Babam, 32 yaşında hayatını kaybettiğinde 7 yaşındaydım. Atlas Ali doğup da baba olduğumda babamla bir şekilde akran oldum 32’de. Babama veda edişimin 32. yılında ise oğlum 7 yaşına girdi.
Erkekler söz konusu olduğunda son derece normal sayılabilecek bir şekilde bazan beceriksizlik noktasına varan acemiliğimizle süren bu babalık-oğulluk yolculuğunun tuhaf bir hesabı, bir takvimi vardı. Sözgelimi, babam 31 Aralık’ta ölmüş ve çocukluğun o doğal, doğrudan heyecanına rağmen yıllar boyu yılbaşı geceleri benim için hep biraz buruk geçmişti. Oğlum, 3 Ocak’ta dünyaya geldi ve isminin hakkını verir gibi dünya derdinden, hayat gailesinden evvel biraz da benim o burukluğumu yüklendi sanki. Ben de böylece babamın ölüm yıldönümlerinde, üç gün sonra oğlumun doğum günü olduğunu düşünmeye başladım daha çok. Bir yenilginin tam ortasında, yaşam cephesinin en çetrefilli siperlerinden birine soluk soluğa yığılmışken, sizi düştüğünüz yerden kaldırmak isteyen bir yoldaşın eli gibi uzanıvermişti Atlas’ın eli.
İşte o günden beri de takvimin bazı günlerinde tesadüfler ve bütün hislerden yer yer ortak, yer yer de özgün, biricik işaretler birikiyor ve her biri kendi ahengi içinde dönüp dururken eninde sonunda bütünlüklü bir hikâyenin sembollerine dönüşüyordu. Sayılar, kelimeler, şeyler… Hayaller, hüzünler, sürprizler ve lânetler… Ruh ve hafıza insanı bazan en dibe batırırken bazan da o dipten çekip çıkaran bir umut halatı oluyordu. Siz bir “yenilgi günlüğünün” içinde kıvranıyorum sanırken bir ses dostça fısıldıyordu: “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır.”
*
Yedinci yaşı için bir hatıra defteri hazırlamaya oturmuştuk Atlas’la. Üzerimizde hem kendi geçmişimizin hem de koca bir tarihin bütün işaretleri, hikâyeleri ve ihtimalleri sallanıyor ve onlardan en sevdiklerimizi alıp diziyorduk bu defterin satırları üzerine. İnsanlık ve evrenin 7 sayısına yüklediği anlamın şaşırtıcı ve keyifli gizemi altında biz de kendi yolculuğumuzun manasını arıyorduk. Metafizikle pek işimiz olmasa da tarih boyu yaşamış insanların birçoğu gibi biz de kendimize, varoluşumuza hayalî ama renkli, cümbüşlü bir gök kurmanın büyüsüne kapılıyorduk. Gök demişken, güneşin çooooook çok uzağında bulutlar birikmeye başlıyor, sonra o göğe pek layık olan yağmur damlaları usul usul çiselemeye başlıyordu. Bir gökkuşağının altında konuşarak yürüyorduk. Başımızı kaldırıp gökkuşağına bakıyorduk aynı anda ve başlıyordum saymaya: Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, camgöbeği, mavi ve menekşe…
“Gökkuşağı,” diyordu Atlas.
“Gökkuşağı,” diyordum… “Yedi renk!”
Böyle başladık, yedinin içinde yediye doğru yürümeye…
“Sekiz ana gezegen var,” diyorum, “içinde bulunduğumuz galakside. Ve o galakside bizim yaşadığımız gezegeni, dünyayı saymazsak yedi kalıyor geriye.”
Yağmur diniyor, gökkuşağı yavaşça kayboluyor, mevsime nazire yaparcasına daha da güçlü parlamaya ve ısıtmaya başlıyor güneş. Güneş, içimizi ve dışımızı ısıtırken bir bahçeye varıp zeytin ağacının altına oturuyoruz. “Acaba güneşin de yedi ile bir bağlantısı var mıdır?” diye merak ediyoruz ve hemen düşüyoruz bu sorunun peşine. “Güneşin 7 ışını vardır,” diye bir bilgiyle karşılaşınca çocuk gibi seviniyoruz. Gibi ve fazlası…
Dünyaya dönmeye karar veriyoruz yine ve aklımıza bir başka şey daha geliyor: Yedi kıta. E dünyanın hangi ülkesindeyiz? Kaç bölgesi var Türkiye’nin: Yedi. Tek tek sayıyoruz…
“Atlas,” diyorum, “hangi şehirde doğduk biz?”
