdi. Aslında Erdoğan, biricik partisi AKP ile yarattığı ve pek övündüğü “Yeni Türkiye”nin kurbanı oldu da diyebiliriz. O zihniyetin refleksi devreye girer girmez, bizatihi onlardan öğrenilen aşırı bir hoyratlık, dışlayıcılık ve kibir ile yerin dibine soktuğu alışkanlıkla, İngilizcesi üzerinden hayli hırpaladılar cumhurbaşkanını. Eski liderlerin İngilizceleri mi kıyaslama konusu olmadı, bunca yıldır en basit kalıpları bile öğrenememesinden mi dem vurulmadı, sayısız “Hav ar yu”lu diyalogları mı sıralanmadı, neler neler…
Elbette ben de ilk duyduğumda gayri ihtiyari bir sırıttım önce ve sonra içimde tuhaf bir ekşime de oldu ama genel konseptten çok hızlıca sıyrıldığımı söyleyebilirim. Yani bu İngilizce meselesi üzerinde pek durmadım çünkü yıllardır artık Erdoğan’ın ne olduğunu ve olmadığını yeterince kavradığım için başka bir noktaya odaklandım. Hâlâ sürprizlerle dolu bir insan olduğu konusunda hakkını teslim etmek lazım ama, belli noktalarda, kendi deyimiyle söylersek “fıtratı” belli birisi nihayet.
Ne demek bu?
Sıklıkla söylediği şeyi hatırlayalım: “Şahsım ve milletim”, “şahsım ve devletim”…
Şu konuda sizi temin edebilirim ki, bunlar ağızdan öylesine çıkıveren sözler değil.
Recep Tayyip Erdoğan uzun zamandır yani en azından, geçtiğimiz günlerde onuncu yılında (bile) idrak edemediğimiz 15 Temmuz 2016 “darbe girişiminden” beri kendini “Türkiye” zannediyor. Zannetmek, kişisel bir psikolojik durumdur ve bu kendisini ilgilendirir, demek isterdim ama bulunduğu konum itibariyle onun bu ruhsal hâli hepimizi etkiliyor tabii. Çünkü zaten Erdoğan sadece “zannetmiyor”, aynı zamanda böyle davranıyor!
“Şahsının” bir ülkeyi ve devleti temsil ettiği gibi doğal ve normal bir duruma inanmıyor Erdoğan, doğrudan doğruya ülkenin ve devletin kendisi olduğuna içtenlikle iman ediyor ve hem iç hem dış “politikayı” uzun zamandır buna göre kurguluyor. Amerika’yla, İsrail’le, Yunanistan’la, Fransa’yla Türkiye temas etmiyor yani, Erdoğan ediyor. Dolayısıyla ona herhangi birisi hasbelkader “Are you Türkiye?” diye sorsa öyle bir hızla “Yes!” der ki, meselenin İngilizce falan olmadığını net bir şekilde anlarsınız! O dilin içinde doğup büyümüş gibi yanıtlar bu soruyu ve doğallığına şaşırırsınız. Mesele İngilizce(sizlik) değil yani anlayacağınız, mesele direkt bilinç ve bilinçaltı. O yüzden Erdoğan için doğru soru “Are you Iran?”dır sahiden çünkü mantalitesi “I am Türkiye” adamın.
Gönül ister ki bir ülkeyi asıl ve daha manalı temsil edecek şeyin “şahıs” değil de “şahsiyet” olduğunu kavrayabilseydi. “İtibardan tasarruf olmaz” diye efelenirken asıl itibarın, görgüsüzce bir şatafatla değil de adil ve eşit bir düzenle mümkün olduğunu anlayabilseydi. Trump gibi hödük bir herifin (bile) şaşkınlık içerisinde yürüdüğü Beştepe’deki o komik ve sinir bozucu turkuvaz yoldan öte, Ankara’nın yoksul mahallelerindeki yollarda bulunan evlere Amerikalılar görmesin diye yapılan kötü makyajların, bu ülkenin nevine dair daha çok şey söylediğini duyabilseydi. Ya da aslında daha doğrusu, pekala bildiği bu hakikatleri kabullenmek işine gelseydi…
Bunlar, lüzumsuz beklentiler tabii ama bize en yakın bilgiyi tekrar etmemiz gerekirse şunu söyleyebiliriz ki, Erdoğan’ın Türkiye’ye yaptığı en büyük kötülük işte budur: Kendisini bizatihi Türkiye zannetmek! Çünkü bir süredir sadece Erdoğan ve hayranları değil, rakipleri de onun gibi davranmaya başladılar, ki bu sözde “rakiplerinin” de enikonu Erdoğan hayranı olduklarını siz de az buçuk görüyorsunuzdur herhalde. Öyle ki, Barış Manço’nun görece eğlenceli bir şarkısının, patolojik bir versiyonunu söyleyerek dolanıyor ortalıkta herkes! Hatırlayacaksınız, “Sanki biraz naz ediyorsun ama,” der o şarkıda Manço, “senin bana gönlün var gibi gibi!”