“İstanbul…”
Tam yedi tepe var doğduğumuz şehirde de.
Konu her ne olursa olsun, bir sohbetin içine düştüğümüzde biz, kilitleniriz. Atlas’ın yüzünde meraklı bir dalgınlık beliriverir. Sordukça sorar, sordukça sorar. Verebildiğim cevaplar vardır ve cevabını bilmediğim sorular… Üşenmeyiz, hemen düşeriz merak ettiğimiz şeyin peşine.
“Bir şey geldi aklıma,” diyor: “Bu gün günlerden ne?”
“Pazar,” diyorum.
“Hah işte!” diyor cıvıltılı bir sesle: “Bir haftada yedi gün var ve şimdi yedinci gündeyiz.”
İlk kez öğreniyormuş gibi mutlu oluyorum bu bilgilendirmeden. Çünkü aramızda dünyanın en eğlenceli düellosu başlıyor ve rakibimin dişli olduğunu görmek, gözlerimi dolduran bir gurur veriyor bana.
“Çok konuşma da, dön arkanı bakayım sen!” diyorum bir yerde. Anlam veremeden sırıtıyor ve dönüyor. Üzerinde bir forma var, onun fotoğrafını çekip gösteriyorum, bunu hatırlamamış olmaması güzel. Formada şöyle yazıyor: “7 – Ronaldo.”
Konu futbola gelince hiç beklemediğim çeviklikte bir karşılık geliyor sonra: “Eeee, Fenerbahçe!” diyor heyecanla.
“Ne olmuş Fenerbahçe’ye?”
“Fenerbahçe’nin kuruluşu 1907,” diyor ama yemezler. Yani ben kendimce öyle sanıyorum ve “Bu tam olarak doğrudan yedi ile ilişkilendirilemez sanki,” diyorum.
“Ama,” diyor, “bi dakika!” Tarihi üzerine basa basa tekrar ediyor: “1907!” Ben tam içimden yok artık diye geçirip, yılın rakamlarını toplamaya odaklanmışken bilgilendirme sürüyor: “Yani bin dokuz yüzlü yılların ilk yedisi değil mi?”
Kafa bir gidiyor bende ve sonra, “Ohaa Atlas!” diyorum istemsizce. Başlıyor gülmeye. “Doğru sahiden,” diyorum, “1907: 20. yüzyılın 7. yılı.”
Bu tuhaf, eğlenceli, kafa açan oyunun içinde kaybolmuşken içeri giriyoruz bir süre sonra. Oyun bitiyor, ders başlıyor. Aslında dersler, okul ödevleri ile devam ediyor desek daha doğru. Bu esnada sık sık göz göze geliyoruz, ikimizin de aklından bir şeyler geçirdiği belli. Bir ara elime telefonu alacak oluyorum, “Bakma!” diye bir ikaz geliyor: “Kopya çekersin oradan yoksa.” Bir kahkaha atıyorum ve susuyoruz yine. Ama göz göze her gelişimizde de muzırca sırıtıyoruz birbirimize. İkimizin aklı da “7”de.
Ben, aklıma gelen her şeyi söylemiyorum elbette. Yok “yedi ölümcül günah”, yok “cehennemin yedi kapısı”, yok “yedi başlı ejderha” falan. Büyüdükçe insanın aklı kıçına kaçıyor galiba sahiden. Nerede bir melânet var, onlar daha fazla çağrışım yapmaya başlıyor herhalde. Güzel şeyler de var aklıma gelen ama onları sözlü düelloya saklıyorum. Rakibimin içten içe hazırlandığını bilirken ben de boş durmuyorum.
Ödev bitiyor. Normalde bir şeyler izlemek isterdi ama oyunumuz cezbetmişti onu. Üstelik bu noktada defterimize, Atlas için daha güzel bir hatıraya dönüşecek kısmı ekliyor ve birçok farklı başlıkta Atlas’ın en sevdiği “7” şeyi listelemeye başlıyoruz: Renk, hayvan, meyve, kitap, oyun, yemek, vesaire… “Aktivite” başlığının bir yerinde “piyano çalmak” dediğinde ise ona en çok özendiğim şeylerden biri geliyor aklıma: Solfej bilgisi. Çocukluğumdan itibaren ben de iyi kötü çalarım ama tamamen “kulak bilgisi” ve tek elle. Oysa o notaları öğrenmişti ve aklımda şimşek çakıverdi: “Müzikte kaç nota var, Atlas?”
Yekten cevap vermeyip saymaya başlıyor parmaklarıyla: “Do, re, mi, fa, sol, la, si… Yediiiiiii!”
Bu bilgiye de keyifle gülerken çok daha çarpıcı bir çıkış bizzat ondan geliyor. Ödevi yaparken yememiş, içmemiş tabii.
“Dünyanın kaç harikası var, baba?”
“Yedi!”
Sadece üzerine konuşmakla yetinmiyor ve gezegenlerden kıtalara, bölgelerden tepelere, dünyanın harikalarından Harry Potter serisindeki kitaplara kadar her şeye bir daha bakıyor, hepsini tek tek sayıyor ve deftere yazıyoruz. Sonra daha fazlasının peşine düşmek için de araştırmaya başlıyoruz. Neler çıkıyor neler: Roma Rakamı sisteminde 7 harf var meselâ, Büyük Ayı takım yıldızında yedi yıldız, Sümer Mitolojisi’nde hayat ağacının 7 dalı ve her dalın 7 yaprağı, birçok dinde kâinatın 7 günde yaratıldığı ve Kuzey Asya’da insanın 7 canlı olduğu inancı… Din, mitoloji, bilim, hiçbir şey ayırt etmeksizin bulup çıkarıyor ve hepsini kaydediyoruz o deftere… 7 bağımsız bilim, 7 şans tanrısı, 7 temel sanat, 7 erdem, 7 günah, her şeyi…
Bir yerde fark ediyorum ki, başka türden bir merak ve şaşkınlıkla bakıyor yüzüme. Soruyorum, “Ne oldu?” diye. Cevap şöyle geliyor: “Sen eskiden böyle şeyleri konuşmazdın benimle.”
“Böyle şeyler,” dediklerinin dinle ilgili konular ya da genel anlamda “hurafeler” olduğunu anlıyorum hemen.
“E artık konuşuyoruz bunları,” diyorum, “çünkü artık 7!” Her şeyin üstesinden gelinebilir yani.
*
Hayatımda yaşadığım en muazzam deneyim, bu yolculuk. Üstelik bu ahbaplık ve sohbetler, kısacık görünen şu zamana rağmen hem çok eskiye dayanıyor hem de çok derinlikli bir şekilde ilerledi hep. Bana, bazan anlam yükleyerek bazan kendimle çelişerek, bazan en doğrusunu bazan en yanlışını yaptırarak, bazan ömrümün en şen kahkahalarına boğup bazan ölümden beter sayacağım bir kedere boğarak yol yürüten bu iki gözü önüne akasıca ruhum, iki gözü önüne aktığında bile bu deneyimin olağanüstülüğüyle döküldüğü yerden alıp yerine koydu yine çoşkusunu: Gözünün ferini, kalbinin vuruşunu, nefesinin tazeliğini, aklının şimşeğini ve ömrünün ilhamını.
Atlas, 7 yaşına girdi.
Ben bu yedi yılda düşe kalka, bata çıka, sendeleye doğrula kırka dayadığım merdiveni devirdim ve bizatihi tırnaklarımı geçirdim duvara. Başta kendim olmak üzere, herkese ve her şeye dair olan tahammül mülkünü yıktım. Kendi yolumun ve hikâyemin çıkmazlarından, benim yolumu ve hikâyemi yontanların arazlarından, soluk soluğa düştüğüm o karanlık siperin taşından çakılından sıyrılıp yeniden bugüne çıktım. 7 yaşında birbirine sarılmış iki çocuğun başını aynı anda okşadım. Baba olarak babama, oğul olarak oğluma sarıldım.
Nice mutlu yollara…
EMRE DURSUN
Aralık ’24, Çanakkale