E yok kardeşim!
Var var!
Kemal Kılıçdaroğlu diye bir şey var meselâ, evlerden ırak! “Abi, istemiyoruz seni!” diyorsun, “Yok yok, istiyorsunuz!” diyor. “Israrlı takip tacizdir dedecim,” diyorsun, “Yok yok, değildir!” diyor ve musallat olmaya devam ediyor… Delirirsin yani!
Çünkü Kılıçdaroğlu da kendini CHP zannediyor!
Aziz Yıldırım, kendini Fenerbahçe zannediyor ve çıkıp açıkça söylüyor da bunu, “Ben Fenerbahçe’nin kendisiyim” diye.
Bu kadar mı? Hayır!
Futbol Federasyonu Başkanı kendini “milli takım” zannediyor. Dücane Cündioğlu kendini “felsefe” zannediyor; Canan Karatay “tıp”, Tamer Karadağlı “tiyatro”, Fatih Altaylı ya da Cüneyt Özdemir baştan aşağı “medya”, Acun Ilıcalı ise daha özel anlamda “televizyon” olduğunu düşünüyor, ki haklı olan tek kişi de o! Tırnağına kadar televizyon adam çünkü!
Cübbeli Ahmet, kendini “İslâmiyet” zannediyor ve bence alçakgönüllü bile sayılabilir bu anlamda çünkü kendini direkt peygamber ve dahi Allah sanan var! Ama gelin görün ki bizim hassas toplumumuz, Deniz Göktaş’ın yaptığı iki üç espriyle rencide oluyor. Öyle mi?
Are you kidding?
Bundan on gün önce, büyük yeteneğini bence hepimizi utandırması gereken büyük cesaretiyle sergileyip yayınladığı “Ölü Deniz” adlı gösterisindeki “bağzı” sözleri gerekçe gösterilerek, “Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” diye bir “suçtan” tutuklandı, komedyen Deniz Göktaş.
Hangi “değerler” onlar, kimbilir…
Deniz Göktaş, kendini Türkiye zanneden Recep Tayyip Erdoğan’ı sevmediği ama başta Erdoğan’ın kendisi olmak üzere, “halkın bir kesiminin” fena halde benimsediği bu insanı sevmekle mükellef olduğu için tutuklandı. Ne değeri? Çünkü Türkiye’nin artık hukukla uzaktan yakından ilgisi olmayan adalet sistemi de Erdoğan’ı Türkiye zannediyor!
Ama bilirsiniz, her şeye rağmen, en dindarından dinle en mesafelisine kadar bu ülkedeki insanların en sık söylediği şeylerden biri, “Allah bilir”dir fakat pratikte, memleketteki herkes Allah’tan iyi bilir. En büyük günahlardan birini “şirk”, bir diğerini de “kul hakkı” olarak anan bu tuhaf ve hassas topluluk, özellikle de bu ikisini becermekte pek mahirdir. Kim “günahkârdır”, kim cennete kim cehenneme gidecektir, kimin yaptığını yapmak “sünnet” kabul edilir, kime oy vermek “hak yoludur”, kullar daha iyi bilir.
Deniz, bu yüzden tutsak şu an: İslâmiyet’i, “müslümanların” hoşuna giden yerden delmediği için!
Peki şimdi ben sorayım size: Are you Türkiye?
“Deniz Göktaş yalnız değildir!” diye birkaç gün geveleyip susacak ve içerideki bir dolu masum insan gibi onu da unutacaksanız eğer, üstüne basa basa “I AM!” diyebilirsiniz:
Bilemem artık ondan sonra siz kendinizi ne zannedersiniz?
“Anladınız mı?”
EMRE DURSUN
Temmuz ‘26, Çanakkale


One thought on ““I am Türkiye””